TÜRKÇE

Kan sızmaz beşeratın çatlaklarından, kan sızlar. Deselerdi ki bu, varoluşun laboratuvarlarında imzalı bir
kayıt dilekçesi. Ben de “Ya ruhum, ona ne olacak?” derdim. Ki onlara göre yazgım, matematiksel bir
düzlem üzerinde seyreden tuhaf bir kaygı biçimi.

Nereye gitsem, kiminle konuşsam geçmedi. Çatlakları kapatacak, duvarlarını sıvayacak bir kireç yok.
modern terimlerle açıklanamıyor varlığın mahiyeti. Kanı kanla kesmeli. Ve dahası kendini başkalarına
anlatmaya çalışmanın verdiği, o derin iğreti duyguyu nasıl tarif etmeli. Anlaşılmak ümidi ve mümkünlüğü
sorunsalı arasında gidip gelmek, ne kahrolası bir devrimin ayak sesi.

Çocukken evimizin penceresinde oturur, sabaha kadar dışarıyı gözlerdim. Gece uykusu, o zamanlardan
beridir vakit kaybı gibi gelir, uyursam bir şeyler kaçırdığımı zannederim. O gece çok sıcaksa dedemle
damda da uyurdum. Fırat nehri, önümde tüm ihtişamıyla parlardı. Yıldızlar iri ve gökyüzü temizdi.
Karşıda küçük takım yıldızlarını andıran, kümeler halindeki köylerin sarımtırak ışıkları süslerdi dağları.
Hele o gece tarla sulama sırası varsa, köylülerin elindeki fenerler Fırat’ın karşı tarafında adeta ışık
oyunları oluşturur, dağlara büyüleyici bir hava verirdi. Sabaha karşı ise kimi zaman bizi yağmur
uyandırırdı. Şıp şıp düşerdi göz kapaklarımıza. Yastığı, yorganı, döşeği kaptığımız gibi eve kaçardık.
Amcamsa sadece onların anlayacağı bir sesle boranlarını çağırırdı. Gelirlerdi de. Dedemlerle Fırat’ın
karşı tarafına da geçmiştik keleklerle. O zamanlar karşı köyde bir düğün mü ne vardı. Xoya güzel bir
yerdi. Diyarbakır’ın mahzun yüzünden o da kendine düşen payı almıştı elbet.

Dedem askeriyeden emekli. Tabi o vakitler hala genç bir delikanlı gibi at sürer, göreve giderdi. Asker
kıyafetleri içinde öyle büyürdü ki gözümde… At sürmeyi de bana o öğretmişti. Henüz yedi yaşında en
büyük heyecanım, amcamla beraber ona yiyecek bir şeyler götürmekti. Çünkü ata binecektim, yol epey
uzundu, istediğim gibi koşturabilecektim. Ama İstediğim atı alabilmek için amcamla mücadele etmem
gerekebilirdi. Nihayetinde benden sadece iki yaş büyüktü. Biraz da kıskançtı. At sevdası çok işler açtı
başıma, fakat onları hep çok sevdim.

Komet’i hala unutamıyorum mesela… Rengi kıpkırmızı, ayakları beyaz benekli, rahvan atımızdı. Dedem
hep rahvan taylar alır, eğitir, büyütürdü. Kendi yetiştirmediği ata benim demezdi. Komet’de onlardan
biriydi. Fakat bir yürüyüşü vardı ki, asalet timsali. Dedem, bayramlarda, düğünlerde Komet’i gelin gibi
süslerdi. Siverek’te kendine şalvar diktirir, bunun yanında Komet’ e de yeni koşum takımı alırdı. Kırmızı
püsküllü olanlardan. Zaman zaman onu gizlice kaçırır, kan terleyene kadar koştururdum. Kaçırmasam
izin vermezlerdi ne yapayım. Bazen de gizlice evdeki bidonları boşaltır, su kalmamış bahanesiyle heybeyi
Komet’in sırtına atar, suya giderdim. Fakat ne çare, yine tüm dağları turlamış olarak dönerdim eve. Hatta
bazen olurdu ki, suya gitmeyi bile unutur boş bidonlarla geri dönerdim. Çocukluk işte… Biraz
endişelenirlerdi tabi. Fakat bir o kadar da güvenirlerdi. Dedem, asker gibi yetiştirirdi beni. Bilmek
ihtirasından değil, ibadetlerin başı oluşundan dolayı her şeyi bilmemi isterdi. En nihayetinde ilk torunu
bendim, tabi öğretecekti.

