Eskimiş paltosunun delik cebinden, istem dışı kendini intihara sürükleyen parmağı üşüyordu. Elinden geldiğince evin dönüş yolunu uzatmaya çalışıyor, çaresizliğin içinde boğulan düşüncelerini hayatta tutmaya çabalıyordu. ‘’ Süt!’’ diye fısıldıyordu boşluğa farkında olmadan. Bir yandan bu sözcüğü kimsenin duymasını istemiyor, bir yandan ise sanki bir yardım çığlığı atıyor gibiydi.

Karısının öfkeli bakışlarından yorgun düştüğünden, son günlerde beli iyice eğrilmişti. Kamburluğun yalnızca fiziksel bir sürecin sonucu olmadığını, parasızlığın da insanı kamburlaştırabileceğini öğretmişti hayat ona. ‘’Acaba uyumuşlar mıdır?’’ diye geçirdi içinden. Oysa biliyordu, aç bir insanın uyumasının hayli güç olduğunu. Henüz üniversite öğrencisi olduğu yıllarda okuduğu Açlık adında bir kitap geldi aklına. Oldukça önemli bir kitap olduğunu anımsadı ama yazarının adını bir türlü hatırlayamıyordu. Birden acı bir gülümseme düştü yüzüne. O kitabın, oturduğu gecekondunun bir göz odasını ısıtması için öfkeli karısı tarafından sobaya atıldığı, eşinin bayatlamış ekmeği ıslatıp kuzine sopa üzerinde kızarttığı zamana gitti birden. ‘’Hayat acı bir tiyatro sahnesi!’’ diye söylendi. Sahi bu söz kime aitti? Hafızasının zayıfladığını duyumsadı. Onca okuduğu kitaptan arda kalanlardı bunlar. En son ne zaman tiyatroya gittiğini anımsamaya çalıştı. Başını yerden kaldırıp gökyüzüne baktı, ağzında çürük portakal tadı vardı, tiksintiyle boğazını temizleyip yere tükürdü. Eskiden olsa böyle bir şeyi asla yapmazdı. Paltosunun sağlam cebindeki paketten bir sigara çekti ve pişmanlık hissiyle dudaklarına götürdü, yaktı. Derin bir nefes çektikten sonra ‘’Süt!’’ diye fısıldadı yine. Biliyordu ki sigara yerine kızına pekâlâ süt alabilirdi fakat beş gündür aynı paketi içtiğini düşünerek kendini telkin etti.

İşte gelmişti. Sıvasız evinin çirkinliğinden dışarı sızan ışığı görünce irkildi. ‘’Henüz Uyumamışlar!’’ dedi kendi kendine. Boş ellerini yumruk yapıp kapıya vurdu. Bir suçlu mahcubiyetiyle titriyordu. Karısı umursamaz bir eda ve boş gözlerle karşıladığı kocasını kapıda bırakıp sırtını dönüp içeri yürüdü. Gözlerinde öfkenin kırıntıları bile kalmamıştı artık kadının. Vazgeçmiş insanlara has zarif bir yorgunluk vardı üzerinde. İçeri giren adam kapıyı kapatırken sırtında bir ürperdi hissetti. Korkudan mı yoksa soğuktan mı titremekte olduğunu anlamaya çalışıyordu. İçerisinin dışarıdan daha soğuk olduğunu fark ettiğinde karısının tiksinti kusan yüzüne bakmamaya çalışarak sobaya yaklaştı ve sanki aksi mümkünmüş gibi yanıp yanmadığını kontrol etti. ‘’Odunumuz bitti mi?’’ diye sordu sanki yeni bir şeyi keşfetmiş bakışlarını sobadan ayırmadan. ‘’Sence ?’’  dedi alaycı bir ses tonuyla. Kırıcı olduğunun farkındaydı. Kocasının çaresizliğini içinde bir yerlerde ama çok derinde ve yok olmaya yüz tutmuş bir biçimde hissediyordu; hissediyordu hissetmesine ama kızının gözyaşları çok daha yüzeyde ve tazeydi. Hayat seçimlerden ibaretti ve biliyordu ki kızına duyduğu sevgi kocasına duyduğu merhametten daha ağır basardı.

