Yazan: Anıl Mert Özsoy

Tüm dünyayı etkisi altına alan ve binlerce insanın ölümüne neden olan Covid-19 pandemisi kimseyi eşitlemedi. Yoksullar daha da yoksullaşırken sermaye, krizi fırsata çevirerek  kendi varlığını yeniden yarattı. İşçiler, kadınlar, sağlık  hizmetlerine ulaşamayan binlerce emekçi yığını, çarklarını acımasızlaştıran kapitalizme karşı yaşam mücadelesi verdi. Kimisi sokaklarda motosiklet üstünde alınteri dökerken, kimisi ‘hapishane’ye dönüşen evlerde erkek şiddetiyle karşı karşıya kaldı. İnsanlık için bir sınav olan pandemi, sınıf çelişkisinin en üst düzeyde hissedildiği bir mesele halini aldı. İnsanlık onurunu yaralayan göstermelik yardımlar ve halkın ihtiyacını yok sayan önlemler, insanları yalnızlığa itti. Pandemi, yeni bir ‘öteki’ yarattı. Üretim çarklarında sömürülmeye elverişli olmayanlar yok sayıldı, kendi ‘küçük dünyasını’ yaratan burjuvalar pandeminin oluşturduğu sistemde tam da sermayenin istediği şekilde hareket ederek, bir adım ötesindekini sömürmenin ve yok saymanın getirdiği o vahşi ‘iktidar’ duygusuna kapıldı.

Aşı patentinin halkların lehine ve ücretsiz erişime açılmaması, devletlerin sermayeyi kurtarma telaşı ve sermayenin sömüremeyeceği işçiyi ‘utandırma’ yolları arayışı yaşanan bu büyük krizi bir noktada hepimizin hikâyesi kıldı. Sağlık emekçileri, işçiler, kuryeler, sanatçılar, eve tıkılan 65 yaş üstü insanlar, kadınlar ve daha nicesinin anlattıkları kalbimize çarptı, orada büyüdü, sızladı ve kanadı.

Pınar Öğünç, pandeminin hemen başında ve yine aynı insanlarla bir yıl sonra yaptığı söyleşilerde yaşananların nabzını tuttu. Öğünç, meslek hayatı boyunca kararlılıkla sürdürdüğü tavrını bu noktada da devam ettirdi ve sözü hikâyenin asıl öznelerine bıraktı.

Gazetecilik gibi salt kamu yararı gözeten bir meslekte Pınar Öğünç’ün hızlı ve etraflıca yaptığı bu söyleşiler gelecek on yıllarda dönüp geriye baktığımızda yaşanan katliamın tek sorumlusunun virüs olmadığını da bize gösterecek bir niteliğe sahip.

Öğünç’le, Duvar Medya Vakfı’nın katkılarıyla hayata geçen ve İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ‘Pandemi Zayiatı-Bir Yıldan 35 Hayat Hikâyesi’ kitabı üzerine konuştuk.

Pandemi, yaşayan tüm gazeteciler için bir ilkti. Böylesi olağanüstü bir durumda başta hangi dürtü ile harekete geçmiştiniz, sonra bu görüşmeleri sürdürmeye nasıl karar verdiniz? Aynı kişilere tekrar ulaşma fikri o zaman da var mıydı örneğin?

