TÜRKÇE

Yoğun miktarda dezenfektan ve umutsuzluk kokan sıradan bir hastane koridoru. Koşuşturanlar. Bekleyenler. Ölenler. Ölme yolundan dönenler. Yola girenleri zorla döndürenler. Bu hengamenin küçük, önemsiz bir parçası. Bekleme salonunda oturmuş, ayaklarına bakıyor. Uçları sivri, parlak, yüksek topuklu bir çift ayakkabı. El çantasıyla uyumlu. Attığı her adımda sinir uçları alev alıyor ama yine de giyiyor onları. Diğerleriyle bir ortak noktası olsun diye.

Yanı başında oturan kadın leş gibi kokuyor. ‘Oğlum’ diyor, ‘melekler ona kanatlarını hediye etti. Bir gece balkondan uçup gitti.’ Gözlerinde yeryüzündeki cehennemi tatmış olanların sahip olduğu o deli ışığı var.

Bakışları ona yıllar önce tanıdığı birini hatırlatıyor.

Hemşirenin biri adını sesleniyor. Bu tamlamadan ömrü boyunca nefret etti. Koridorda topuk sesleri yankılanıyor, eski bir kapıyı tıklatıp zorlukla iteliyor.

Doktor, kırklarının ortasında. Saçları şakaklarından kırlaşmış, dudaklarının ortasına sert bir şekilde inen burnu neredeyse komik derecede büyük. Bir anlığına neyin içinde olduğunu unutup, adamın av köpekleri gibi burnunu genişleterek bir şeyleri kokladığını hayal ediyor. Görüntü neredeyse kıkırdamasına sebep oluyor. Adamın bakışları kendisinin bir anlık keyifli haliyle hiç aynı durumda olmadığını belli ediyor. İlgisiz bir tavırla ‘’Oturun’’ diyor. ‘’Şikâyetiniz neydi?’’

Soru kadını tekrar geriyor. Tedirgin adımlarla oturuyor sandalyeye. Nereye koyacağını bilemediği, birbirine sürtüp durduğu ellerine kilitlenmiş bakışlarını doktora çeviremiyor. Birazdan söyleyeceği -adamın göreceği- şeyden utandığı için. ‘’Ben’’ diyerek başlıyor söze. ‘’Benim vücudumda olmaması gerektiğini düşündüğüm… bir şey oluştu, ıhmm, nedensizce.’’ Doktorun bakışları ciddi anlamda kadına dönüyor ilk kez. ‘’Nerede?’’

“Göğsümün ortasında.”

“Arkadaki sedyeye geçin ve üstünüzü çıkarın.”

Adımları bir öncekilerden çok daha tutuk, titreyerek ilerliyor sedyeye. Bir şeyleri geciktirmek ister gibi yavaş yavaş açıyor gömleğinin düğmelerini. Çekindiği çıplaklık değil. Doktorun onu gördüğünde ne tepki vereceğini tahmin edebiliyor. Üstüne kamuflaj gibi geçirdiği tüm o kıyafetler, mücevherler ve makyaj acınası geliyor artık kendine. Doktorla başlayacak insanların öğrenmesi, sonra herkes onun aslında neyi sakladığını öğrenecek. Her şeyi kaybedecek. Ellerinin titremesini engelleyemiyor artık. Sedyenin kenarlarını boğumları beyazlaşana kadar sıkıca kavrıyor.

Ellerine gök mavisi bir çift plastik geçiren doktor beliriyor önünde. ‘’Bir bakayım.’’ Derken bakışları kadının boynundan aşağı iniyor. Ve olduğu yerde kalıyor. Kadına bir adım daha yaklaşmıyor.

Çekine çekine kafasını öne getirip gözlerini kısarak bakıyor. Gördüğü şeyin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışır gibi. Her geçen saniye gözlerinde korku ve dahası tiksinti beliriyor. Elleri havaya kalkıyor ama orada asılı kalıyor bir süre. Sonra, yıllar önce ettiği yemini hatırlar gibi yavaş yavaş yaklaştırıyor ellerini, açıklığın kenarında gezdiriyor.

‘’Ne zaman fark ettiniz oluştuğunu?’’

