Yaşlı kadın, ılımış aşureyi kaselere dökerken suyun ve katığın oranlı dağılmasına özen gösteriyordu. Mutfak tezgahının üstündeki tüm kaseleri ağzına kadar doldurduktan sonra kaseleri süsleme faslına başladı. Kaselerin bir kısmına tarçın ve nar, bir kısmına sadece nar bir kısmına ise Hindistan cevizi ve nar koymuştu. Aşure süsleme konusunda bu kombinasyonları yapmalıydı çünkü komşularının tarçını sevip sevmediklerini bilmiyordu. Halbuki yaşlı kadının mutluluk odaları açılırdı tarçın kokusu ile! Muzip ve tatlı, en çok da gençliğinin zayıflayan neşesinin ahbaplığı. Kendini, ömrünü tamamlama arifesinde cennete ereceği müjdelenmişçesine bir dirlik zamanında buluverirdi. Hatıraları sonsuz bir okyanus olur, kalbini ikindi vakti hafif acıkmış midenin, zinde vücudunun ve işlek zekasının sükunetinde boğuverirdi. Halbuki son birkaç senede bu sükunetin mahiyeti hayli bulanıktı. Anıları kuvvetten düşmüş, zihninde karıncalar dolaşmaya başlamıştı. Kadıncağız, gençliğinin bitmek tükenmek bilmez yaşamak güdüsü ile dolu olduğu zamanlarında, ilk maceraların tattırdığı o kıpırtıları hala arıyordu gönlünde. Gençlik yıllarının baharında, saçlarının uçları deniz, tuz ve güneşin yakmasıyla toprak ve bal köpüğü arasında bir renge dönmüştü. Uzun saatler Konyaaltı sahilinde iki seksen uzanarak tenini kavurtmaya yetecek mecali kendinde fazlasıyla bulduğu zamanlarda eski minik bir pastaneyi keşfetmişti arkadaşlarıyla. 

Günlerin birinde okul çıkışı, Zehra ile sahil boyu yürümek, denizin o güzelim manzarasını izlemek istemişlerdi. Yol boyunca kahkahalar, gülüşler birbiri ardınca sıralanırken leziz bir koku duymuşlardı. Minik ve isimsiz pastanenin önünde durup kokunun hangi muhteşem hamur işinden geldiğini çözmeye çalışıyorlardı. Zehra, eliyle pastanenin önündeki tepsiyi işaret ederek, 

“Koku bu ay çöreklerinden geliyor olmalı.” Dedi. Yaşlı –o zamanlarda pek tabii genç- kadın kafasını tepsiye eğerek bir balon dolusu nefesi akciğerlerine çekmişti.

“Tarçın kokuyor. Nefis!” demişti. Pastanenin sokağını terk ettiklerinde ikisinin de elinde ikişer tane ay çöreği ve dillerinde ise sevginin farklı türleri ile tanışmanın ilk heyecanı vardı. 

Senenin hazan yapraklarını ince yağan kara bağladığı zamanlarda ziyaret ederdi bu pastaneyi. Pastanenin önünde sokağın bir uçtan bir ucuna titizce yerleştirilmiş bir halde bulunan beyaz ahşap tabureler diziliydi. Bu tabureler, okul sıralarının sert sıralarından daha yumuşak değildi belki de ama her seferinde bu taburelere büyük bir zevkle oturur, hatta sandalyeye oturma fırsatı varken bile bu taburelerden kalkmazdı. Bu pastaneye girerken hep bir tarçın kokusu duyardı. Günün neredeyse her saati fırından sıcacık tarçınlı ay çöreklerinin kokusu gelirdi. Bu tarçınlı çöreklere o zamanlarda, simit gibi muamele edilirdi. Devamlı müşterileri, Salih amcanın pastanenin önüne kurduğu tarçınlı ay çöreği standına bayılırdı. İşte bu pastanenin bol tarçınlı kokusu onu aynı ay çörekleri gibi tazecik hatıralarına misafir ederdi. Aşuresine, tarçınlı ay çöreğine, hatta ekmeğine kadar…

Yaşlı kadın, bu yüzden bu kokuyu duyduğunda başka alemlere dalıyordu. En yakın arkadaşıyla, en bir tatlısından en tarçınlı ay çöreklerini yerken, en güzide baharın en güneşli ama en hafif iç titreten en soğuk bir gününde, bu en kırılgan hislerini paylaşmıştı. Hatıralar yuvalarında enlerini doruklarına kadar yaşarken ve ortaya çıkmak zamanını dört gözle beklerken yaşlı kadın bu anların zihnine ansızın ve keskince hücum etmesinden sitem mi etmeliydi! Yaşlı kadın zihninin gürültüsünü bastırıp tezgahın üzerindeki kaselere uzandı.