Öğle sonrası yine dedeme yiyecek bir şeyler götürmüştüm. Amcamın başka işleri olduğundan bugün
tektim. Belki yarış yapamayacaktık ama olsun. Dedem rahmetli babaannemin hazırladığı şeyleri çabucak
bitirmişti. Yanına bıraktığı silahını hızlıca kavradı ve ayağa kalktı. Zazaca devam etti:

– De hade çeynekam şo çeye. mekeu papta xo sere. ( Haydi güzel kızım eve git. Babaannenin aklına
düşmeyesin.)
– Ezo şın bao. Amanet-e Alay bı. (Gidiyorum dede. Allah’a emanet olasın!)

Onu asker arkadaşlarıyla bırakır, ata atladığım gibi geri dönerdim. Ne zaman arkama son bir bakış
atsam, hep namaz kılışına denk gelirdi. Devrimci bir eda ile ellerini kulak arkalarına götürür, kuvvetle
göbeğinde birleştirirdi. Onun namaz kılışı gerçek bir asker namazıydı. Acaba böyle haşmetle namaz kılabilmek için asker mi olmalıydım?

Güneş Xoy’da erken batardı. Elimi biraz çabuk tutmalı, karanlığa kalmadan gitmeliydim. Allah’tan başka
bir şeyden korkmayı kendime yediremesem de, mezarlıklar içimi ürpertirdi. Durdum. Atın nalı gürültüyle
taşa çarptı. Mezarlığın girişine yakın bir noktadaydım. Korkulan olmuş, hava kararmıştı. Baykuş seslerine
karışan böcek cızırtıları ve samyeli esintisi işimi giderek zorlaştırıyordu. Atın yularını gevşetmiştim.
Olduğumuz yerde otlanıyordu. Allah’ım buradan nasıl geçecektim ki? İki tarafı da mezarlık olan uzunca
bir geçit. Hemde o hafta biri ölmüştü. Tevbe ya Rabbi, tevbe estağfirullah… Aklıma kötü şeyler geliyordu.
Şarkı söyleyerek geçsem, biraz gürültü yapsam nolur ki, hem belki korkum azalırdı. Ya Allah’ın zoruna
giderse? Amcamın anlattığına göre cinler ikindiden sonra mezarlıkta ateş yakıp oynarmış da. Ya şimdi
başlarlarsa? Düşünme, düşünme!..

O gün orada karar verdim. Geçecektim. Ve bunu olabildiğince yavaş yapacaktım. Bir korkak gibi
kaçmayacak, yolumu değiştirmeyecek ve ne olursa olsun oradan geçecektim. O yaşımda hangi duaları
biliyorsam içimden okudum. Ya Rabbi, sanki kalbim patlayacaktı. Heyecandan dilim, damağım
kurumuştu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. O yol, o kadar uzun sürmüştü ki… Hani rüzgar bir
şeyi kaldıracak olsa, atı tüm gücüyle koşturmaya da hazırdım. Yularını elime dolamadan sımsıkı
tutuyordum. Fakat mezarlıkları da inceledim, taşlara baktım. İçimi en çok dikenler acıttı. Yeni ölmüş
olanların mezarına diken koyuyorlardı ki, kurtlar açıp yemesin. Ne yani, bir gün ben de mi ölecektim?
Allah Allah…

Bu sefer ter içinde kalan atım değil, bendim. Doğunun yakıcı samyeline karşılık, üşüyordum. Mezarlık
geçidini geçip, Koklon denen tarlanın giriş kısmına geldim. Arkama bir baktım ki, eyvahlar olsun!
Kolumla alnımdaki teri sildim ve hızla atı eve sürdüm.

