GÖZLERİMİ KAPATTIĞIM ANDA


İşte ordaydı. Gelmişti. Pırıltı avizenin altında durmuş onu arıyordu gözleri. Masadan kalkıp kadına doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça güzelleşti. Güzelleştikçe daha çok sevdi. Sarı saçlarını okşamayı hayal etti.

 

***

 

Gözleri masalarda dolaştı. İnce yüzünü görmeye çalıştı adamın. Geç kalmıştı belki de. Beklememiştir gitmiştir dedi içinden. Geç kalmak istememişti aslında.

Birini geldiğini gördü salonun ortasından kendine doğru.

Bir kadın çatalını düşürdü.

Bir bebek ağladı.

Dikkati dağıldı.

Birisi gelip önünde durdu. Yüzüne baktı. Oydu işte. Bir sıcaklık içini okşadı.

 

***

 

Düüüüüttt  düüüüüüttt  düüüüütttttttt

-bak gene öttü geminin düdüğü dedi kadın.

Başını tabağından kaldırdı. Şaşkın gözlerle baktı kadına.

-hayır ötmedi, dedi adam ve gülümsedi ardından. Gülümseyişi yüzüne yayıldı.

Ve kadın unuttu geminin düdüğünü dudaklarının kenarındaki kıvrımlarda. Gamzelerine masmavi denizler doldurdu hayalinde. Gözlerinden biraz yeşil geldi orman oldu sahillere. Bin bir çeşit bülbül şakıdı ormanda. Kalbini doldurdu aşkla.

Söndü yemek salonunun ışıkları. Gözlerinin yeşili yandı. Karanlığı aydınlattı yırtarcasına.

-o şiiri okumalıyım sana, dedi adam  birdenbire.

Bir şiir biliyordu. Bir şiir vardı hep aklında. Onun için yazılmış olmalıydı.

Parlatılmış gümüşten çatal bıçağın yanında duran kitaba dokundu kadın. Yıpranmış kapağında gezdirdi elini. Çok okunmuş olduğu belliydi kitabın yıpranmışlığından. Aldı eline incecik parmaklarıyla sayfaları çevirdi. Parmaklarına takıldı gözleri. Neden bu kadar inceydi? Boğum boğumdu eklem yerleri. Hiç yakışmıyordu. Hiç yakıştıramadı kendine ellerini. Kitabı bırakıp avuçlarına baktı. Kitabın kapağı kadar yıpranmıştı onlarda. İşaret parmağını avucunda gezdirdi yavaşça.

Sertti. Pürüzlüydü.

Krem kutusunu açıp biraz krem sürdü ellerine. Yetmezlendi yeniden sürdü. Yumuşacık olmalıydı elleri bu gece. Şu geçmeyen sertlikte niye oluyorsa dedi kendi kendine. Çökük yanakları solgun bir teni vardı. Başın sağa sola  çevirip kendine baktı. Beğenmeyecekti onu. Onun çekiciliğinde, onun  yakışıklılığında biri. Belki saçlarını beğenirdi ama saçları güzeldi. Öyle derdi annesi.

Ellerini daldırdı saçlarına karıştırdı. Eskisi gibi değildi saçları daha koyuydu. Ama güzeldi beğendiği tek yeriydi. Ama yeter miydi?

 

***

 

Tanrını bıraktığı yerden biz başlayalım

Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben

Üç kişi kalsak yetişir yeryüzüne

Yaklaş bana

Seninle kardeş değiliz

 

Yaklaşsa mıydı?

Yaklaşabilir miydi?

Bir adım attı. Ama aslında olduğu yerde kaldı. Bedeni aklının cüretkarlığı kadar cesur değildi. Kendini güvertenin demirlerine dayadı. Bıraktı kendini kadının sesi sarsın onu. Rüzgarın içinden geçip sarmalasın onu. Kaybetsin kendini sarı saçlarında ve sonra sevdiği şiirin  sevdiği kadının dudaklarından dökülüşünde  bulsun kendini.