Yaşlı kadın, aşureleri beşer onar komşularına dağıtmak için evinden ayrılmıştı. Karşı komşuya yürürken, sokağın bir ucunda sırtındaki çantalarla ayakta dikilen iki kişi görmüştü. Kız mı erkek mi olduklarını tam kestiremiyordu. Seneler sevdikleri ile birlikte, yavaşça görme yetisini de ondan alıyordu.

  Genç kız, çantasını belinin biraz daha altına indirmek için ipini düzeltiyordu. Sokağın ucunda, mavi askılı bir elbise giymiş yaşlı bir teyze görmüştü. Teyze hayli uzakta olmasına rağmen mavi ve uçuş uçuş elbisesi kızın ilgisini cezbetmişti. Teyze elinde bir tepsi taşıyordu. Genç kız, tepsinin üstünde olabilecek türlü yemekleri hayal ettiğinde karnının gurultusu ona yarım günlük açlığını hatırlatmıştı. Sabahtan beri ağzına tek lokma koymak aklına dahi gelmemişti. Kim bilir o tepsi de hangi çorbanın dumanı üstünde tütüyordu. Genç kız birden o kutsal ayın içinde olduklarını hatırladı. 

“Aşureee!” diye bağırdı dışından. 

Genç adam, kızın sesini duymasıyla beraber tüm bedenini ondan tarafa çevirmişti. Haftanın ilk gününden beri keskin baş ağrıları, gece uykusuna hasret kalmış göz altları ve boynundan beline doğru sertçe inip duran bir sızlamayla başa çıkmaya çalışıyordu. Tek bir hususi anı oluyordu ki, tüm bu boynuna binen yükü, fiziksel acının seyrekçe zihninden silindiği zamanlar oluyordu. Ne yapsaydı, ne etseydi, başını hangi taşlara vursaydı da şu gerim gerim geren halden kurtulabilseydi! İçinde sanki kaynağından fokur fokur dert çıkaran, bir çağlayan akıyordu. Her defasında bir önceki seferini unutup bu çağlayana şifa bulmak için geliyordu. Her defasında da dünyanın senelerden beri değişmeyen acısının içinde kendini zehirleniyor bir halde buluveriyordu.  Bir de kıyametler mi kopardı, dili böylesine tutuk olmasaydı? Lâl olmuştu sanki, ahraz olmuştu. Bu dünyanın akıl almaz düzeninde kendini piramidin yolunu tutarken sırtlandığı granit taşları altında eziliyor halde bulmamak, saçında taçlar ile ateşlere sorgusuz itilmemek, kalbinin büsbütünün kırılarak artık içinde minik bir umut taneciği bile taşıyamadığı an ile karşılaşmamak için ve de en hodbin güdülerin uyandırdığı kıymetli canının acıması ihtimaline karşın çaresiz bir döngü içinde düşünüp duruyordu. Kendi gücüne duyduğu feci bir itimatsızlık baş göstermeye başlamıştı. Gururdan ördüğü bir surun içinde genç bir yaşamın tüm yükümlülükleriyle dik durmaya çalışıyordu. Genç adamın zihninin mesaileri yeterli gelmezmiş gibi bir de sınıfındaki kız arkadaşları duruşunun bozulduğunu ve böyle durmaya devam ederse kambur olabileceğini söylemişlerdi. Bunun dışında beyninin gün içinde dillendiremediği cümleler, gece olduktan sonra tüm haşmetiyle beynini bir müddet işgal eder, keyifleri yetince de çıkarlardı. Elbette hayatını bu söylenmemiş sözler idare etmiyordu. Tek bir insan ve onun kendisi hakkındaki fikirleri çok mühimdi, o kadar. 

Korkuyordu. Bu gururun bir gün genç kızın içinde taşıdığı kendisini, yitirmesine sebep olacağından çok ama çok korkuyordu. Bir ortama girdiğinde, kalabalık arasında gözleri ilk bu genç kıza ilişirdi. Onu bulmaya çalışırdı. Sanki bir an gözlerini kaçırsa, bir an tek bir an, ona bakmasa, ona ve ona olan sevgisine haksızlık edecek gibi hissediyordu. Gözlerinin içine uzun uzun bakınca tüm benliği genç kızın gözlerinde eriyip ona akar giderdi. Genç adamın babaannesi, gözden gönüle bir yol vardır, derdi. Genç adamda kızın gözlerine ne kadar saf bakarsa, bu yolun sonunun kızın gönül sarayına çıkacağına inanırdı. Belki de en çok istediği şey, kızın gönül sarayında ölümsüz bir hükümdar olmaktı. Bir fırtına dolusu hisle yüklü vakur bir kalp taşır iken taşkın ruhu ile dolu bedeninde, ele yabana sadece fırtınasından koklatır, çekingence ucundan ucundan ısırtırdı. Ne acıyordu içi ama, özürler dilemek; o olay öyle değil, vallahi değil dememek için kendini zor tutuyordu genç adam. ”Keşke beynimin içinde ona sürekli bir mülkiyet verebilsem, tüm varlığımı bağışlayabilsem.” Diye aklından geçirdi genç adam.