‘’İlk günden. Bir gün eve henüz gelmiştim ki elbisemin önünde bir ıslaklık fark ettim. Önce üzerime bir şey döktüm sandım fakat göğsümün şaşırtıcı biçimde sıcak olduğunu fark ettim ve bir şeylerin ters gittiğini anladım. O günden beri sürekli akıntı yapıyor. Günde 7 kez sargıları değiştirmek zorunda kaldığım oluyor.’’ Göz ucuyla sedyenin kenarına bıraktığı sırılsıklam sargılara bakıyor.

Bundan sonraki dakikalarda doktorun söylediği her şeyi suyun altından duyuyor gibi. Birkaç kelimeyi yakalıyor: hiç böyle bir şey görmedim, belirli bir tedavisi olduğunu sanmıyorum, sargıları sıkıca sarmaya devam edin…

Son cümlelerini söylerken kadına temiz sargı bezleri uzatıyor, yüzüne bile bakmıyor.

“Bir şey daha. O şeyi kimsenin görmediğinden emin olun.”

Odadan çıkarken doktora kaçamak bir bakış atıyor. Adamın şakaklarındaki beyazlar on dakika içinde tepesine mi ulaşmış yoksa ışık onu mu yanılttı, koridor boyunca yürürken bunu düşünüyor.

****

Hava, kendisiyle dalga geçer gibi, mevsime hiç uygun değil. Kış güneşi bulutların ardından inatla ışık saçıyor.

Bu şey ortaya çıktığından beri yürüyüşü bile değişti. Dünyaya meydan okur gibi yürürdü, iki omzunun ortasında dünyayı taşır da hiç zorlanmazmış gibi. Şimdi kambur kambur ilerliyor, saçlarını önüne düşürüyor, ceketinin yakaları havada, gözleri hep kaldırımı takip ediyor. Sanki içinde olduğu yerde görünmez olmayı diler gibi.

Rutubet kokan durağın en kuytu köşesinde bir sonraki metroyu bekliyor. Yerinde duruyorken titriyor. Acaba bu şeyin bir kokusu da var mı? Yaklaşan insanlar kokuyu algılıyor da kendisi alıştığı için alamıyor mu? Herkesten itinayla uzak duruyor.

Şeyin kendisinden ziyade ona yaşattığı korkudan, içini kemiren sonsuz tedirginlikten bitap düşmüş durumda. Kendisini sonsuz nöbete mahkûm edilmiş asker gibi hissediyor. Uyku yok, tetikte olmadığı bir an bile yok, huzur yok. Sadece sonsuz tedirginlik var. Biri bende ne olduğunu fark edecek tedirginliği. İzole olmuş bir şekilde, lanetiyle bir başına.

“Bu leke de ne böyle?”

Başını hızla sesin geldiği yöne çeviriyor. Ne olduğunu anlayamadan geri geri gidiyor ve var gücüyle koşmaya başlıyor. Kalbi ağzında atıyor, eli istemsizce göğsünün ortasına gidiyor. Topukluların yankısı loş durağın içinde kulaklarına geri dönüyor. Ancak kapıya yaklaşıp arkasını kontrol etmek için döndüğünde kimsenin onunla ilgilenmediğini fark ediyor. Herkes tek bir tarafa bakıyor.

Birileri belediye başkanının billboarda asılmış parlak renkli posterinin üzerine kırmızı boya fırlatmış.

****

Eve nasıl vardığını hatırlamıyor. Geçtiği sokaklar bulanık bir anılar silsilesi.

Girer girmez kapının tüm kilitlerini kilitliyor. Alarmı kontrol ediyor. Evine güneş girmiş vampir gibi tüm perdeleri ivedilikle çekiyor. İçerisi şimdi kapkaranlık. Korka korka çalışmasındaki loş sarı ışığı açıyor. Ancak ondan sonra soyunmaya hazır hissediyor. Ceketi ve atkıyı koltuğa fırlatıp sandalyeye tünüyor. Dizlerini kendine çekerken vücudunun her zerresinin titrediğini hissediyor. Eliyle hafifçe önünü yokluyor. Bluzuna bir şey bulaşmamış, henüz. Elleri üstünü çıkarmaya bir türlü gitmiyor.

Kendince aldığı bin bir türlü önlemle internette geziniyor. Benzer en ufak bir şey, bir çözüm, bir açıklama bulabilmek için. Her defasında olduğu gibi sonuçsuz. Ya bu şeye sahip dünyadaki hatta evrendeki tek kişi ya da gerçekten delirdi. Her defasında ‘deli olsaydım deli olup olmadığımı sorgulamazdım’ diyerek sakinleştiriyor kendini.