Üniversitede âşık olduğu çulsuz ama yakışıklı, bir o kadar da zeki olan adam bu olamazdı. Kocasını baştan aşağı süzdü. Karşısında kamburlaşmış, parmakları yaptığı işten nasır tutmuş, tırnakları bakımsız ve sararmış, saçları seyrekleşmiş bir adam duruyordu. Görüntüsüne tezat hâlâ kaslı olan kollarını, sanki zihin gücüyle yakabilecekmiş gibi, sobaya uzatmış olan adamın yabancılığı kadının göğüs kafesinde büyüyen bir korkuya dönüştü. Bir zamanlar âşık olduğu adamla karşısında duran adamı özleştirmekte güçlük çekiyordu. İçinde kopan çığlıkları bastırıp mutfağa yürüdü. Sofra bezini koltuk altına sıkıştırıp beton mutfak tezgâhının üzerindeki tencereyi içeri taşıdı. Kocasıyla göz göze gelmemeye dikkat ederek sofra bezini yere serdi ve tencereyi adamın önüne bıraktı. Önüne bırakılan tencerenin kapağını açan adam içerisinde duran tahta kaşığı yemeğe daldırıp ağzına götürdü ve karısıyla göz göze geldi. Son zamanlarda fazla konuşmuyorlardı. Beş yıllık evliliğin ardından gelinen son nokta buydu. Sözcüklerin bitmesi ya da bakışarak anlaşa bilmeleri değildi onları bu noktaya getiren. Çaresizlik dillendirdikçe büyüyen büyüdükçe dayanılmaz hâle gelen bir çıkmazdı. Susmak her şeyi daha katlanılır hale getirmese de daha az yorucuydu.

Adam, yemeği komşuların bıraktığını biliyordu. Her şeyin farkında olan kocasına yine de açıklama yapma gereği duydu. ‘’Yan komşu Dilber Hanım getirdi. Ayaküstü biraz lafladık. Çocuk için sütte bıraktı.’’ Uzun bir es verdikten sonra alaycı bir tınıyla ‘’Yemeği ısıtamadım haliyle, tüp dün bitti. Doğru ya zaten biliyorsun!’’ Söyler söylemez büyük bir pişmanlık duydu. Kocasının sırtı daha bir kamburlaşmış gibi geldi. Birden hıçkırarak ağlamaya başladı. Adam kadını kucağına aldı ve kollarıyla sıkıca sardı.

Tüm bunlar olurken odanın köşesindeki yatakta uyumakta olan küçük kız annesinin hıçkırıklarına uyandı. Yerinde doğrulttuğu küçük bedenini yataktan aşağı bırakıp yalpak adımlarla babasına doğru koştu ve üçü birden birbirlerine sarıldılar. Çirkin bir gecekondunun soğuk odası bir anlığına da olsa ısınmıştı. Yalnızca bir anlığına üçünün de yüzünde bir gülümseme belirdi.

Sabahın kör karanlığında evden çıkan adam bir saat sonra kolunda bir poşet ve kucağında bir yığın odunla geri döndü. Eşi ve küçük kızı henüz uyuyorlardı. Açlık ne kadar uyku düşmanıysa soğuk da bir o kadar uyku dostuydu. Geceden kalan bir tutam umutla çaresiz bir babanın sabahın kör karanlığında neler yapabileceğini kim bilebilirdi ki. Adam sobayı yaktı. Kolunda getirdiği poşetten çıkan ekmek, peynir ve sütle kahvaltı sofrasını kurdu. Aylar sonra ilk defa karısını öperek uyandırmaya cüret etmişti fakat karısının soğuk bakışları altında yaptığı şeyden utanmış ve kendine doğru bir öfke duymuştu.

Babanın evden çıkmasıyla annenin küçük kızını karşısına alıp bir bardak sütle birlikte evin en kuytu köşesinde sakladığı uyku haplarından birini içirmesi bir oldu. Günler boyu ağlamaktan göz pınarları kurumuş olduğundan yüzünde tiksinç bir ifadeden başka bir şey kalmamıştı. Birazdan yapmaya yelteneceği şeyin etkileri hakkında hiç düşünmemişti bile. Düşündüğü tek şey kocasının yine gece geç saatte eve eli boş geleceğiydi. Dilber hanımın bir gün önce bir kap yemeği kendisine getirdiğinde yüzünde beliren acıma ifadesini aklında canlandırarak kendini motive etti. Kızını uykuya yatırır yatırmaz evden çıktı. Yol boyunca kendi kendine konuşup durdu. Ağır adımlar ve dalgın bakışlarla ‘’Kızımı bir gün daha aç bırakamam…’’ diye söylenip duruyordu.

