TÜRKÇE

 

Güneş yavaş yavaş batarken ben ormanın içinde hızla kalabileceğim bir yer arıyordum. Olayın böyle gelişeceğinden haberim yoktu. Yanından koşarak geçtiğim ağaçlar, sanki bana kızmış gibi ters ters bakıyorlardı. Neden ben buradaydım? Hafızamı kaybetmiş gibi hiçbir şey hatırlamıyordum. Bir kuş, başımın üzerinden hızla geçince kendimi yere attım ve o zaman hatırladım. Annemden kütüphaneye gitmek için izin alıp arkadaşlarımla doğa yürüyüşüne çıkmıştım. Keşke yürüyüşe çıkacağımdan annemi haberdar etseydim. Çünkü arkadaşlarım bana şaka yapmak için yanımdan ayrılmışlar ve beni bu ıssız ormanda yapayalnız bırakmışlardı. Orman beni korkutuyor ama nedense içimdeki pişmanlık bana daha ağır geliyordu. Her ne kadar kütüphanedeki kitaplar da bu ağaçlardan yapıldıysa da ben kütüphanede değildim. Hayal de görmüyordum. Yavaş yavaş ilerlerken güneş tamamen batmış ve etrafı derin bir sessizliğin kucağına atmıştı. Karanlık koyulaştıkça ıssızlık daha da acımasızlaşıyordu. Karanlıkta yürümekte bile zorlanıyordum. Nereye bastığımı bilmeksizin ilerliyordum. Ayağımın altından sürünerek geçen bir şey fark ettim. Ama ben daha ne olduğunu anlayamadan kayboldu bile. Çaresizce ilerlemeye devam ettim.  

Bu ıssız patika yolda giderken ayağım bir kayaya çarpmış ve kendimi yerden havalanıp bir iki metre uçarken bulmuştum. Yere düştüğümde karşımda duran sert bir şeye çarptım. Bu şey daha çok duvara benziyordu. Karanlıkta göremediğim için tehlike var mı diye elimi duvarda gezdirirken, bir şeye dokundum. Dokunduğum şey sesini sevdiğim bir gıcırtıyla açıldı. Adeta ürpermiştim. O da ne? Sevinsem mi yoksa korksam mı bilemedim. Ben bir kulübedeydim. Sonunda kalacak bir yer bulmuştum. Ama ailem yanımda değillerdi. İçeriye adımımı ilk attığımda karşımda beyaz ve çok parlak bir ışık gördüm. Sanki saydam bir kapıdan geçer gibiydim. Hatta içeriden “Hoş geldin!” diyen bir ses bile duydum. Tüylerim kirpi gibi kabarmış ve bana burası tehlikeli gitme diyorlardı sanki. Eh artık burada yatayım yarın sabah yola çıkarım sabah ola hayrola diye iç geçirdim. Ama karşımda benim yaşlarımda bir çocuk duruyordu. Kısık bir sesle: 

Merhaba, senin adın ne? dedim.  

O da bana aynı şekilde: 

Benim adım Salih, senin adın ne? dedi.  

A, a! Benim adım da Salih tanıştığıma memnun oldum.  

Ben de memnun oldum. 

Ona ısınmaya başlamıştım. Samimi birisine benziyordu. Ama o bana ısındı mı bilemem. Heyecanım giderek artıyordu. Ne yapacağımı düşünürken çocukla biraz daha konuşmaya karar verdim. 

Burası neresi? diye sordum ama o bana cevap vermek yerine: 

Şey ben sana bir şey sorabilir miyim? dedi. 

Elbette, dedim. 

Sen buraya nasıl geldin? diye sordu yeni tanıştığım, kara gözlü, esmer tenli, kıvır kıvır saçları olan zayıf ve uzun boylu çocuk. 

Aslında ben de aynı soruyu ona soracaktım. Her neyse başımdan geçen şeyleri ona noktasından virgülüne kadar anlattım. O da beni dikkatli bir şekilde dinledi. Meğer o da piknikte kaybolmuş. O anda aklıma ailemi cep telefonumdan aramak geldi. Ona bu fikrimi söyleyince, o “Cep telefonu ne?”  diye sordu. Nasıl olur da cep telefonunu bilemezdi. Onun geçmişten geldiğini düşündüm bir an. Cebimden cep telefonumu çıkardığımda şebeke olmadığı gördüm. Üzüldüm ama artık yeni bir arkadaşım vardı. 