Herhangi bir mecrada düzenli gazetecilik yapmadığım, serbest yazarlıkla geçinerek yeni bir öykü kitabına giriştiğim bir dönemde başlamıştı pandemi. Gazetecilikle o dönem aramdaki mesafe, tuhaf şekilde belki daha hızlı hareket etmeme neden oldu, bu biçimde ve dilde bir röportaj dizisine meyletmemi kolaylaştırdı. Hepimizdeki ‘Biz şu anda ne yaşıyoruz’ şaşkınlığı, dehşeti içinde ‘bildiğimi’ yapmaktan doğan bir motivasyonla yola çıkmıştım sonuçta. O günlerden bir kayıt kalmasını istedim, o seferberlik hali içinde kendimi bununla görevlendirdim. İkinci kez görüşme fikri aslında daha o zamanlar belirmişti, fakat çok başka biçimde. Malum, bu meselenin yaza, en fazla sonbahara hayatımızdan çıkacağına dair hepimizde saf bir inanç vardı o zamanlar; daha ötesine dair bir ihtimali düşünmeden def ediyorduk kafamızdan. Bu 35 kişiden sadece birini önceden tanıdığım için, benim de yaz sonunda her biriyle yüz yüze gelebileceğim bir ‘turne’ canlanıyordu kafamda. Görüştüğüm kişilerin çoğu, vaka ve ölüm sayılarında da ağırlığı teşkil ettiği gibi İstanbul’dan, ama on bir kentten hikâye var bu kitapta. Evde kapalı geçen ayların ardından gezmek, her biriyle kendi mekânında görüşüp bu buluşmaları yazmak gibi bir niyetim vardı. Kimiyle belki yüz yüze gelsek bu kadar derinleşemeyecek sohbetler etmiştik, çok insanî bir meraktan doğmuştu bu istek. Fakat 2020’nin bizim planlarımızın ciddiye alınacağı bir yıl olmadığı başından belliydi. Akşamları sokağa dahi çıkamadığımız bir dönemde, yine telefonda, bu kez çoğu defa ilkinden de uzun görüşmeler yaptık. Genelde haberlerini okuduğumuz kişilerin daha sonra başlarına ne geldiğini bilmeyiz. Bir gazetecilik terimi olarak ‘fikri takibin’ de başka bir biçimi oldu. Ben hikâyeleri takip ettim, ‘fikri’ onlar getirdi.

‘KENDİ İDRAK SÜRECİMİ DE AKIŞA DAHİL EDEREK İLERLEDİM’

Sıcağı sıcağına hazırlanmış bir röportaj serisi ile karşı karşıyayız. Pandeminin en başında ve bir yıl sonra dinlediğiniz hikâyelere dair ilk izleniminiz ne oldu?

Yazı dizisi hakikaten ‘sıcak’tı. Mart’ta, ilk resmi ölümün açıklandığı gün görüşmeye başlayıp Mayıs sonuna kadar tek bir gün durmadan, dolayısıyla kendi idrak sürecimi de bu akışa dahil ederek ilerlemiştim. İkinci görüşmelerin de 2021, Nisan sonu bittiği düşünülürse, “sıcak” sıfatı Haziran’da çıkmış bir kitap için de makûl aslında. Pandemi bitmiş değil, başımıza daha neler gelebileceğini bilmiyoruz ama hem çok uzun, hem çok kısa gelen bu bir yılın, bıraktığı izlerle, yerinden oynattığı taşlarla, şimdiyi ve geleceği düşünmek için bir kerteriz noktası olacağına inanıyorum. İkinci görüşmelerin hem bireysel, hem toplumsal düzeyde öncelikle hissettirdiği de bu oldu.

Karşınızdaki insanlar ve sizin açınızdan neler değişti bu süreçte? Gittikçe kıyıcı hale gelen politikalarla büyüyen pandeminin etkisi, yaptığınız ikinci görüşmelerde nasıl çıktı karşınıza?

Bir kere hem kişisel olarak kendimde, hem anlatılanlarda gözlemlediğim şey ‘alışmak’tı. Alışmak, kanıksamak, normalleştirmek… Pandemiyle kristalleşen kapitalizmin bu anına dair düşünürken de kafamızı en fazla kurcalaması gereken fiil bu olmalı belki de. İkinci ortak payda daha önce yaşadıklarımıza benzemeyen bu tecrübenin biricik kıldığı bir yorgunluktu. Ama bu iki baskın hali aşan, hatta buna rağmen, bundan doğan bir yenilenme arzusu, iyileşme çabası da gördüm birçok kişide. Hayatları olumlu yönde değişenler de vardı. Dinlerken beni de sağalttı bu. Hiç değişmeyen şeyler olduğu gibi, çok şaşırtan hikâyeler de dinledim.