 

 Bereket ki, genç kız tanıyordu onu! Gönül sarayının sıcacık içini; tutkun ve de ait, sadık bir kalbin iyi niyetle yoğrulduğunu. Bereket ki, kız her defasında affediyordu! Her defasında başa sarsa bile en temelinden, kırgınlığının boyunu aştığı yerden affediveriyordu. Genç kız, başka yapacak bir vazifesi olduğuna inanmıyordu şu koskoca devranda. Severdi. Bolca severdi. Hala da seviyordu. Sevmenin içinde affediciliğin kutsal bir bekareti olduğunu bilirdi. Hep saf, tertemiz ve de hep başlangıç çizgisinden başlardı yeni güne. 

 

Yaşlı kadın, Ayşe hanımla derin bir sohbete dalmıştı. Az önce geçmiş zamanlarda puslu bir yolculuğa çıkan, renkli düşler ile koyu bir sohbete dalan ince fikirli, hassas kalpli insan kendisi değilmiş gibi şimdi düşüncelerinin üstüne hiç kafa yormadan, onları naziklikte yoğurmadan ağzından tükürür gibi atıveriyordu. Genç kızın aklını ise annesine alması gereken hediye meşgul ediyordu. Böyle minik tatlı melek figürü mü alsaydı, aslında hayvan biblosu da alabilirdi annesi hayvanları çok severdi ya da belki şal, eşarp tarzı bir şey alabilirdi, yoksa tiril tiril bir triko mu almalıydı, aslında annesine yeni bir parfüm de hediye edebilirdi. Geçen seneye nazaran bu sene seçeneklerde bir bolluk vardı, ikilemde bile kalamamıştı yahu!

 

“Sence anneme ne almalıyım?” diye sordu genç adama. 

 

  Genç adam o sırada aklından geçen sıkıntılar silsilesi ile öylesine meşguldu ki, soruyu ilk duyduğunda algılayamadı. Fakat bir süre sonra kızın ağzından çıkan kelimeler usulca mantık çerçevesine oturdu, aynı anda beyninde hummalı bir çalışma başladı. 

“Cumartesi günü çarşıda çok güzel bir triko gördüm, tam annemlik aslında ama aynı zamanda farklı bir şeylerde almak istiyor canım. Hediyelik eşya tarzı belki bilmiyorum. Belki bir biblo..”

 

Genç adam, ürkek bir kedi yavrusu gibi kıza sokuldu. Kızın gözlerinin içine dosdoğru baktı. İstiyordu ki, tüm tasarıları, duyguları, hayalleri bu bakışla kıza aksın, tüm sıkıntılar bir anda puf diye kaybolsun, bu perişan haller bir son bulsun. Kıza bir adım daha attı. Tek bir hamlede kıza sarıldı. Onu sarıp sarmaladı. Birkaç dakika böyle kaldılar. Genç adamın tüm bedeni sakinleşmişti ve aniden düşüncelerinin anlamlı bir bütün yumağı halinde zihninde parıldadığını hissetmişti. Oysaki ufacık bir an sonra genç adam zihninin yeniden bir çocuk parkında bir o yana bir bu yana koşuşturmaya başladığını duyumsadı. Genç kız ise düzensiz kalp atışlarını eski ritmine oturtmaya çalışıyordu. Tam bu sırada zaman akmayı durdurmuştu. 

Akrepler ve yelkovanlar yavaşladı. İlerideki kavşakta trafik lambası yeşili gösterdi ardından arabalar eğimli yoldan aşağı sallandılar. Birisi, yakın arkadaşlarına, çocukluğunda yaptığı çamur pastaları anlatıyordu. O sırada bir işçi, diğerine seslendi, “ Musluğu kapa!”. Bisikletli bir genç, kısa bir kavisten geçerken hopladı ve midesi bir hoş oldu. Bir göçmen kuş o durağın üstünden uçtu. Bir kamyon penceresinden orta yaşlı adam, minik bir genç kıza içi krema kaplı kek paketini sallandırdı. Tam o anda, bir yerlerde efsaneleşecek bir şarkının bestesi yapılıyordu. Orta yaşlı inşaat işçileri market yolunda ellerinde yarısı içilmiş sarma sigara bir türkü tutturmuşlar, sallana sallana yürüyorlardı. Kimisi ise bir koridorun ortasında anlamsız naralar atıyordu. 

Yaşlı kadın, sokak ortasında sarılan gençlere bakıyordu.

 

Bunları da Sevebilirsiniz

İlkyaz’s new works are now live and can be found below and throughout the postings on the English homepage! As İlkyaz, we work to introduce three young writers every month. We translate these works, which are be made up of a short stories or poems, into English and endeavour to introduce them to readers outside of …

Share

BURAYA CAFRENDE’DEN DİREK YAZI İLE GEÇİRMEK GEREKİYOR!   Kaynak: Caferende

Share
Önceki / Previous Zihinsel Orgazm
Sonraki / Next GECE SÜTÜ VE NAR TANELERİ