Yeni bir durumdaydım, yeni bir arkadaşım vardı ve artık yeni şeyler yapmak lazımdı. Onunla sabaha kadar oyun oynadık. Daha önce hiç bilmediğim bir sürü oyun öğretti bana Salih. En sevdiğim oyun “el el epenek” oldu. Daha birçok oyun vardı. Mesela oynadıklarımız “İğne İplik”, “Yüzük Kimde?”, “Kimin Eli Var?”, “Açıl Kilidim Açıl” gibi daha ismini sayamadığım bayağı oyun oynadık. Salih ile oynamak güzeldi o gece kulübede nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. Ertesi gün uyanınca annemin ve babamın bana seslendiklerini duydum. Hemen bahçeye koştum. “Beni nasıl buldular”  diye düşünürken kardeşim Hasan bana “Ağabey aykadaşlayın bize senin bu oymanda oyduyunu söyyediley” dedi. Sevinsem mi yoksa üzülsem mi bilemedim. Salih’i sevmiştim tam benim kafadandı. Ondan ayrılacağım için üzülmüştüm. Hem daha onunla vedalaşmamıştım bile. Ama annem ve babamı da özlemiştim. Zaten yüzleri endişeden kıpkırmızı olmuştu. Daha fazla kendimi tutamayıp sarıldım anneme. 

Gelin sizi biriyle tanıştırayım. Dedim 

Beraberce kulübeye girdik ama Salih orada değildi. Annem bana: 

Biliyor musun burası dedenden kalma kulübe. Deden de buraya sık sık gelirdi. Dedi. 

Salih’i görememiştik nedense. Sonra hep beraber eve gittik.  

Sonraki günlerde artık orman ve o kulübe bizim evimiz gibiydi. Hemen hemen her gün arkadaşlarımla kulübeye gidiyor, onlara Salih’le oynadığımız oyunları öğretiyordum. Bu olaydan iki gün sonra yine oyun oynarken yanımıza aksakallı, esmer tenli, kıvırcık beyaz saçları olan turp gibi sağlıklı, nur topu gibi dedem geldi. Tatlı ve samimi bir dille bize: 

Siz çelik çomağı bilir misiniz? dedi. 

Herkes hep bir ağızdan: 

Bilmiyoruz, bize öğretir misin dede? 

Öğretirim öğretirim de sizin bana altı uzun, bir kısa çubuk getirmeniz gerekli. Çünkü altı kişiyiz.  

Hemen ona altı uzun bir kısa çubuk getirdik. O da bize çocukça bir heyecanla anlatmaya başladı.  

Evet çocuklar, şimdi bir çukur kazın, kısa çubuğu yatay olarak çukurun üzerine koy Salih, aferin. Şimdi, Salih çubuğunu kısa çubuğun altına koy. Uzun çubuğunla onu yukarı doğru it, işte böyle. Aferin çocuklar, çok iyisiniz. Evet şimdi çubuğun düştüğü yeri işaretle, eğer rakibin Alican, seni geçerse ya da Sen Alican’ı geçersen ceza olarak kaybeden kazananı sırtında kazananın attığı yere kadar taşır. Diye oyunu bize bir güzel anlattı ve oynattı dedem. 

Çok eğlenceliydi çelik çomak oynamak. Dedem o gün bir çocuk gibi bizimle oynadı.

Bir ara:  “Ben bu kulübede çok oyunlar oynadım.” dedi.  

“Biliyorum dede, biliyorum.” 

 

ENGLISH

As the sun slowly set, I was quickly looking for a place to stay in the woods. I didn’t know this was going to happen. The trees I ran past were looking backwards, as if they were mad at me. Why was I here? I didn’t remember anything like I’d lost my memory. When a bird rushed over my head, I threw myself to the ground, and that’s when I remembered. I took a leave of absence from my mother to go to the library and went hiking with my friends. I wish I’d let my mom know I was going for a walk. Because my friends left me alone in this desolate forest to have fun with me. The forest scares me, but for some reason, the regret inside me was more severe. Although the books in the library were made of these trees, I wasn’t in the library. I was not imagining things. As it moved slowly,  the sun set completely and threw the place into the lap of a deep silence. The darker the darkness got  the more brutal the desolation became. I was having trouble even walking in the dark. I was moving forward without knowing where I was stepping. I noticed something crawling under my feet. But he disappeared before I knew it. I kept moving forward desperately.  

On my way to this deserted trail, my foot hit a rock and I found myself taking off from the ground and flying a meter or two. When I fell, I hit something hard in front of me. This thing looked more like a wall. I couldn’t see in the dark, so I touched it while walking around the wall to see if there was any danger. What I touched opened with a squeaking voice that I like. It gave me the chills. What the hell is that? I didn’t know whether to be happy or scared. I was in a shed. I had finally found a place to stay. But my family weren’t there. When I  first stepped inside, I saw a white, very bright light in front of me. It was like I was walking through a transparent door. I even heard a voice from the inside saying, “Welcome!” My feathers swelled up like hedgehogs and they were telling me not to go, that it was dangerous here. Well, I’ll sleep here and I’ll leave tomorrow morning I thought to myself. But I was standing in front of a boy my age. In a hoarse voice: 

Hello, what’s your name? I said. 

He said to me in the same way: 

My name is Saleh, what’s your name? 

A, a! My name too is Salih, nice to meet you. 

It’s nice to meet you, too. 