‘İSİMSİZLİĞİN’ DERİNLEŞTİRİCİ ETKİSİ OLDU’

Geçen yıl bu röportajlar yayınlanırken bir noktadan sonra ‘anonim’ bir hal almıştı. Aynı baskıyla karşı karşıya kalanlar yaşananları kendi hikayesi olarak görmeye başladı. Bunu bekliyor muydunuz?

Kişilerin anonim kalması öncelikle pratik bir gereklilikten doğmuştu; hâlâ çalışmakta olan kimse anlatacaklarından dolayı işini kaybetmek ya da ileride iş ararken işverenin Google ağına takılmak istemiyordu. Ama sanırım bu ‘isimsizliğin’, telefonun diğer ucunda tanımadıkları bir insana konuşurken başka bir derinleştirici etkisi de oldu. Aramızdaki güven meselesine indirgenmeyecek bir rahatlık bu söz ettiğim; daha psikolojik düzeyde bir özgürleşme… Diğer yandan ‘başımıza gelenler’, tek tek bu insanlar olmamızdan değil, bir sistemden, onu işler kılan bir akıldan kaynaklanıyor. O yüzden okuyanların da başkalarının hikâyelerinde kendilerini bulması kolaylaştı sanırım. Ve tam da bu yüzden örneğin özel bir psikiyatri kliniğinde çalışan psikoloğun tarif ettiği sömürü düzeni, onu okuyup da bana yazan bir özel okul öğretmeninkine benziyordu.

‘PANDEMİDE DAHA ÖNCE BİLMEDİĞİMİZ  BİR ŞEKİLDE YANDIK’

Pandemi, faşizmi, kapitalizmi ve sınıf meselesini bir kez daha tartışmaya açtı ve gördük ki tüm bu meseleler bu süreçte daha da derinleşti. Derinleşen bu vahşet, asıl öznelerde ne gibi bir etkiye neden oldu?

Kitaptaki hikâyeler bizatihi virüse, bedenlerde bıraktığı tahribata, üzerine bu şekilde eğilmeyi fazlasıyla hak etse de bir halk sağlık meselesi olarak pandemiye odaklanmıyor. Burada anlatılanlarda doğrudan pandeminin yönetiliş biçiminden kaynaklanan tahribat var. Pandemi tüm dünyada bir finansal çalkantıya neden oldu, fakat Türkiye bu tecrübeyi bir de tarihinin belki de en derin ekonomik kriziyle birlikte yaşadı. Orta sınıfı eriten, yoksulları mübalağasız açlık sınırına iten, virüs ölümlerine çaresizlik intiharlarının eklendiği çok kıyıcı bir süreç yaşadık. Bunun gerçek hayatlardaki tezahürü söz ettiğim, o belki daha önce yaşananlara benzemeyen türdeki yorgunluk, yılgınlık oldu. Bugünle ve gelecekle ilişkiyi, varlık algısını değiştiren bir güçten düşme hali bu. Bir süre güneş ışığını bir mercekte toplarsanız altındaki kağıt yanar. Geçen bir yılda dünyanın üzerine sanki bir mercek tutuldu; virüs ve yaygınlık ölçeği yeni olsa da pandemi etrafında örülen yeni hayatta kapitalizmin fıtratından farklı, aslında yeni bir şey yok. Fakat mercek her şeyi katladı. Eşitsizliği, sömürüyü, cinsiyetçiliği, sermayeden yana devlet politikalarının müdanasızlığını…  Ve işte bu bir yılda o kağıt daha fazla yerinden tutuştu, merceğin tam altındakiler yandı. Zaten böyle işliyordu, aynı gemideydik, bazılarının her daim geminin yakıtı olması gerekiyordu. Ama pandemide daha önce bilmediğimiz bir biçimde de yandık.

