“Hayat; her an’ı, her mekânı ve her bir parçası ile, bir okul ve öğreticidir. Her insan, doğduğu andan itibaren bu okulun öğrencisi olur ve bu öğrenciliği ölene değin sürer. Kurumsallığın ve “profesyonel meslek” tanımlamalarının dışından, daha geniş ve derinlikli bir bakış açısı ile baktığımızda; aslında hayatta herkesin, hem öğrenci hem de öğretmen olduğunu görürüz. Bu bir sonuçtur ve bu niteliğin neticelerinden biridir. Diğer taraftan; büyük zararlar veren bir görüş ile, sınırsız bir şekilde paramparça edilen ve bu  parçalamaya hâlen de devam edilen hayatın, bir bütün olduğunu bize hatırlatan güzel bir özelliğidir aynı zamanda bu okul ve öğreticilik meselesi…” 

                                                                               ***

Bir öğrencinin, yeri geldiğinde öğretmeninin öğretmeni olabildiği yaşamda, bu hakikatin örneklerinden olacak biri de, Merve’ydi. Merve, ilkokul öğretmeni olarak, yaklaşık iki senedir görev yapıyordu. İşini seviyordu, atandığı şehir konusunda da sıkıntısı yoktu; şehri de seviyordu, onun gibi öğretmen olan ev arkadaşı Duru’yu da. Bu süreçte zorluk çektiği tek nokta ise, ara sıra onu yoklayan;  ailesinden ve sözlüsü Kerem’den ayrı kalmak durumuydu. Ancak, hayatındaki her olumsuzluk gibi bu durum da, onun mesleğine verdiği önem ve bunun getirdiği titizlik ve disiplin karşısında “yokluk” hâlini alıyordu. 

O gün, yine her zamanki gibi büyük bir şevk ile okula gelmişti ve derslerini verimli bir biçimde geçiriyordu. Şimdi, ayda bir defa işledikleri; kendi tasarısı olup programına eklediği,   olumlu sonuçlar alacağını düşündüğü ve meramına uygun düşen bir şekilde, “Paylaşma” adını verdiği dersi işliyorlardı. Bu adı seçmesindeki nedenlerden biri de, çağın paylaşım kavramına getirdiği yeni ve sağlıklı bulmadığı anlamlandırmalara istinadendi. Bu ders’te, kendisi  her ay bir konu belirler ve öğrencilerine o konu hakkındaki duygu ve düşüncelerini, serbest süre ve tarzda yazmalarını isterdi. Bu sayede, olumsuz ve uçuk davranışları olanların davranışlarının arkasındaki sebepleri öğrenecek, onlara daha doğru yaklaşacak ve bu sorunları çözecekti. Bunların dışında kalanlarında, hayatlarındaki, eğer varsa, olumsuzlukları içlerine atmalarına engel olmak ve paylaşmalarını sağlayıp çözüm bulmak istiyordu. Bu tasarımı ile gayesi, çocuklara duygu ve düşüncelerini paylaşma huyu edindirmek, bunun yanı sıra olumlu duygu ve düşüncelerin paylaşılıp, çoğalmasıydı. Şimdiye dek, bu uygulamadan gayet olumlu geri dönüşler almıştı da.

Bu ay seçtiği konu, “Sevgi” konusuydu. Çocuklar, öğretmenlerinin tahtaya büyük harflerle yazmasıyla konuyu öğrenmiş ve yazmaya başlamışlardı. Merve de, oturduğu yerden dikkatle onları izliyordu. Aralarından gözüne çarpanlar vardı; bazıları baştan savma yazıyor, bazıları sıkılıyordu. Ama bunlarla birlikte, bazıları, kendilerini koygun gözlerle bir türlü akışa bırakmış, iç dünyaları ile sınıf arasında gidip geliyor ve içlerinden kağıtlarına bir şeyler taşıyor; bazıları da, sınıfın, bilindik, örnek öğrencileri olduklarını belli eden hâl ve hareketler ile hummalı bir şekilde işlerine odaklanmışlardı. Herhangi bir sınır koymasa veya bir seviye ölçümü yapmasa da, yazma konusundaki yetenekli öğrenciler, bu yeteneklerini, kağıtlarına kendi his ve fikirlerini aktararak yansıtıp, kendilerini belli ediyorlardı. Bu ve benzer etkinliklerle ilgili, Merve’nin deneyimlerinden çıkardığı bir sonuç vardı: Benzer etkinliklerde, kimden ne çıkacağı belli olmazdı ve başarının, çalışkan bir öğrenci olmakla doğru orantılı olduğu söylenemezdi. Burada yaşanmışlıkların etkisi ve derinliği ile yetenek, sonuç üzerinde en başat etkenlerdi. Zira, en başarılı kağıtların, kendilerini “akışa bırakanlar”ın kağıtları olması tesadüften fazlasıydı.