Bilgisayarı kapatıp düşünmeye başlıyor. Bunun neden var olduğunu. Ya da var olmak için bir sebebe ihtiyacı olup olmadığını. Belki de kendinden bağımsızdı ve sadece var olmak istedi. Başka bir ihtimalle hep vardı ve kadın bugüne kadar kendine yalan söyleme konusunda öyle ustaydı ki o bile var olduğunu hepten unutmuştu. Hiçbirinden tam anlamıyla emin olamazdı.

Kararmış ekrandaki yansıması gözüne çarpıyor. Bordo bluzun ortasında yuvarlak bir leke oluşmuş. Koşarak banyoya gidiyor. Küfürler ve homurdanmalar havada uçuşuyor. Bir süredir maaşının yarısı kıyafetlere gidiyor. Leke geçmiyor hiçbir giysiden.

Siyah havluyu çıplak teninde gezdiriyor. Ne yaparsa yapsın akıntıyı durduramıyor. Hiçbir zaman. Kuruduğu, sağa sola akmadığı tek bir an yok.

Derin bir nefes alıyor ve sahip olduğu tüm cesaretle tuvalet aynasındaki yansımasına bakıyor. Göğsünün ortasından oluk oluk akan; belinin yumuşak kıvrımlarından geçen, göbek deliğine dolan, kasıklarına kayan yolu izliyor. Sıcak sıvının bacaklarından aşağı süzüldüğünü, banyonun beyaz fayanslarının arasına doluşunu, zemini, uykularını, düşüncelerini, beynini, hayatını mahvedişini sessizlikle izliyor.

Kendi gözleriyle yüzleşiyor. İçinde barındırdığı korkuyu, tiksintiyi, garipsemeyi, dışlamayı görüyor. İnsanların öğrendiğinde ona böyle bakacağına hazırlamıştı kendini. Ancak en acımasız bakışların kendisinden yöneltileceğini aklına bile getirmemişti. Kendisine dünyadaki en tiksinç şeymiş gibi baktığını, bu bakışın haftalardır yüzünde çakılı kaldığını bir nefeslik sürede, kafasına yıldırım düşer gibi anlıyor. Ve elini uzatıyor.

Açıklığın kendisine değil.

Aynadakine.

Pürüzsüz yüzeyin üstünde, akıntıdan görülmez hale gelen açıklığın yansımasında parmaklarını gezdiriyor. Ona yara demek zor çünkü acımıyor. Sadece bitmek bilmez bir sıkıntı veriyor. Nasıl kendi bedeninde, kendinden bağımsız bir şey gibi hareket ettiğini, damar gibi attığını hayretle izliyor.

Parmakların yönü değişiyor, tam ters istikamette bedenine doğru dönüyor. Aniden, iki parmağını bıçak gibi açıklığın ortasına acımadan daldırıyor.

Banyoyu güçlü bir kahkaha dolduruyor.

Kahkahanın şiddeti gittikçe artıyor. Sustuğunda tüm ses tellerini kaybedecek.

Avuç içine kadar simsiyah olmuş parmaklarına bakıyor. Bir çığlıkla sol elinin tamamını açıklıktan içeri geçiriyor.

Aynaya burnu değinceye dek yaklaşıyor. Yüzündeki her noktayı, her gözeneği, her detayı dikkatle izliyor. Yanaklarını, dudaklarını, burnunu sağa sola çekiştiriyor ve gülüyor. Sonra da hepsini siyahlara bürüyor. Siyah sıvı çenesinden boynuna kayıyor, kaynağına yeniden varıyor.

Ellerini kaldırıp aynaya yöneltiyor. Yok oluşunun mürekkebiyle deliliğinin şarkısını yazıyor.

ENGLISH

Çeviren: Irmak Ertaş – Ege Dündar

An ordinary hospital corridor, scented with disinfectant and hopelessness. Those rushing. Those waiting. Dying. Returning from the path to death. Forcing others out of their paths. She is a small, insignificant part of this turmoil. Sitting in the waiting room, staring at her feet. A pair of high heels with sharp, shiny tips. Matching with her handbag. Her nerve endings burn up at each step and still she wears them. To have a common ground with the others.