Şimdi düşünüyorum da bu olayın üzerinden seneler geçmiş. Ve fakat hayatım hep o geçidin girişi. Ne
zaman bir şeyden korksam hep o günü hatırlarım. Bende bıraktığı iz hala öyle taze ki…

Dedem birkaç kez İstanbul’a yanımıza geldi. Şehri bir türlü sevemiyor. Ben de öyle. Geçtiğimiz sene de
Diyarbakır’a onu ziyarete gittim. En son gidişimden bu yana on yıl geçmiş tabi. Her şey değişmiş;
insanlar, evler, tarlalar… Mezarlık aynıydı. Tıpkı o gün bıraktığım gibi.

Kendimi bir yere, bir şehre ait hissedemeyişten kaçmıştım. Dedeme, çocukluğuma sığınmıştım. Tüm o
tutunduğum güzel hatıralar beni çağırmıştı. Keşke gitmeseydim. Dedim ya, bir tek mezarlık bıraktığım
gibiydi.

Orada üç hafta kadar kaldım. Doğduğum ev çökmüş, virane olmuştu. Dedem beyaz bir at daha almıştı.
Zaten hep çalışır, boş durmazdı. insanlar ona “Verg (Kurt) Seyit” derdi. Çoktan emekli olmasına rağmen,
otuz yıllık askeri görevinden ona kalan sadece bu lakaptı. İnsan büyüdükçe detaylarına iniyor hayatın.
Yaklaştıkça artıyor kusurlar, yanlışlar. Orada hiç ata binmedim.

Bir yere aidiyet duyamayan ruhlar ne bedbahttır. Evet, ye’is günahtır! Ümit, ibadettir. Fakat yol almak
gerektirmektedir hayat. Ümit, yoldadır. Dedem derdi ki, ” Aşkına düştükleri kadardır insanların yolları.”
Yani gitmek gerek. Yani olabildiğince uzaklaşmak… Unvandan, mevkiden, insandan gitmek. Bakalım
neler gösterecek yol, neler doğuracak güneşin bağrında. Yaşamak, seçim yapmak gerektirse de, inanmak
maruz kalınmak gerektirir. Yol nelere maruz kılacak kim bilir… Ona çıkmazdan evvel yine deselerdi ki,
gezdiğin yerleri bir bir unut. Bulunduğun yerde değilsin ki gidesin. Çünkü aklın hep yağmur yüklü bir
bulut, ya mazide ya istikbal endişesi içindesin. Başakların boyunları eğildi, bak narlar çatladı iyice.
Mesela şu çiftçiye toprağın her yerde olduğunu hatırlatsaydı biri. Gitmek gerekmez mi ne? Anladık,
anladık sen Hallac’da değilsin. Kan ile toprak sulamaz, abdest alamazsın. Evet, toprak her yerdedir. Senin
işin kanı kanla kesmek değil, laboratuvarda verem testidir.

Beni, senden ayıran perdeye değdim bir kere. Biliyorum, yola çıkmak yalnız yaşayanların işidir. Fabrika
bacaları ile minareler yan yana, bu çağda kutsallık makinelere atfedilmiş. Ya Rabbelalemin! Kurtar beni
bilmek ihtirasından. Bildim, inanmanın şartı tanımak, sevmenin şartı yaşamakmış. İnanmayan bilmez
ancak taklit edermiş. Bildim, mahzunuz tıpkı eksikliğimiz kadar. Çağdaş yöntemlerle arıyoruz seni.
Resmi mühür ve laboratuvar sonuçlarıyla.

Şimdi kaç yaşına geldim hala pencerelerdeyim. Can çıkar huy çıkmaz derler. Kim, hangi saatte sokaktan
geçecek bilirim.
Oda arkadaşım Talas’lı, oldukça nazik bir Kırgız’dı. Telefonumu Şarjdan çıkarıp getirdi. Sesi
çıkmıyordu, sadece titreşimi duyuluyordu. Uzun zaman önce yere düşmüş, bozulmuştu. Yaptırmadım.

– Çon rahmat Alina. (Sağol Alina)
-Eç nerse emes ece! (Rica ederim, abla!)