I was starting to warm up to him. He seemed like a sincere man. But I don’t know if he warmed up to me. My excitement grew exponentially. While I was thinking about what to do,  I decided to talk to the boy a little more. 

Where is this place? I asked him, but instead of answering me: 

Umm, can I ask you something? He said 

Sure, I said. 

How did you get here? asked the skinny, tall boy I just met, with black eyes, dark skin, curly hair. 

Actually, I was going to ask him the same question. Anyway, I told him everything I’ve been through. And he listened to me carefully. Turns out he got lost at the picnic. That’s when I thought of calling my parents on my cell phone. When I told him what I thought, he said, “What’s a cell phone?” . How could he not know a cell phone? I thought he was from the past. When I pulled my cell phone out of my pocket, I saw there was no network. I was sad, but I had a new friend now. 

I was in a new situation, I had a new friend, and now I had to do something new. We played with him all night. He taught me a lot of games I’ve never heard of, Salih. My favorite game was “hand-to-hand epenek.” Therewere a lot of other games. For example, we played  “Needle Thread”, “Who Has the Ring?”, “Who Has The Hand?”, “Unlock My Lock”.    It was nice playing with Saleh, I don’t remember how I slept in the shed that night. When I woke up the next day, I heard mom and dad calling out to me. I rushed to the garden. “How did they find me?” I was thinking when my brother Hasan told me “Brother your friends told us you were sleeping in this forest”. I didn’t know whether to be happy or sad. I loved Salih, we were like-minded. I was sorry for separating from him. Besides, I haven’t even had the chance to say good-bye to him. But I also missed my parents. Their faces were already red with worry. I couldn’t hold myself any longer from giving my mother a hug 

Let me introduce you to someone I said 

We went into the cabin together, but Salih wasn’t there. My mother said to me: 

You know, this is your grandfather’s cabin. He used to come here a lot. 

We didn’t see Salih for whatever reason. Then we all went back home together.  

In the days that followed, the forest and that shed were like our home. Almost every day I would go to the cabin with my friends and teach them the games we played with Saleh. Two days later, while we were playing again, my grandfather came to us in the light, aradishe-like with a white beard, dark skin, curly white hair. With a sweet and sincere tongue he said: 

Do you know the steel sticks game? Said. 

Everyone’s always saying: 

We don’t, will you teach us, Grandpa? 

I’ll teach you but I’ll teach you to bring me six long, short sticks. Because there’s six of us. 

We immediately brought him a six short sticks. So he started telling us with childish excitement. 

Well, children, now dig a hole, put the short stick horizontally on the pit, Salih, well done. Now, Salih put your stick under the shorter one there. Push it up with your long stick, that’s it. Well done, kids, you’re very good. Yes, now mark where the stick falls, if your opponent Alican passes you or you pass Alican, the loser as punishment carries the winner on his back to the place the winner aims for. He told us the game and made us play it. 

It was so much fun playing steel sticks. My grandfather played with us like a child that day. At one point he said: 

“I’ve played a lot of games in this shed,” . 

“I know, Grandpa, I know.” 

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Türk şiirindeki eski yapıyı tümüyle değiştirerek sokağın dilini şiirin diline taşıyan Orhan Veli Kanık 1914 yılında İstanbul’da doğdu. Onun edebiyata olan merakı ilkokul sıralarında başladı. Bu dönemde Çocuk Dünyası isimli dergide bir hikâyesi basıldı. Ortaokulun yedinci sınıfındayken Oktay Rifat Horozcu ile tanıştı. Birkaç yıl sonra ise bir müsamere sırasında halkevinde Melih Cevdet Anday ile arkadaş oldu.  Üniversite yıllarında …

Share

BİRİKİM DERGİSİ Fırat M. Hacıahmetoğlu 18 Nisan 2020 Cumartesi Modernleşme olarak adlandırılan sürecin, esasında, farklı toplumların birbirleri ile kurduğu ilişkiler çerçevesinde ele alınması gerektiği ileri sürülür. Modernite, der Arif Dirlik, bir obje veya cisim değil, bir ilişkidir. Bu ilişkiler içerisinde, bilhassa, endüstriyel, teknolojik ve ekonomik gelişmeler yer alır; ve bu gelişmeler, toplumların kodlarının tekrar ve …

Share

         Sabah saat 07.00 uyandı Ahmet , o çok sevdiği uykusundan. Kalkmak istemedi , beş dakika daha uyusa ne olurdu, patronu daha mı çok kızardı ? Bu düşünceler kafasında dolanırken kalktı yatağından. Dağınık bırakmak hiç huyu değildi. En sevdiği renkteki nevresimini düzeltti, yastığını pohpohladı ve başlığının önüne koydu. Çok sade diye düşündü. Beyaz… Yatağını öylece …

Share
Önceki / Previous Köydeki Bir Dakika İle Şehirdeki Bir Dakika Başkaydı Aynı Değildi!
Sonraki / Next Enheduanna: The world’s first known author was a priestess in ancient Mesopotamia