The woman sitting next to her stinks like cadavers. “My boy” he says, “angels gifted him his wings. One night he flew out of the balcony.” In her eyes is the light that only those who tasted hell on earth posess.

Her stare reminds her of someone she knew years ago.

A nurse calls out her name. She hated this utterance all oher life. Sounds of hgh heels echo in the corridor, she hardly pushes in an old door after knocking.

The doctor is in his mid-forties. His hair whitened from the temples, his nose diving down sharply between his lips is almost comically large. For a moment, forgetting where she is, she imagines the man is smelling for something in the air like hunting hounds. The image nearly causes her to chuckle. The man’s sudden glare reveals that he is hardly in the same mood as her. With a disconcerted attitude he says “sit down”.

“What was your complaint?”

The question causes the woman to tense up again. She sits down on the chair with cautious steps. She fails to turn her eyes from her interlaced hands where they are locked back up to the doctor. This is because she is ashamed of what she is about say-and what he is about to see- “I” she starts saying” thought something shouldn’t be a part of my body… something formed, hmm, without cause”

Doctor turns to look at her for the first time. “Where?”

“In the middle of my chest”

“Pass over to that stretcher in the back and take off your top.”

She moves towards the stretcher, near shaking, with steps even more timid then those previously taken. She slowly unbuttons her shirt, like she wants to delay things. What she refrains from is not nudity. She can more or less guess what reaction the doctor will have when he sees it. All the clothes, jewelery and make up that she decorated herself with like camouflage seem so petty to her now. The doctor will set off the process of people finding out, then everyone will find out what she was actually hiding. She will loose everything. She can’t stop her hands from shaking any longer. She grasps the sides of the stretcher until the knots start to turn whiter.

Suddenly the doctor appears infront of her with sky blue plastic gloves stretched through his hands. “Let me have a look” he says as his gaze slides below the woman’s neck and stops right there. He doesn’t approach the women another step closer.

 

Timidly he brings his head back up and stares through narrowed eyes. As if trying to tell the thing he just saw is real or not. Every passing second fear and even more, disgust appears in his eyes. His hands rise up in the air but remain hung if for a moment. Later, as if to remember the vow he made years ago he brings his hands closer, moving them near the opening.

“When did you notice it forming?”

“From the first day. One day I hadn’t even come home yet and I noticed a wet spot infront of my dress. At first I assumed I spilled something but then I felt my breast was surprisingly warm and understood something had gone wrong. Since that day there has been spillage. Some days I have to change the plasters 7 times.” She casually looks over at the few wet plasters she placed beside the stretcher.

In the minutes that follow it’s as if she hears everything the doctor is saying from underwater. She catches a few words: “I’ve never seen such a thing, I don’t think there is a clear treatment, keep tightly attaching the plasters…”

As he says his last words he passes clean plasters to the woman, without even looking at her face.

“Oh and one more thing. Make sure nobody sees that thing.”

As she leaves the room, the doctor takes a sneaky peak. As she walks down the corridor she wonders if the white hairs on his temple turned in ten minutes or whether the light decieving her.

****

The air as if to fool with her, won’t suit the season. The winter sun stubbornly sattering light from behind the clouds.

Ever since this thing appeared even his walk has changed. She used to walk as if to challange the world, as if she carried the whole words between her shoulders, with ease. Now she moves with a hunchback, her hair falling on her face, her jacket collars up high, her eyes always following the sidewalk. As if to wish she was invisible, wherever she goes.

She is waiting for the next subway at the most secluded and damp corner of the station. She is trembling. Does this thing have a scent? Can people who come near smell it but she can’t because her nose got used to it? She carefully stays away from everyone.

She is exhausted from the endless anxiety which gnaws at her and the fear it inflicts on him rather than herself. She feels like a soldier on an endless duty. No sleeping or a moment of relaxation, no peace of mind. Only the endless anxiety. The anxiety of being noticed by someone. All alone with her curse, far away from people.

“ What’s this stain?”

She swiftly turns her head to see who’s speaking. She immediately walks backwards and starts running. Her heart beats almost in her mouth, she touches her chest unwillingly. The echo of her heels in the hollow station come back to her ears. Just as she reaches the door, she turns back to control her back and realizes there is no one there. Everyone in the station is looking at somewhere else.

Someone splashes red paint on the mayor’s billboard.