Arayan dedemdi. Biraz konuştuk. Hatırımı sordu. Fakat eskisi gibi uzun konuşmuyoruz. Her aradığında
çocukluğumdan bahsediyor. Her defasında “Hatırlıyor musun?” diyerek başlıyor söze. Kırgızistan’a
gelişimden pek memnun değil. Oysa ondan öğrenmiştim, gitmem gerektiğini. Aramam ve aramam
gerektiğini.Ona sorabilseydim, konuşabilseydim eğer, derdim ki, Dedecim, beni hep bu mana verişler
mahvetti. Onlar hep birlikti. Neden onlardan değildim?

İşler pek iyi gitmiyor. Kimse anlamıyor kimseyi. Anlamak ümidi, Yakub’un Hüsn-Yusuf’unu beklemesi
gibi. Gerçekleşmesi çile ile beklenen, gelecek zamanlı bir fiil. Ah bir gömleğini koklasa, açılacak
insanlığın gözleri. fakat bir tek atlar anlarmış insanı. Dedem derdi ki, onların bir tek dili yokmuş. Belki de
bir tek Komet anlamıştı beni. Hem kelimeler de asıl duyguları saklamak için varmış zaten. Sessizlik yakar
ciğeri, sessizlik. Suskunluğu hangi ses, tanga tarif edebilir ki.

Bişkek’in soğuğu tüm kuvvetiyle Tanrı dağlarından şehre inmiş, Джал (Cal) sise bürünmüştü. Güneş
yüzünü gösterince Diyarbakır’ın karlı dağlarını andırırdı. Buradaki atlar da nedense bana hep onu
hatırlatır. Ayağı sakatlanmıştı en son. Sonradan duydum ki, dedem Komet’i vurmuş.

30.01.2010 perşembe 07:43 Bişkek, KG

 

ENGLISH

Blood won’t spill from the cracks of charityIf they had said that this is a signed registration petition in the labaratories of existance. I would’ve replied “what of my soul, what will happen to it?”. When in fact to them my fate, is a strange type of anxiety taking course on a mathematical plane. 

Wherever I go, whoever I spoke to it wouldn’t pass. There is no lime to seal the cracks, plaster the walls. The essence of existence cannot be explained by modern terms. Blood must be cut through with blood. And what’s more, how should one describe that deep felt feeling of sham one gets when trying to explain the self to others. Swaying back and forth in the hope and the possibility to be understood, the footsteps of such a damned revolution.

When I was a kid I would sit on the window of our house, watching over the outside until the morning. Night sleep, feels like a waste of time since those days, I assume I’m missing out on something. That night, however hot it was, I slept with my grandfather on the roof. The Fırat river would shine in front of me with all its glory. The stars were bulky and the sky clean. Across from me, the mountains were dressed by the yellowish lights of grouped up villages like small star clusters. 

Especially if on the night, there’s a watering round, the villagers with flashlights at hand would almost make lights playing games across from the Fırat river, giving mountains a magical aura. At dawn, some of us would be woken up by the rain falling on our eyelids, bit by bit. We would run inside grabbing the pillow and duvets. My uncle would blow the horn in a sound only they would understand. And they would come. We had crossed over the Fırat with melons with Grandpa. There was a wedding or something in the next village. Xoya was a beautiful place. Of course it had its share from Diyarbakır’s crestfallen face. 

My grand-pa is retired from the military. Of course in those days he would still ride like a young man, going off to missions. He would grow to such heights in my eyes in his military attire. He had thought me how to ride a horse too. At only the age of 17 my big thrill was to bring him food to eat with my uncle. Because this meant I would be riding a horse, I could run it as I wish. But I may had to struggle to get the horse I wanted. In the end he was only two years older then me. And a little jealous too. The love of horses brought a lot of troubles upon me but I always loved them a lot.