Çocukların yine pek çoğu, her “Paylaşma” olduğu gibi, kısa sayılabilecek bir sürede yazılarını bitirmiş ve kağıtları öğretmenlerine vermeye başlamışlardı. Bütün kağıtlar teslim edilince, Merve hızla onları okumaya girişti. Bu dakikalarda çocuklar ise, hemen her öğrencinin yaşadığı bir durumu yaşıyorlardı. Bu an’lar, beklenmedik bir şekilde ve bir anda gerçekleşir. O an’larda, öğretmen, öğrencilerine herhangi bir komut vermeden, sınıfta bir iş ile meşgul olur, öğrenciler ise ansızın başlarına gelen bu güzel durumun karşısında ne yapacaklarını bilemez ve sudan çıkmış balığı andırırlar. Bu dakikalarda çocuklar, bir anda ortasında kaldıkları serbestliğin verdiği bir mutluluk, ama tereddütlü bir mutluluk yaşarlar. Tereddütlüdürler, çünkü, herhangi bir işe dalıp gitmiş ve onları unutmuş gibi görünen öğretmenlerinin, bu an’ı bozmasından korkarlar. (Bu hâletiruhiye’den; insan soyunun yaptığı en büyük hata veya yanlışlardan biri olan, defaten sahip olduğu şeylere gerektiğinden fazla önem vermesinin, erken yaşlardaki bir örneğini görüyoruz.) Çoğunlukla, bu durum sınıftaki uğultunun bir gürültüye dönüşmesi ve öğretmenin sinirlenip tekrar komutayı eline alması ile son bulur. Ancak bu derste öyle olmadı. Zaten olması da pek kolay olmazdı, çünkü Merve’nin kafası öğrencisi Umut’un yazdıklarına takılıp kalmıştı. Yazılan satırlar arasında ilerlerken, eş zamanlı olarak bu kağıt, Merve’nin gündem dizelgesinde üst sıralarına doğru ilerlemiş ve en önemli konusu olmuştu. Bu satırlar; hızlı bir biçimde bir yol oluşturmuş ve o, kendini bir anda bu yolun ortasında bulmuş, şimdi de hızla bu yolda ilerliyordu… 

Umut’un kağıdını birkaç defa okumuş, bazı cümlelere tekrar tekrar dönmüştü. Umut, zaten bu etkinlikte hep başarılı kağıtlar veren ve akışına bırakan grupta olan bir öğrenciydi. Sınav notları yüksek olmazdı genelde, fakat öğretmenler onun potansiyelini kullanmadığını, eğer yeterli oranda derslerine ilgi gösterirse pek başarılı olacağını düşünürlerdi. Kısacası “pırıltısı” olan bir oğlandı Umut. Ancak bu kez yalnız yazmakla, içini dökmekle kalmamış; bunlarla, sınırlarını aşıp, başkasının hayatına da etki etmişti…

Umut’un bilmeden karaladığı yoldan; Merve, ilk durak olarak, bir savaş meydanına gelmişti. Onun yazdıkları; Merve’nin kendi zihin dünyalarının birindeki denizde, ara ara kendini hatırlatan, boğmak istediği ve kafalarını her çıkarışlarında suyun dibine dibine batırdığı, bazı duygu ve düşünceleri; o denizden çıkarıp bir anda karşısına çıkarmış ve aynı meydanda, aynı savaş meydanında yüzleşmeye mecbur bırakmıştı. Üstüne üstlük, ruhunun “karanlık” bazı tarafları, onu savaşması için zorluyordu. Şu anda, Merve’yi bu yazılanların etkisinden kurtarmak ve bu iç savaş meydanından çekip çıkarmak pek zor olurdu doğrusu. Peki bu savaşın karşı tarafı kimdi, neydi? Bu “düşman”, birtakım fikirlerdi. Söz kestiği ve yeni bir yola girmek üzere olduğu Kerem ve bu yolun götüreceği son(uçlar)la ilgili fikirlerdi bunlar. Söz konusu fikirler; hem kendi varlığının hatırlattığı, hem de çevresinden gelen uyarı ve öğütlerdi.