****

She doesn’t remember how she got home. The streets she passed are a blurred string of memories.

She locks all the doors as soon as she steps inside. She checks the alarm. She pulls all the curtains as if she is a vampire suddenly exposed to sunlight. Now its pitch black inside the house. Unwillingly, she opens the dim light in the study room. Then she feels ready to take her clothes off. She throws her jacket and scarf on the sofa and sits on the chair. Her whole body is trembling as she pulls her knees to her chest. She checks the front of her blouse with her hand. There is no stain, yet. She doesn’t feel ready to take the blouse off.

She surfs the internet, minding many precautions. She searches for something similiar to what she has, a solution, an explanation. There is nothing. Either she is the only person with this thing of she has gone mad. “If I was mad, I wouldn’t question if I was mad or not,” she reminds herself an calms down.

She begins thinking as she shuts the computer down. Why does this exist? Or does it need a reason to exist? Maybe it wasn’t about her at all, maybe it just wanted to exist. Another possibility was that it was always there and she was so good at lying to herself till this day that she forgot it even existed. She could never know the real reason behind it’s existence.

The reflection of herself on the black screen catches her eye. There is a circular stain in the middle of her red blouse. She runs to the bathroom, cursing and grumbling. For some time now, huge part of her salary goes to new clothes. The stain never wears off.

She holds the black towel on her skin. Whatever she does, she can’t stop it from leaking. Never. There isn’t an instant where it dries or stops leaking.

She takes a deep breath and looks at her reflection in the mirror with all the courage she has.She watches the blood run through the middle of her chest through the curves of her back into her belly button and to her groin.  She silently watches how the warm liquid slides down her legs to the cracks of the white pavement, destroys her floor, her sleeps, thoughts, brain an life.

She faces her eyes. She sees the fear, disgust, strangeness, and exclusion that she contains. She prepared herself for the moments that people will look at her like this. But she never thought of the possibility that the cruelest glance would come from her own eyes.  She realizes that she is looking at herself as if she is the most disgusting thing in the world, that this look has been stuck on her face for weeks like lightning struck in her mind. And she reaches her hand forward.

Not to the openness in her chest.

To the mirror.

She runs her fingers on top of the smooth surface, the reflection of the openness that has become invisible from the flowin liquid. It’s hard to call it a wound because it doesn’t hurt. It just gives and endless boredom and anxiety. She watchhes in awe, how it moves in her own body without her will and pump like a vein.

She changes the direction of her fingers and turns around facing the openness. Suddenly, she stick her two fingers in the openness without any mercy.

A strong laughter fills the bathroom.

The laughter grows. She will loose all her vocal cords when she stops.

She looks at her blackened fingers and palm. She pushes her whole left hand inside with a silent gasp.

She approaches the mirror until her nose touches the surface and watches all the bits, pores and details of her face. She pulls her cheeks, lips and nose to left and right and she laughs. Then she paints them all black. The black liquid slides from her chin to her neck and reaches it’s source.

She raises her hand towards the mirror. She writes a song of madness with the ink of her own destruction.

Bunları da Sevebilirsiniz

BURAYA CAFRENDE’DEN DİREK YAZI İLE GEÇİRMEK GEREKİYOR!   Kaynak: Caferende

Share

Yeni sayımız için değerli yazar Faruk Duman’a ulaştık. Gençler için bir okuma listesi hazırladı. 1. YAŞAR KEMAL – HÜYÜKTEKİ NAR AĞACI “Yaşar Kemal’in, halk arasında mitlerin oluşumuyla ilgili olarak anlattığı hikayelerin en önemlisi.” Yaşar Kemal’in “doğa-insan ilişkilerini en iyi anlamda veridğim yapıtlarımdan biri” dediği Hüyükteki Nar Ağacı, traktörün tarıma girmesiyle birlikte işsiz kalan yarıcılar ve …

Share

Joy Harjo- 1951- Joy Harjo was appointed the new United States poet laureate in 2019. Born in Tulsa, Oklahoma, in 1951, Harjo is a member of the Mvskoke/Creek Nation. She is the author of several books of poetry, including An American Sunrise, which is forthcoming from W. W. Norton in 2019, and Conflict Resolution for …

Share
Önceki / Previous Philippe Sands
Sonraki / Next İlkyaz Issue #26 is Out!