Gürüldeyen motoru susturmak için kontağı kapattığımda, büyük bir tarlanın yanındaydım.
Parsellenmiş, işaretlenmiş ve birilerinin masasında küflenen dosyalarda verilere dökülerek kayıt
altına alınmış bir buğday tarlasının yanındaydım. El frenini çektim ve her yeri gıcırdayarak isyan
eden arabamın kapısını açarak ayaklarımı yere bastım. Kabaca dökülmüş asfaltın kenarlarını,
eğimlenerek, uzaklaşmaya çalışan topraktan ayıran çakılları ayağımla biraz düzleştirdim ve
oturdum. Önümde uzanan sürülmüş tarlaya ve ötesinde sürülmeyi bekleyen olgun buğdaylara
baktım bir süre. Birlik içinde salınan halleri ve meltem ile yükselen hışırtılarının ruhuma huzur
işliyordu. Denizden yoksun bir bozkırın, sarı ve uçsuz bucaksız okyanusuna elimi uzatsam
ıslanacak, içine atlasam dalgalanacak gibi görünüyordu uzaktan bakarken. İçinde balıklar yoktu
belki ama tavşanların, farelerin ve yılanların dengeli döngülerine analık yapıyor, tepesinde
süzülerek yarışlara girişen kuşlara homurtularıyla eşlik ediyordu. Buğdayların şarkısını duymaya
başladığımda, gömleğimin cebinden ezilmiş sigara paketimi çıkarttım. Son iki sigaramdan birini
yaktım ve buğdaylar tarafından batan güneşe okunan serenadın kulaklarımda yükselerek zihnimi
ele geçirmesine izin verdim. Huzuru hissettim. En büyük erdem, ulaşılması en zor hedef olan
huzuru düşündüm. Herkes tanrıdan sağlık ve huzur isterken tanrı onlara sadece dert verirdi. Sağlık
için kendime bakmam, huzur içinse çalışmam yeterliydi bana göre. Kendimin elde edebileceği bir
şeyi tembelliğim yüzünden neden tanrıdan beklemem gerektiğini bana kimse açıklamadı. Tanrıdan
yaşam istemek daha doğru değil miydi? Ölmeden önceki son yakarış, tanrıya tek gerçek yakarış
değil miydi? İnsan öleceğini anladığı anda, tanrıya bunun için yalvarması gerektiğini hatırlayacak
kadar küstah bir varlık. Yaşamın hep var olduğunu ve ölümden sonra bile farklı bir yerlerde
yaşayacaklarını, ödüllendirileceklerini düşünecek kadar tanrıyı oynama cesaretini kendinde
görebiliyorlar. Ölüm korkusu, ölümden sonralarını bile ele geçirmiş. Dedem de onlardan biriydi.
Şu an tanrının yanında yaşadığından şüpheliyim. Tek bildiğim, toprağa gübre ve hayvanlara besin
olarak yavaş yavaş çürüdüğü… Belki üzerinde bir ağaç yetişmiştir ve en nihayetinde ölüsü bir işe
yaramıştır. Mezarına hiç gitmedim. Oldum olası mezarlıkları sevemedim. Bana ölüler hapishanesi
gibi gelir daima.
Zihnimde akan düşüncelerimi, dedemi anarken durdurdum. Cırcır böcekleri de serenada
katılmaya karar verdiği için onları daha dikkatli dinlemeye koyuldum. Doğanın sesi her zamanki
gibi ahenkliydi ve en uyumsuzların bile yeri belliydi. Burada müziğin çemberini bozan kaba
arabalar ve boğucu egzoz böğürtüleri yoktu. Hava, ciğerlerimin alışık olmadığı kadar temizdi.
Gözlerimin görmekten bıktığı insanlar da yoktu. Yeniden başlamak için bundan daha güzel bir
başlangıç noktası daha bulamazdım.
Güneş iyice kızarıp ufuk çizgisiyle buluştuğunda içimi tarifsiz bir heyecan ve tatlı bir özgürlük
hissi doldurmaya başladı. Güneş batarken yalnızlığım kesinleşti ve mutluluğum arttı. İnsanlar
yalnızlıktan korkarlar. Onlara sosyal birer varlık oldukları ve aile kurmaları, arkadaş edinmeleri
öğütlenir. Oysa insanlar yalnız varlıklardır ve yalnız yaşamaları gerekir. Duygular aldatıcıdır.
İnsan sosyalleştikçe, duyguları vahşileşir, fikirleri kısıtlanır ve özgünlükleri yok olur. Öfke ve
şiddet ortaya çıkar. Bunlar nasıl yönlendirileceği belirsiz olan güçlü duygulardır. Çoğu insanı içten
tüketir. Oysa yalnızlık bir cevherdir. Yalnızlık insanı dinginleştirir ve özgürleştirir.
Daha ileride salınıp duran olgun başaklardan gözlerimi ayırdım ve hemen önümde uzanan hafif