 

Yas hiyerarşisinden bahsediyorsunuz. Psikiyatristlerin de radarına giren ‘yas’ kavramı pandemiyle birlikte sert bir sınıfsal zemine oturdu ve bu durumun toplumsal depresyona yol açacağı aşikar. Sizce yas hiyerarşisi ne gibi etkilere sebep oldu?

Evet, sevdiklerini kaybedenler yas sürecinin, dolayısıyla da ölümlerin ardından devam gücünü toplayabilmenin önemli aşamalarını yaşayamadı. Vedalaşamadık, cenazelerimize gidemedik, hayatı anlamlı kılmayı sürdürecek kucaklaşmalardan mahrum kaldık. Bu mahrumiyette bir eşitlik olsaydı, belki her şeye rağmen tüm bunları kabullenmenin bir yolunu bulabilirdik. İnsanlığın başına gelmiş bu büyük hadisenin karşısında bir çaresizlikte buluşmuş olurduk en azından. İnsanlar en yakınlarını toprağa veremezken, hükümet örgütlü kitlesel cenazeler başka bir öfke doğurdu. Sınıfsal bir yanı vardı elbette ama daha öncelikli olarak toplumu siyasal hattan bölen uygulamalardı. Sosyalleşme hiyerarşisi de yaratıldı malum. Açık havadaki konserler, tiyatro oyunları dahi yasakken, binlerce AKP’li kongrelerde buluştu. Yasak koyucunun, seçtiği kitlelere yasakları delme imtiyazı tanımasını, iktidar mefhumu üzerinden okumak mümkündür. Ama bunu virüs riskine rağmen yapmakta tuhaf bir yan da var. Seçilen kişilere bu hürriyet, sonunda pekâla ölüm de olabilecek bir riskle birlikte sunuluyor. ‘Ölümüne sevenlerin’ erişebileceği bir imtiyaz gibi. Ya da tabii bunu sadece oradaki herkese önceden beş kez test yapılmış olması ihtimaliyle de açıklayabiliriz. Bir dönem test kıtlığı yaşanırken, bu da başka bir hiyerarşi demek oluyor. 65 yaş üzerindekilere uygulanan akıl almaz haksızlığı da başka bir hiyerarşi boyutu olarak eklemek gerekli. Bu, akıldan, bilimden eşitlikten uzak uygulamaların dayatılması, süregiden keyfilik rejimini de güçlendirdi. Sonuçta artık daha da fazla sayıda insan kendini ‘ikinci sınıf’ hissediyor bugün.

‘SAĞLIK ÇALIŞANLARI İÇİN YÜKSELEN ALKIŞLAR ERİDİ’

Sermayenin, kapitalizmin tüm araçlarını kullandığı ve emekçiyi tarihten silmeye cüret ettiği bir senenin ardından baktığınızda, konuştuğunuz isimler ve temsil ettikleri emekçi yığınlarının yeniden özne olabilmesinin yolu nedir? Elbette telafisi ciddi bir politik-psikolojik mücadele gerektiren pandemi ve yeniden üretilmesine aracı olduğu kapitalizmin ardından ‘iyileşmek’ mümkün mü?

