Evin minik bir bahçesi vardı. Taşlardan örülmüş yaklaşık bir metre yüksekliğinde bir duvarla çevriliydi. Duvardan daha çok, evin etrafını çepeçevre sarmış bir taş yığınına benziyordu bu. Bahçe minik olmasına rağmen yan yana dikilmiş bir sürü meyve ağacı vardı, doğru düzgün su bile alamadıkları hâlde -görünürde çevremizde herhangi bir su kaynağı yoktu- dalları meyvelerle doluydu, öyle ki birçok dal ağırlığa dayanamayıp yere serilmişti… Yerde çürük meyveler, çürümeye yüz tutmuş yapraklar, çeşit çeşit otlar ve çiçekler vardı; çiçekler minik miniktiler, açmaktan korkarcasına… Ve bu ağaçlar arasında en sere serpe dallara, en kalın gövdeye sahip olan devasa bir ağaç vardı: Ceviz ağacı. Öyle büyüktü ki öyle görkemliydi ki… Sanki oradaki tüm ağaçlar ve ev onun yüceliğini kabullenmişler gibiydi. Ağaçlar göğe bakıyorlar ama onu aşamayacaklarını bildikleri için yönlerini yeniden toprağa çeviriyorlardı. Sanki onun gölgesi, meyvelerinden daha ağır bir yük daha yüklüyordu onlara. Toprağa yaslamışlar başlarını ve öylece yaşıyorlardı, tabi buna yaşamak denilirse. Çoktan razıydılar kuruyup odun olmaya, alevleri harlamaya. Fakat toprak sanki onlara acıyordu ve bir yerlerden suyu toplayıp onlara getiriyordu, kimse görmeden gizlice besliyordu onları. Kimse değil, ceviz ağacı görmese yeterdi zaten. Ev… Evin de ağaçlardan farkı yoktu. Cevizin dalları evin her yerini gözlüyordu tepeden. Tepeden tepeden bakıyordu. Her şeye, her yere… Ev artık bu kibre dayanamayıp yerin dibine doğru çöküyordu. Her geçen gün, her an…
Etkilemişti beni ceviz ağacı, bir fotoğrafını çekeyim dedim; kameramı hazırladım ve biraz daha yürüdüm bahçenin içlerine doğru. O anda fark ettim; pencerenin hüznü, çaresizliği burayı öyle güzel betimliyordu ki..! Burayla ilgili dile getiremediğim her şey: Ağaçların dallarının yükünü artık çekemeyen gövdelerinin inlemeleri, üzerine kara duman gibi çökmüş bu zobar ağacın gölgesinde hüzünle kıvranan güneşe hasret kalmış köşedeki kiraz ağacının haykırışları, ceviz ağacının kulaklarımda patlayan kahkahaları ve bir kırbaç gibi kullandığı ince dallarının hışırtısı ve yaptığı her şeyde onu durmadan alkışlayan şakşakçı yaprakları… taşlar darmadağın…sanki hepsi kaçmak istiyorlar gibi ama yok, gidecek yer yok! Başka bir hayat daha düşünemiyorlar, öyle alışmışlar ve kanıksamışlar ki… Çaresizliği sayfa sayfa okuyabiliyordum onlara baktığımda. Bu pencere her şeyi görüyordu, her şeyin farkındaydı işte. Ve o anda kameramı hızla pencereye çevirdim, cevizin dallarında bir hareketlilik oldu. Parmağım deklanşörün üzerindeydi, pencere bana bakıyordu şimdi de göz gözeydik; içli içli izliyordu beni, sanki: “Hemen gitmelisin burdan, daha fazla durma, lütfen git!” diye yalvarıyordu. Nefesimi tuttum, hemen çekip gitmek istiyordum.
Hafif bir rüzgar esmeye başladı, bir bulut güneşi duldaladı, ağaçlar daha da yere kapandı, rüzgar uzaklardan bir karganın gaklamasını bize doğru taşıdı, cevizin dallarından bir kuş havalandı, tam basıyordum deklanşöre, kuşun havalandığı dal aniden pencereye yansıdı, pencere sustu, durdu bana baktı, nefesimin yarısını vermiştim bile ve işte… Piksel piksel dağıldı anlattıklarım fotoğrafa. Ceviz bana el sallıyordu pencereden, dalga geçiyordu benimle: “Sen misin beni görmezden gelen, bana sırtını dönen! Sen bana bakmasan da ben senin baktığın yerde* olurum,” diyordu sanki. “İşte burdayım bak, ben her yerdeyim, burası benim,” diyordu. Duymazlıktan geldim onu daha da doğrusu duymazlıktan gelmeye çalıştım. Aniden sanki bir şey beni pencereye doğru itti usulca, içeride görmem gereken bir şey var gibi hissettim ve pencereye yaklaştım, göz -pencere- daha da büyüyordu sanki, başımı uzattım, cam biraz kirliydi; nefesimle buğulandırdım, kamerayı sol elime aldım ve sağ elimin dört parmağının sırtıyla sildim buğulanmış alanı ve işte oradaydı: Evin içini baştan başa mahvetmiş devasa bir kök! Bir an ürperdiğimi hissettim. O gerçekten burada her yerdeydi. Pencereden geri çekildim ve kendi yansımamla göz göze geldim. Bu bakış, biliyordum bunu: pencere! Pencere gibi bakıyordum ben artık, bu dev gözde kendimi gördüm. Doğruca gözlerimin içine baktım; pencere, ben, pencere, ben, pencere, ben … Yansımamız gözlerimin içinde uzaklara doğru uzanıyordu. Artık bakıyordum ama göremez olmuştum, korkuyordum. Geriye 2 adım attım, 3.’de ayağım bir şeye takıldı, sendeledim. Bir kök olduğunu sezmiştim elbette. Neyin kökü olduğuna bakmama gerek yoktu, biliyordum. Pencere artık çığlık çığlığaydı, “Kaç,” diyordu “Kaç..!”
Arkamı döndüm ve hızla koşmaya başladım. Cevizin kahkahalarını duyabiliyordum.

Bunları da Sevebilirsiniz

Ben aslında Afrika’da bir aslanı uyandırmaktan Issız adadan yüzerek kaçamamaktan Kayıkla fırtınaya yakalanmaktan Dağa tırmanırken halat koparsa Bir kayaya çarpıp parçalanmaktan Korkmak istiyorum, henüz yaşarken Ama ben sadece Çayım sıcaksa dilim yanar diye Basamağı görmeyip düşersem bir de Kuşumu boğsa soğuk, öldüresiye Verdiğim su çiçeklere fazla gelirse Düşüncelerim bana ait değilse Diye korkuyorum Niye korkuyorum …

Share

Rüştü Onur, Pusula Gazetesi, 5 Kasım 2016 Rüştü Onur, 1920 yılında Zonguldak’ın Devrek ilçesinde doğar. Lise öğrenimini, yakalandığı ince hastalık sebebiyle 1940 yılında yarım bırakmak zorunda kalır. İnce hastalığı atlatan Onur, Zonguldak Kömür İşletmesinde memrluk yapmaya başlar. Daha sonnra verem hastalığına yakalanarak tedavi için İstanbul Heybeliada sanatoryumuna götürülür. 1942 yılında iyileşerek sanatoryumdan çıkar. Fakat aynı …

Share
Önceki / Previous Kaybettim ya da Kayboldum
Sonraki / Next Shakespeare'in “Bütün dünya bir sahnedir” Mısrası Animasyon Olsaydı