toprağa baktım. Buğday her sene ekilir, sene sonunda toplanır ve balya haline getirilirdi. Kalan
samanlar için sürüler gezdirilir, ortalık tamamen temizlenir ve toprak tekrar ekilmek üzere
dinlenmeye bırakılırdı. Burayı biliyordum. Yalnızlığım düşüncelerime vurduğunda, onu serbest
bırakmak için hep buraya gelir, etrafı seyre dalardım. Birkaç hafta önce bu tarlada traktörler
gezmiş, kışı görsünler de değerini bilerek baharda filizlensinler diye gelecek senenin tohumları
ekilmişti. Tarla bir sene kadar benim gibi yalnız kalacak, badirelere tek yumruğuyla göğüs
gerecek, güçlenecekti. Kendimi biraz daha topraklaşmış, toprağı biraz daha insanlaşmış
düşündüm.
Hava kararmaya başlayınca yerimden kalktım. Aklıma aniden bir melodi takıldı. Mozart’ın
kendi ölüm marşı olduğunu bilmeden bestelediği mükemmel eseri, Requiem… Islık çalarak
aklımdaki müziğe eşlik etmeye başladım. Uzaklardaki başaklar fon müziğime yeni yorumlar
katarken arabanın arka kapısını açtım. Koltukta bütün saflığı ve güzelliğiyle yatan kadına baktım.
İçimde anlamsızca kabaran şefkat duygusuyla onu süzdüm. Siyah düz saçları porselen gibi beyaz
yüzüne düşmüştü. Güzeldi bir zamanlar, şimdi çok daha güzeldi. Paçaları sıyrılmış pantolonuna
takıldı gözlerim. Beyaz, pürüzsüz ve yuvarlak bileğine dokundum. Soğuktu. Buz kesen ruhu gibi
teni de soğuktu. Böyle çok daha güzeldi. Benimle yaşlanmak isteyen ama yaşlanmaktan korkan
kadın için, elimden gelen en güzel hediyeyi hazırlamıştım işte. Sonsuza kadar benimle olacak ama
asla yaşlanmayacaktı. Zihnimdeki melodinin yükselen kısmı geldiğinde kapıyı kapattım ve
arabanın arkasına geçerek bagajı açtım. Kazma ve küreğimi alıp omzuma dayayarak tarlaya doğru
yürümeye başladım.
Hava iyice karardığında, benim eserimin sahne dekorları oluşmaya başladı. Benim eserim
doğaya ilham verecek ve toprağı canlandıracaktı. Sonsuzluğa bir ruh bahşediyordum her kürek
darbemde ve kulaklarımda toprağın minnetini işitiyordum. Buğdaylar beni alkışlıyor, cırcır
böcekleri bana tezahürat ediyorlardı. Her kürekte huzura biraz daha yaklaştım. Her kazmada geride
bıraktıklarım için zihnimde yaktığım ateş biraz daha büyüdü. Hem onu hem kendimi
özgürleştirmek için kazdım. Ona sonsuzluğu bahşetmek için kazmaya devam ettim. Sonunda
yeterli derinliğe ulaştığında mezardan çıktım. Arabaya gidip onun ağırlaşan ve taşlaşan bedenini
arabadan çıkarttım. Karanlıkta onu kollarımda taşıdım ve yavaşça ebediyete bıraktım. Oyuncak
bebekler gibi masumdu ve artık özgürdü. Yaşlanmayacak, hastalık görmeyecek ve hayal
kırıklıkları yaşamayacaktı. O, sayemde doğa ananın sınırsızlığına kavuştuğunda; ben de onun gibi
köleleşerek körleşen başka ruhların zincirlerini kırmaya devam etmek için direksiyonun başına
geçerek yola çıktım.

Bunları da Sevebilirsiniz

Bulaşıcı ve öldürücü hastalık edebiyatı açısından en büyük tehdit, insan yaşamının kaybı değil, bizi insan yapan şeyin kaybıdır. Salgın hikayeleri, dili kifayetsiz, insanı da zalim kılan hikayelerdir. Veba 1665’te Londra’yı etkisi altına aldığında Londralılar akıllarını yitirmiş, astrologlara, şifacı şarlatanlara ve İncil’e başvurmuşlardı. Hastalığın belirtileri deri üzerinde yumru şeklinde kitleler, şişlikler, kara leke benzeri izlerdi. Kehanetler için …

Share

Haruki Murakami, 3 Kasım 2019 Kaynak: Vesaire   Babamla elbette birçok anım var. Doğumumdan on sekizimde evden ayrılıncaya kadar pek de geniş olmayan bir çatının altında birlikte yaşadığımız düşünülürse, bu gayet doğal. Çocuklar ve ebeveynlerin hepsi için geçerlidir herhalde, babamla bazı anılarım mutluluk verici bazıları da değil. Zihnimdeki en canlı hatıraların ise artık daha olağan …

Share
Önceki / Previous Takip
Sonraki / Next GÖZLERİMİ KAPATTIĞIM ANDA