Umut’un, hayattaki bazı olay ve durumlara karşı bakış açıları, beri yandan, onun, anne ile babası arasındaki ilişkinin Merve için yer yer bir ayna olması; Merve’nin, Kerem ile olan ilişkisinin, tohumunu ektiği, Merve’nin ruhundan gövermiş ve gözlerinin önünü kaplamış olan birtakım “karanlık yabancı otlarda” âdeta bir “herbisit” etkisi yapmıştı. Fakat, etkisinin fark edilirliği kısa süre sonra kendini gösterecekti…

                                                                               ***

Mesai bitmiş ve Merve eve dönmüştü. Eve girip kapıyı kapattıktan sonra, ne yapacağını bilenlerin edası ile, direkt salona girdi. Çantasını kanepenin üzerine koyup, içinden Umut’un kağıdını çıkardı ve pencere yanındaki tekli koltuğa yöneldi. O zamana kadar bayağı kere okuduğu cümleleri, oturup tekrar okumaya başladı. İlk önce tamamını okuduktan sonra, okuldayken bazı bölümlerin altını çizmişti, daha sonra tekrar tekrar buraları okudu. Şunlar yazıyordu o altı çizili bölümlerde:

“Ben, babamın bazı davranışlarını görüyorum ve sevginin ne demek olduğundan emin olamıyorum. Çünkü bence, bir kişiye haksızlık yapan bir kişi, seni severse bile, insan onun sevgisinden emin olamaz. Benim babam da anneme haksızlık yapıyor.”

“Mesela benim annem de çalışıyor ve para kazanıyor. Hatta eve gelip, evde de bir sürü iş yapıyor, bizimle ilgileniyor. Ama babam, onun parasını küçümsüyor. Çalışmasını da, işini de küçümsüyor. Ama,  annemin parasını aldığında, hiç öyle düşünmüyor. Onun çalışmasıyla, annemin çalışması arasında ne fark var ben anlamıyorum”

Merve’nin okumaya dalıp gittiği bu sıralarda, Duru eve gelmiş, şimdi de salon kapısından Merve’ye “Selam” diye seslenmişti.

  • Merhaba canım, hoş geldin.
  • Ne o, iş mi?
  • Yo, hayır. Bugün “Paylaşma” vardı da. Bir öğrencimin kağıdı dikkatimi çekti.
  • Hmm anladım. Evde yemek kalmadı, nasıl yapalım?
  • Ben biraz yorgunum, bugün dışarıdan isteyelim mi?
  • Olur. Ben üzerimi değiştireyim, karar veririz ne isteyeceğimizi.

Merve, bir baş hareketi ile onayladığını belirtip, hemen kağıdına döndü. Ancak, Duru arkasını dönmüş tam gidecekken tekrar geriye döndü:

  • Kuzu, iyi misin, bir şey yok değil mi? Pek iyi görünmüyorsun da.
  • Yok, yok canım. Sadece bugün biraz yorucuydu ondan.
  • Peki. Ben geliyorum. Ha! Bu arada bizim dizi var bu akşam. Hem sana da iyi gelir.
  • Tamamdır.

Bu diyalogdan sonra Merve, elindeki kağıda dönüp altı çizili bölümleri okumaya devam etti:

“Geçen gece uyumamıştım, kalktım ve baktım ki annem ve babam mutfağın kapısını kapatmış, tartışıyorlardı. Annem, babama dedi ki: Sen bana, ruhuma her zaman kestirme yollardan gelmeye çalışıyorsun ve hep bir şeyler eksik kalıyor. Annem doğru diyor. Mesela bizim pikniğe gittiğimiz bir yer var. Oraya giderken kestirme yoldan gitmeyi hiç sevmiyorum. Babam hep kestirmeden gidiyor oraya ama benzin almak için mecburen uzun yolu kullandığımızda ben çok mutlu oluyorum. İçimden geliyor ve o yolu çok seviyorum. Beni mutlu ediyor. Manzarası ve çevresi çok güzel.”

Ama suç bende. Ben hep kendimi kandırıyorum… dedi annem.”

Merve, son altı çizili bölümü okuduktan sonra, kafasını kaldırıp pencereden yana baktı. Tül perdenin arkasındaki belli belirsiz görüntüdeki dış dünyayı seyrediyordu. Bir an: “Ne kadar aptalmışım ben!.. Bu kadar basit gerçekleri bile göremiyormuşum!.. Bu küçük çocuk, benden daha akıllı, daha mantıklı” diyerek, içinden kendini payladı.

Durup dururken, kendini bir anda içinde bulduğu bu savaş meydanındaki yüzleşmeden, “zaferle” ayrılıyordu Merve. Kılını dahi kıpırdatmadan; hakkaniyetli bir şekilde davranıp, hakikatler karşısında boyun eğerek… Ruhunun terbiye edilmesi gereken taraflarının düşman gösterdiği, onlarla savaşması için yüklendiği; kimi duygu ve fikirleri artık tamamen “dost” görüp, savaş meydanından çıkıyordu. Birçok ölü “karanlık yabancı otlar” bırakarak ardında…

Ancak, yol süreci daha devam ediyordu. Şimdiye kadar, sırasız ve karışık duygu, düşüncelerin arasında yol almıştı hep. Umut’un yazdıklarını ilk okuduğu sefer; bir anda apaçık bir şekilde gördüğü, lakin hemen sonra kaybolan, fakat müteakiben, hafif hafif, netliği durmadan artan inandığı bazı hakikatler; karanlıklara ışık olmuş, onu, iç bilgisi ve sezgisi kanalıyla doğru yollara götürmüştü. Fakat şimdi, artık, duygu ve düşünceler sıralı, düzenliydi ve bütün kılavuz yalnızca kendisiydi.