Keşke benim ya da başka birinin kendinden emin olduğu bir cevabı olsaydı bu soruya. Pandeminin başında beliren bir hakikat anı vardı açıkçası. Kimlerin evde kalabildiğini, kimlerin açıkça ölüm ve açlık arasında tercihe bırakıldığını, eşitsizliğin çıplaklığını gezegenin her parçasında, aynı anda birçok kişinin gördüğü bir an… Bu sistemin yarattığı yabancılaşmayı telafi etmek için pompalanan tüketimin beyhudeliği belirdi. Hayatın pekâla daha da küçülebileceği, dayanışmanın eski moda bir temenni değil kurucu bir unsura dönüşebileceği, bütün bu olasılıklar milyarlarca zihinden geçti. Çıkışsızlığına, doğallığına ve alternatifsizliğine ikna ederek işlerliğini sağlayan kapitalizmin, önümüzdeki bu yeni manzarası karşısında, samimiyetle daha fazla sayıda insan “Bu böyle gitmez” dedi. Çünkü ‘doğru’ olan buydu. Pandeminin başında boş metropol sokaklarına inen yaban hayvanları gibi, hakikatin içimizdeki deliklerden çıkıp kendini hatırlatma anıydı bu. Toplum hayatını işler kılanın aslında hangi meslekler olduğunu, ‘kilit çalışanlar’ın emeğinin kıymetini anlamıştık örneğin. Sonra ne oldu? Unuttuk. Hepsini. Sağlık çalışanları için yükselen alkışlar çok uzakta eridi, gitti. Covid’den ölenlerin büyük kısmını ‘kilit çalışanlar’ oluşturuyor. Tüm bunları bir an görmüş olmamıza rağmen devam ettiğimiz için, unuttuğumuz, kanıksadığımız için, başladığımızdan daha ‘barbar’ bir noktadayız aslında. Bunu kesif bir karamsarlıkla söylemiyorum. Salgını bu biçimde yaşamaktan kaynaklanan bu katmerlenmiş yeni tür yılgınlığın, başka türlü iltihaplı yaraların, hiç beklemediğimiz bir anda, ummadığımız sonuçlara yol açabileceğini de düşünüyorum. Burada da yeni bir şey var çünkü. Bunu da çaresizlikten sığınılan bir iyimserlikle söylemiyorum. Seçilmiş bir iyimserlik diyelim buna.