Komet I still can’t forget for example… She was our amble, blood red, white-footed, dotted horse. My grand-pa would always take the amble ponies, train and raise them. He wouldn’t call a horse he hasn’t raised mine. Komet was one of them. She had a graceful, symbolic stride. My grand-pa would dress Komet like a bride in traditional holidays. He would get himself a shalvar tailored and get Komet new running gear along with it. Red, tasseled ones. From time to time I would secretly snatch her away and make her run until she sweat blood. If I didn’t they wouldn’t let me, what can I do? Sometimes I would insidiously empty the bottles in the house, pull up the saddle bag on Komet’s back and go to fetch water. Yet what’s the use, I would come home having toured around all the mountains. There have even been times when I forgot to actually fetch the water and return with empty bottles. You know, childhood… They would be worried somewhat of course. But trust me more nonetheless. My grand-pa raised me like a soldier. Not due to the ambition to know but because knowing is the first and foremost of worship/devotion/religious service. In the end, I was his first grand-son, of course he would teach me.

After lunch I brought grand-pa some food again. Because my Uncle was busy with under things I was alone today. Perhaps we weren’t going to have races but that was fine. My grand-pa had quickly finished what my dear departed grand mother had prepared. He quickly grabbed his gun by his side and rose to his feet. He continued in Zaza language: 

– De hade çeynekam şo çeyemekeu papta xo sere. (Go on pretty girl, go home. Don’t get your grand-ma worried now)

– Ezo şın bao. Amanet-e Alay . (I’m leaving grand-pa, may Allah be with you!)

I would leave him then and head back home on horsback. Whenever I would turn to take a last look, it would councide with him praying. He would bring his hands behind his ears with a revolutionary attude, locking them on his stomach with strenght. His praying was that of a real soldier. Did I have to become one to pray so exaltedly?

The sun would set early in Xoya. I had to hurry and leave before it got dark. Though feeling intimidated by anything apart from Allah would not suit me, cemeteries spooked me out. I stopped. The horseshoe loudly hit a stone. I was standing at a point, close to the entrance of the cemetery. What I was afraid of had happened, it got dark. The sound of insects combined with that of the owls’ and the simoom wind were making my job harder. I loosened the horse’s leash. It was chewing where we stood. Allah, how was I to pass this place? A long passage with cemeteries on both sides. And someone had died that week. Tevbe Rabbi, tevbe estagfurullah…. My mind was wandering off to bad places. What if I passed here while singing, making some noise, maybe I wouldn’t be so frightened then? What if it is offensive to Allah? From what my uncle says, spirits would light a fire and dance around in cemeteries after mid-afternoon. What if they start now? Do not think about that, do not think!…

I made up my mind right there that day. I was going to pass. I was going to do it as slow as possible. I was not going to run away like a coward, or change my path, I was going to pass through that route no matter what. I said all the prayers that I knew at that age. Allah, it was like as if my heart was going to explode. My tongue and mouth had gone dry because of the thrill. I wanted to scream as loud as I could. That passage, it took so long to go through… Like, I was ready to make the horse run with all its power if only the wind would make something move. I was holding the leash so tightly in my palms. But I was also observing the cemeteries, I peeked at the stones. The thorns hurt me the most. Those thorns that were placed on the tombs of the newly-dead, so that the wolves would not open and eat them.

How so, am I going to die one day too? How strange!

This time, it wasn’t just my horse that was covered in sweat, it was me. I was cold, despite the scorching simoom(1) wind of the east. After crossing the cemetery pass, I came to the entrance of the field called Koklon. I took a look behind me, what a horrible sight it was! I wiped the sweat off my forehead with my sleeve, and quickly steered the horse toward my house. Now that I think of it, years have passed since this incident I have experienced. Even so, it still feels like my life remained at the entrance to that pass. Whenever I am afraid, I always think of that day. Its effects on me are still so fresh. My grandfather came to Istanbul a few times and stayed with us. He doesn’t like the city at all. I don’t either. Last year I went to Diyarbakır to visit him; it’s been exactly ten years since my last visit. Everything has changed, people, houses, fields… Only the cemetery has remained the same. Just like I remembered from that day. Feeling like I didn’t belong to any city or place, I ran away. I took refuge in my grandfather, and my childhood. It was, as if all the good memories I had held on to had called me. I still wish I hadn’t gone. As I said, only the cemetery was just like I left it. I stayed there for about three weeks. The house I was born in has already collapsed and turned into ruins. My grandfather had another white horse. He was always working, was never idle; people called him “Verg Seyit” (Seyit the Wolf). Although he had already retired, this nickname was all that remained from his thirty years of military service. As you grow up, you seep into the details of life and the closer you get to these, the more imperfections and mistakes increase. This time I never rode a horse there.

