Şehirde yaşamak köyden daha zormuş dedi içinden o iç sesiyle, sattığı tarlasıyla eviyle tüccarlık
yapıyor az çok kazandığıyla idare ediyordu. Semaveri yanı başında ayırmaz çayı her zaman hazırdı.
Esnaf arkadaşlarıyla başında toplandıklarında, kent hayatının zorluğundan köy hayatının kolaylığından
güzelliklerinden mahrum kalarak buraya tıkanmış kalmış olmanın sancısından söz ederken,
yaşamlarının hiç rahat olmadığından, şık ve güzel giyinseler de güzellik katmadığından söz ederek
demli çaydan yudum yudum içiyorlardı… Şehrin çekiciliğine cazibesine aldandıklarından olsa gerek
koşarak gelmişti. Köyde lezzetli yiyecekler yiyip yaşarken sadece köyde olmayan sanat ve etkinlik
adına tiyatro, sinema salonu yoktu, tek cazibesi bu olsa gerek benim için dedi iç sesiyle. Oysa köyü
ona uzaktan sanki sesleniyordu üzgün bir ton sesiyle “Yaşadığın şimdiki hayatı benimle değiştin lakin
ben burada özlediğin hayatı şey saklayamam hala saklıyorum döner gelirsen şimdi bulabilirsin sonrası
için saklayamam”. Başını öne eğdi. İç sesi karşılık verdi “Kaba bir hayatımız olabilir ama en azından iş
bakımından kafamız rahat. Seninle iyi yaşadığınız doğru, evet, ne var ki gereksinimleriniz sende yoktu.

Köy seslendi “Bu o kadar önemli miydi ?” Burada birlik içinde İşinizin zor ve yorucu olduğuna sözüm
yok, fakat birlikte başarıyor kazanıyor bölüşüyordunuz”” Kimselere avuç açmadan
yaşayabiliyordunuz.” “Oysa şehirlerde her türlü yüz kızartıcı şeylerle dolu, oysa benim olduğum yerde
olmazdı” İç sesi kendisiyle birlikte sustu. “Köyünde toprağı ekip biçmeye o kadar kaptırdınız ki
kendinizi, eştikçe bereket fışkırır coşardınız, sizler böylesi yüz kızartıcı şeyleri şeyler düşünmeye
vaktimiz kalmazdı. Kaygılandığınız tek şey toprağımın az olmasıydı. Az olsa da hepinize yetiyordu”’
Rengârenk giysilerden söz etmeye başladıkça benden utandınız size bol bol veremesem de fistanlı
etekler giysiler, renkli gömlekler lakin gömleğiniz eski yamalı ter koksa da siz kokuyordu birlik
beraberlik kokuyordu. Derinden bir nefes aldı oh diyerek bıraktı.

Köyün yollarında yürürken illaki bir komşuya rast gelir muhabbetle yola devam ederdi, şehirde ise bu
yoktu, tek üzüntüsü bu değildi Hüseyin emminin… Köyde az toprakla yaşarken mutluluktan ziyade
isteklerin çoğalması şehirden uzak olması tetiklemişti çocukların baskısıyla kalkıp gelmişti ne var yok
satarak. Hisleri ve duyguları köydeki gibi tavan yapmasa da eşinin” Bey çocuklar bizim gibi her şeyden
mahrum kalmasın, gel şehire gidelim çocuklar için” deyince, kıramamış gelmişlerdi şehire. Burada
güneş kasvetli doğuyordu üstüne, sabırla katlanıyordu.
Sessiz kalan duygu ve hisleri, parçalanmış kayalar gibi param parça olmuş, sanki her an altındaki yer
yarılarak yerin altına girerek orada nefessiz kalacağı hissiyle dolup taşıyordu belli belirsiz. Dehşet
verici bu duygusuzluk hissi bir korku halinde kalbini sıkıştırıyordu. Lakin bu şehirde çocukları için
yaşayarak bu zorlu yolda yürümeye mecburdu. Köyde uçsuz bucaksız kurak ovalara vadiye bakarak
yeşerecek günlerin hayaliyle dalardı derin düşlere, şehirde kuracağı cinsten bir düş bulmuştu
çocuklarına dair, zar zor küçük oğlanı ve ondan iki yaş büyük kızı elinden geldiğince okutmak birer
okumuş yetişkin olarak topluma kazandırmaktı. Köydeki bir dakika ile şehirdeki bir dakika başkaydı.
Köyde bir dakika içinde yapacağı gideceği konuşacağı insanlar tanıdık cana yakın candandı komşuydu
dosttu, oysa buradakiler komşuluk olsun dostluk adına bir yaklaşımları yok her şey çıkar üzerineydi!
Buna alışmak zordu hatta onun için mümkün değildi. Tıpkı birbirine tahammül edemeyen politikacılar
gibi her gün kavga döğüş içindeydiler… Kimsenin de buna bir anlam vermeden çare arayarak bulma
telaşında olmayan insanların ne olup bittiğini anlamadığı sadece seyrettikleri bitmek bilmeyen
dizilerin ardından, bitmeyen reklamları izlemek zorunda olanlar gibi bir an önce bitmesini
istemeyenlerin olmasını reklamlarla yatıp kalkanların içinde reklamları sıkıcı bulan haliyle boğuldukça
boğuluyor, bunu onlara anlatsa da anlatamıyordu!
Şimdi koşsa gelse köydekiler tutsa elinden haydi gidelim dese yetişse imdadına, yetişerek içime biraz
olsun su serperseler diye gözü hep yollardaydı. Cennet diye bir şey kaldıysa gönülde hayatta, onu
bulabileceğimiz tek yer reklamlar değil o muhabbet dolu gülüşmeler sohbetler, tarlada birlikte emek
vererek paylaşmalar komşuluk ilişkileriydi, oysa burada reklamlar arasına sıkışmış kalmış olmaktan