Kaynak

Bunları da Sevebilirsiniz

İlkyazıları: Charles Baudelaire ve Kötülüğün Çiçekleri    Baudelaire’in Emile Deroy (1920-1846) tarafından 1844’te çizilen portresi.  Ünlü Fransız yazar Charles Baudelaire 9 Nisan, 1821’de Paris’te doğmuştur. 1857’de yayımlanan Kötülük Çiçekleri’nin yanı sıra, Avrupa’ya tanıttığı Poe çevirileri ve eleştirel yazılarıyla da19. yüzyılda edebiyatı yenileyen en önemli modern ustalardan biridir.   İlk eseri olan Salon de 1845′i 24 yaşında, Baudelaire Dufaÿs adı altında yayımlamıştır. Yalnızca 500 kopyası basılan bu kitabın çoğu kopyasının yok edildiği şair Champfleury tarafından iddia edilmiştir. Edebiyat sahnesine bir giriş olarak Baudelaire’in bu ilk kitabı bir şölen raporu gibidir.Diderot ve Paris’in ünlü salonlarının etkisin üzerine genç ve  hırslı yazar yaşıtlarına kendi estetiğini tanıtarak, şiirsel bir manifesto tadında bir eser ortaya  çıkarır.   Kitabın bir kısmına buradan ulaşabilir, tamamı buradan satın alabilirsiniz.    Yazarı asıl üne kavuşturacak olan eser ise 1845’te yani Baudelaire 35 yaşındayken yayımlanan Les Fleurs du Mal  yani Kötülük Çiçekleri olacaktır.   Baudelaire’in annesinden 30 yaş büyük olan babası şair altı yaşındayken ölür. Yazar annesine olan yakınlığıyla bilinir (ilişkileri yazarın yaşamından sonra ortaya çıkan mektuplarında belgelenmişir)   Lyon’da eğitim gören Baudelaire,14 yaşında bir askeri okula gönderilir. Mezuniyetinden kısa bir süre önce derste arkadaşı tarafından kendisine verilen bir notu göstermeyi reddettiği için okuldan atılır. O zamanki bir sınıf arkadaşı tarafından “aramızdaki öğrencilerden çok daha has ve güzide”* olmasıyla hatırlanacaktır.Sonraki iki yılını Paris’in Latin bölgesinde yazarlık kariyeriyle cebelleşip borçlanarak geçirmiştir.    1839’da sonunda diplomasını aldıktan sonra, erkek kardeşine “Hiçbirşeyle meşgalem yokmuş gibi hissediyorum”*der. Üvey babasının kendisine biçtiği hukuk veya diploması alanları yerine Baudelaire edebi bir  kariyer kovalamayı seçer. Annesi yıllar sonra bu etkiyi şu sözlerle hatırlayacaktır: “Ah, bin kunduz! Charles kendisini üvey babasının rehberliğine bıraksaydı kariyeri bambaşka olurdu. Edebiyatta bir ismi   kalmazdı, bu doğru, fakat belki üçümüz de daha mutlu olabilirdik.”*   Üvey babası miskinliğinden ötürü Baudelaire’i 1841 yılında yani 20 yaşında Kalkutta Hindistan’a bir yolculuğa gönderir. Yolculuk süresince tanıklık ettiği deniz, yelkencilik ve limanlar ileride şiirlerinde sıklıkla yer alacaktır. Fakat Hindistan’a ulaşamadan 1842’de Paris’e döner ve Kötülük Çiçeklerinin ilk şiirlerini yazmaya başlar. Eline yüklü bir miras parası geçer fakat birkaç sene içerisinde çabucak çarçur eder. Ailesi 1944’te açtıkları bir davayı kazanarak mahkeme kararıyla Baudelaire’e finansal işlerini kontrol etmesi için bir avukat atamayı başarır ve hayatının sonuna dek cep harçlığını bu avukattan alacaktır.     Gelirini arttırmak için Baudelaire birçok dergiye sanat eleştirisi, denemeler ve izlenimler yazmıştır. 1854’te Edgar Allan Poe’nun şiirlerini Fransızca’ya çeviren yazar, Poe hakkında “ikiz ruhum“* demiştir.        Kitabın hangi şiirlerini diğerlerinden önce yazdığını öğrenemesek de 20 yaşında başlayıp, 35 yaşında yayımladığını ve JeanneDuval adlı bir kadına aşık olduktan sonra “Kara Venüs” isimli kısmını tamamladığını biliyoruz. Sizinle de bu kısımdan bir şiirinin çevirisini paylaşmak istedik.İngilizce’den çevirisini ben yani Ege Dündar Fransızca’dan doğrulamasını ise Danışma Kurulu Üyemiz Halil Gediz gerçekleştirdi.                    …

Share

Dostlar Tiyatrosunun 2007-2008 sezonunda sahnelediği bu oyun 4 yıl boyunca Türkiye’de ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde 224 kez sergilendi, 99.400 kişi tarafından izlendi, birçok ödül kazandı. Oyunun 2010 yılında Muammer Karaca Tiyatrosu’nda kaydedilen filmi, 10 yıl sonra ilk kez burada gösterime giriyor. Yazan-Yöneten : Genco Erkal Müzik : Fazıl Say Giysi : Özlem Kaya Film Yapım …

Share

Küçük bir odanın büyük eşyaları altında oturup kalbini coşturan, gözlerini aydınlatan mutluluk sebebine her bakışında mutluluğu  artıyordu. Korkunçtu bu kadar mutlu olmak. Kalp hükmedildiği kafesine sığmıyor, bacakları kalbine ritim tutmak istiyordu. Dudakları ise gülümsüyor, sadece gülümsüyor, hiç konuşmuyordu. Biliyordu konuşursa, sevinç çığlıkları atarsa mutluluğu her şeye hükmeden kocaman ve sert insanlar tarafından gölgelenecekti. Bu kadar mutlu …

Share
Önceki / Previous Bilmez Mi?
Sonraki / Next Yazarlar ve sosyal medya: Aklımızı mı kaçırıyoruz yoksa?