Souls who doesn’t belong anywhere are miserable. Yes, the fruit is a sin. Hope is worship. But to make way requires life. Hope is on its way. My grandfather used to say, “People’s ways go on as long as the feel in love.” So you have to go. In other words, to go as far as possible… Although believing and living requires choice, those actually requires being exposed. Who knows what the road will expose…If they had told him again before the dead end, forget the places you’ve visited one by one. You cannot leave unless you stay where you are. Because your brain is a cloud full of rain, you are in the past or you are worried about the future. Virgos bowed neck,  pomegranates cracked. If they’ve remind the soil to that farmer, there will be no need to go. We get it, you are not in Hallac. You cannot water the soil with blood, you cannot perform ablution. Yes, the soil is everywhere. Your job is not to kill the blood, but to test for tuberculosis in the lab.

Once I touched the curtain that separates me from you. I know getting on the road is the job of those who live alone. Factory chimneys and minarets side by side, holiness was attributed to machines in this age. Ya Rabbelalamin! Save me from the passion to know. I know that the condition for believing is wisdom, the condition of love is living. Who doesn’t believe is only imitates. I know, your sadness is like our deprivation. We are looking for you with modern methods. With official seal and lab results.

Now I am older and I still stare out the window. They say old habits die hard. I know who will pass through this street at what time. 

My roommate was a Kyrgz from Talas. He unplugged my phone from the charger and gave it to me. The phone was on silent, we could only hear the vibrations. I dropped it a while ago and probably broke a piece but I didn’t repair it.

-Çon rahmat Alina. (Thanks Alina)

-Eç nerse emes ece! (No problem, sister!)

The caller was my grandfather. We talked for a while. He asked if I was alright. But we don’t talk long like we used to. He always talks about my childhood when he calls. He often begins speaking by saying, “Do you remember when?..” He is not glad that I came to Kyrgyzstan. But he was the one who told me that I should leave. And that I should call. If I had the chance to ask him, to speak to him even, I would say Grandpa, these types of interpretations ruined me. They were always one. Why was I left out?

Things aren’t going so well. Noone understand each other. The desire and the hope to understand. Just as Jacob waited for Dianthus Barbatus. A torturous wait for a future verb to become present. Ah, if he stopped to smell his shirt, the eyes of humanity will open. But only horses really understand humans. Grandpa used to say that they don’t only speak one language. Maybe only Komet understood me for real. And the real reason words existed was to hide real feelings. Silence burns us…What sound can describe silence?

The Bischkek breeze came strongly down from the mountains to the he city. Джал (Cal) was covered in mist. When sun shone upon the city, it reminded me of Diyarbakır’s snowy mountains. The horses here remind of Diyarbakır too, for some reason. It had a bad leg when I last saw it. I heard later on, my grandfather shot Komet. 

 (1) Describes the extremely hot and dry local winds blowing from the desert.

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurduğunda huzursuz bir rüyanın pençelerindeydi. Sanki çok güçlü bir ses ona seslenmiş gibi aniden gözlerini açtı ve üç saniye boyunca vermeyi unuttuğu nefesi havaya teslim etti. Hızlıca yastığının altındaki telefonunu aldı ve saate baktı. Uyanması gereken saate daha vardı. Bunun verdiği rahatlamayla telefonunu yastığının kenarına koydu ve gözlerini sıkıca kapayarak ne gördüğünü hatırlamaya çalıştı. Rüya, ruhunda gecenin ağzında bıraktığı gibi …

Share
Önceki / Previous Yazı ve Yaşam Eylemine Bir Bakış: Cortazar'ın Edebiyat Dersleri
Sonraki / Next Ahmet Ümit