sıkılıyordu. Etrafında güzel hanımlar, yakışıklı beyler -hepsi de olgun olmayan egolarıyla tatmin
olanlardı. Reklamlar da ve mutlu insanlar boy gösterirken reklamlarda, bakışlarında usanç bıkkınlık
boy gösterirken gizleyemiyorlardı bunu, kendi kendine bunu sadece ben mi fark ediyorum diye şaşkın
şakın baka kalırken. Reklamlarda olsun çıkar ilişkilerinde zekâ pırıltıları esse de anında sönüyordu
anlıktı! Sanki olağan olan hayatı kendi kazançlarına yönelik olması için gözlerine bir gözlük takılmış bu
gözlükle dünyaya bakıyorlardı, hayret içinde kalıyordu. Oysa değişken anlık geçici mutluluk
vermeyenler baş başa olmak mutluluğu yaşıyormuş sanmak halinde olmaları için yeni bir kap sunulan
muhallebi değil muhallebi görünümünde acı bir ilaç reçeteydi tadı olmayan… Bir an neler
düşünüyorum böyle sonu gelmeyen diye kendi iç sesiyle konuştu. İç sesi de hayretler içinde şaşkın
haliyle bir şeyler söyleyemedi cevap veremedi!
Gördüğü tek şey rekabet ortamında ayakta kalma savaşı ile insan dair yaşamı daha yaşanılır hale
getirmekten öte kendi kazancına doğru her şeyi geliştirirken, bizleri unutanların arasında sıkışmış
kalmış görüyordu. Oysa hayatın daha çok kazanılmasıyla değil insana göre hatta kişiye göre nitelikli
olmasıyla değil, dünyanın giderek insanı tek başına bırakacak işlerle oyun ve hilelerle yalanlarla
niteliksizleştirmesi sonucunda kendine köle etmeye çalışması, teknoloji ile bağımlılık zincirlerle
bağlayarak, bir köşede çaresiz bırakmasını gördükçe içi parçalanıyordu.
Köyde Remzi ile Yaşar ile binlerce farklı açıdan konulara yaklaşarak hicivle, yalın gerçeklikle hayatı
tartışarak bir anda muhabbet içinde hayatlarına renk katarken köyün kahvesinde köyü şenlendirerek
şen ederken, şehirde tüm renkleri silinmiş sadece siyah rengi kalmıştı.

Bunları da Sevebilirsiniz

En çok yalnız kaldığımda zorlanırım Kalp odacıklarımın çalkantıları Beynimde gezen zehir zemberek Değil beni tüm dünyayı yönettiği iddiasıyla adeta Kurnaz ve yabancı atomların vızıltısı Zihnim gibi zellim saçak organlarımın homurtusu En çok o zaman duyulur Aynaya ne hacet Ben gözlerin öne bakıp arkayı gördüğüne inanırım.

Share
Önceki / Previous Demirel’in Kır Atı ve Ecevit’in Güvercini Bir Dönemin Analizi: Aynı Denize Bakmak
Sonraki / Next Mehmet Kalender'in Blog Yazısı - Umut Pırıltısı