“Kendime yakışanı yapmalıyım. Kendime saygı duyuyorum” dedi ve koltuktan kalktı. Doğruca çantasını koyduğu kanepeye gidip, çantasının içinden cep telefonunu alarak, pencereye doğru gitti. Kapalı tül perdeyi hafif çekip dışarıyı seyretmeye başladı. Kısa bir süre dışarıyı seyrettikten sonra, telefonuna döndü ve Kerem’i aradı. Kerem meşgule alınca, tekrar aradı.

  • Efendim Merve? Şu an arkadaşlarlayım, sonra konuşalım.
  • Hayır, şimdi konuşmamız lazım!..
  • Ne oldu hayatım, bir sorun mu var?

Kerem, Merve’nin hiç alışık olmadığı bu sert ve kararlı konuşma tarzı karşısında çok şaşırmış ve çekinmişti. Lakin, daha çok şaşıracaktı bu gidişle. Çünkü Merve ikinci bir yolculuğa çıkmıştı şimdi de. Keremi de ilgilendiren bir deniz yolculuğuna. Kendi kılavuzluğu ve o kılavuzun kaynakları olan: Aklı ve yüreği, onu bu denize getirmişti. Kısa bir zaman önce gerçeklerin kafalarını suyunun dibine dibine batırmaya çalıştığı zihninin “o” denizinde ilerliyordu şimdi. Bazı sorunları halletmek ve ana rotasına varmak için, zor olan yolu seçmiş ve; hep kaçtığı, çekindiği, trajikomik bir şekilde yabancısı olduğu denize, yani sorunların kaynağına inmişti cesaretli bir şekilde…

Hiç beklemeden, düşünmeden ve hazırlık yapmadan, alelacele yola koyulmuştu. Çünkü, kendine temel aldığı çıkış noktaları olan: Kendine saygı ve bu saygının da bir parçası olduğu özgürlük ilkeleri, bunu gerektirmişti. Hedefine doğru ilerlerken, tekrar aynı hatalara düşmemek bilincinde olarak hareket ediyor ve bunun da etkisiyle kerteviz alıp, nihai yengisine gidiyordu. Rota: ÖZGÜRLÜK!

                                                                               ***

“Hayatta basitin ve basit bakış açısının, zannedilenden çok daha önemli ve değerli bir yeri vardır. Yaşam; kendi sistem ve işleyişinde basit düşünmeye, basit bakmaya yeri geldiğinde hayati roller verir ve zaman olur ki, bazı kırılma anlarının, dönüm noktalarının en önemli enstrümanı basit düşünmek olur. Hayatta, insanların ihtiyacı olan ve ona yarayan; her zaman derin ve incelikli düşünceler, sözler değildir. Bunların yerine, örnekleriyle sabittir ki; en basit fikirler, en çocuk bakış açıları, umulmadık etkiler yaratmışlardır. Bu hâl; hayatın, bir sır gibi olan, alametifarikalarından biridir. (…) Unutmamalıdır ki, basit gibi görülen bir umut pırıltısı bile, önemini ve değerini en iyi karanlık karşısında belli eder…”

 

 

Bunları da Sevebilirsiniz

İlkyaz ile her ay öncelikli olarak üç genç yazarı tanıtıyoruz sizlere. Bir öykü veya birkaç şiirden oluşacak bu eserleri İlkyaz gönüllüleri olarak İngilizce’ye çeviriyor ve dünya kamuoyuyla tanıştırmak için çabalıyoruz. Nisan ayı boyunca seçilen yazarları ve yazılarından alıntıları aşağıda bulabilirsiniz! Seçtiğimiz isimlerin yazılarını her ay dünyanın farklı bir yerinde konumlanan PEN merkezinden biri o ülkenin …

Share

Duymadınız Ben sizden çok susmuştum Diyemediğim cümleleri büyüttüm boğazımda Hepsi birer anı oldu şimdiye Diyemediğim, ancak keşkelerle diyebildiğim.   Nefreti, acıyı; sevinci, mutluluğu susmuşken Yine de bağırmakla suçladılar beni Neyse dedim Onlar ne bilir bir bedenin sayhasını yahut narasını Bilemezler dedim, bilemez, gittim. Sonra Konuştuğum kadın sustuğunda bana, anladım Meğer susmak daha çok incitirmiş sevgilim …

Share
Önceki / Previous Mehmet Aluç'un Blog Yazısı - Köydeki Bir Dakika İle Şehirdeki Bir Dakika Başkaydı Aynı Değildi!
Sonraki / Next EDEBİYAT +: Hüseyin Babacan