 

Üç tüp boyam vardı

Veronez yeşili zümrüt yeşili krom yeşili

Hepsini kattım birbirine

Senin yeşilini buldum

Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

 

Yüzünü döndü kadına. Titrek ışıklar arasındaki yüzüne baktı. Gecenin yaldızlı pelerinine çizilmiş bir resimdi yüzü. Fakat denize dönüktü.

Gitti yanına kolundan tutup kendine çevirdi kadını.

-Ne görüyorsun kapkara denizde yok orda deniz fenerleri biz varız bu karanlıkta biz yıldızlar ve söyleyemediğim duygularım. Bana baksan. Bana bakarak okusan. Ben değil miyim şiirdeki yeşil gözlü.

Uzattı elini karanlığın içine.

-orda değil aradığın buradayım. Bahane her şey bu deniz bu karanlık… Bizim için bize bahane.

 

-haydi git

Yok olduk iki olduğumuz yerde

Haydi git

Bir kalırsak yine var olacağız.

 

Düüüüütttttt

 

İrkildi geminin düdüğüyle. Bir dalga geldi. Güverte salandı. Şiir bitti. O ise düşündüklerinin hiç birini söyleyememişti.

 

***

 

Düüüüttttt

 

Fabrikanın düdüğü beşinci kez çaldı. Gün daha doğmamıştı. Kirli sokaklar ayaklarını sürüyerek kaldırımları aşıp kara sisli duvarlarıyla hapishaneyi andıran fabrikaya doğru gidiyordu. Sisli dumanlara gömülmüş küçük derme çatma tek gözlü evlerin kapıları açılıyor omuzları çökük yüzleri solgun insanlar çıkıyordu.

 

Bir kapı açıldı ve kapandı. Uzun boylu ince bir adam çıktı. İş önlüğünün cebinde kapağı yıpranmış bir kitap vardı. Yeşil gözleri etrafına bakındı. Sokağın karşısındaki evin kapısında bir kadın vardı. Sarı saçlarına bakakaldı. Bir şey hatırlayacak gibi oldu yüzü bir anı bir hayal bir rüya. Hatırlayamadı. Yürüdü gitti.

 

Sokağın karşısındaki evin kapısında duran sarı saçlı kadın adamın arkasından baktı.  Sert pürüzlü ellerini ovuşturdu. Bir kremim olsaydı  ellerim yumuşak olurdu diye düşündü. Ama yoktu.

 

 

 

 

Bunları da Sevebilirsiniz

11.08.2019 Feza Kürkçüoğlu “Şu güzel İstanbul kıyılarında bedava girilecek bir karışlık boş deniz kalmadığına bakarım da, denizin nasıl satın alındığına şaşarım.” Aziz Nesin bugünleri görse küçük dilini yutardı. Refik Halit, Saik Faik, Osman Cemal Kaygılı, Sermet Muhtar ne hale gelirdi kimbilir… Artık plaj kalmadı, “beach” veriyorlar. Parası bol olana tabii. Halbuki bir zamanlar o sahiller …

Share

Source: Vimeo At the heart of the Syrian civil war, a group of activists created an underground library in the besieged outskirts of Damascus. After years of blockade, they were forced to leave their city. But they managed to save their videos illustrating a unique experiment of cultural resistance under the bombs. This film, built …

Share

Tren yolculuklarında çocukluğumdan beri beni çeken bir şeyler olmuştur. Koca demir yığının en az kendisi kadar çetin raylar üzerinde ilerlerken yaptığı metalin ritmik müziği mesela. Hiçbir zaman nereye gittiğini bilmediğim insanlar ve onların çok değişik yüzleri. Gençliğimde, şehrin içinden geçen rayların hemen karşısında bir banka oturur, denk getirebilirsem geçen trenleri seyrederdim. İstasyona yaklaştıkları için ayaklanmış …

Share
Önceki / Previous BUĞDAY TARLASINDA SERENAD
Sonraki / Next İki bin bir