Eşref Beyin oyuncakçı dükkânı gecekondu mahallesinin tek cafcaflı yeriydi.  Eşi Dilber Hanım bu durumu anlata anlata bitiremez, mahalledeki diğer kadınlara bunu bir üstünlük olarak anımsatmaktan geri durmazdı. Ürkek adımlarla içeri girerken buranın kötülüklerle dolu bir yer olduğunu düşünmeden edemedi. Eşref Beyin bu dükkânda yalnızca oyuncak satmadığı bilinen bir gerçekti. Bazen herkesin bildiği çirkin gerçeklerin kimse tarafından itiraf edilmemesi şaşılacak bir durum değildi elbette. Korkak bir bakış attı içeriye. Dilber hanımla karşılaşmaktan ödü kopuyordu. Dükkânın arka tarafına açılan küçük bir bölmenin kapısından çıkan adam kadınla göz göze gelince yüzünde çirkin bir gülümseme peydah oldu. Hileyle zafere ulaşan insanlara has bir sevinç kaplamıştı içini. Kadınla hiç konuşmadan dükkânının kapısını açıp kuşkulu gözlerle dışarıya biraz bakındıktan sonra masanın üzerindeki bir yazıyı cama asıp kapıyı kilitledi. Kapıya astığı yazıda ‘Bir saatliğine işim çıktı döneceğim.’  altında da acil durumda ulaşılabilmek için telefon numarası yazıyordu. Kadına eliyle dükkânın arkasına açılan kapıyı işaret etti. Kadın önde adam arkada eşikten geçtiler. Adam yüzünde çirkin bir gülümse ve çocuksu bir sevinçle bölmenin kapısını kapattı. İçerde eski bir çalışma masası, arkada küçük bir kitaplık ve kitaplıkta birkaç evrak dosyası vardı. Kadının gözüne ilk başta takılmamıştı ama adamdan gözlerini kaçırmaya çalıştığından olacak kitaplığın bir çeşit gizli kapı görevi gördüğünü fark etti. Zira kitaplık bir kapı gibi aralık duruyordu ve arkasındaki boşluğun bir odaya ya da başka bir yere açılan bir yol olduğu pekâlâ anlaşılabiliyordu. Bu konunun üzerinde pek fazla durmadı. Korkuyordu, utanıyordu ve yalnızca bir kadının anlayabileceği bir şekilde öfke doluydu. Eşref; kısa boylu, tombul ve kıllı bir adamdı. Üzerindeki cırtlak pembe gömleğinin açık bağrından göğüs kılları fışkırıyordu. Az sonra yapacakları şey kuşkusuz önceden planlanmıştı. Kadının orada oluşu yapılmış bir teklifin kabulü oluyordu. Kâğıt üzerinde yapılan resmi bir anlaşma değildi elbette ama tarafların o bölmede yan yana oluşları bir imza niteliği taşımaktaydı.

Adam ani bir hareketle kadının üzerine çullandı. Kadın bu ani hareketi beklemiyor olacak ki adamı sertçe itti. Eşref Bey kadının bu hırçınlığından daha da hoşlanmış görünüyordu. Sarı ve çarpık dişlerini göstere göstere sırıttı. ‘’Demek oynamak istiyorsun böylesi çok daha keyifli ama çok ses çıkarmamaya çalış, kimsenin burada olduğumuzu bilmesini istemeyiz…’’ Kadının içinde büyüyen tiksinti tarif edilemez boyutlardaydı. Bir insan bu kadar öfke ve tiksinti doluyken nasıl olurda teslimiyete kendini bırakabilirdi. Gözlerini yumdu, arkasını döndü ve iki elini de masanın üzerine koydu. Kızını düşünürken cılız bir sesle yalnızca kendi duyabileceği bir tonda fısıldadı ‘’Senin için kızım…’’. Arkadan kadının kalçalarını kavrayan adam eliyle kadının başını masaya dayadı. Sonsuzluk gibi gelen bir işkencenin gerçekte ne kadar zaman sürdüğünü kim bilebilirdi ki? Orada tam olarak ne olup bittiğini, olayın tüm detaylarını yalnızca iki insan tam anlamıyla bilecek ve hatırlayacaktı.

Yine akşam yine soğuk ve yine boş eller diye geçirdi içinden. Bugün her günden daha dalgın ve düşünceleri daha bölük pörsüktü. Yine ağzında o garip çürük portakal tadı vardı. Bu hissiyatın neden kaynaklandığını hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Cebindeki narı sıkıca kavradı. Gözlerinde bir umut kıvılcımı çaktı. Evinin kapısına vardığında o kıvılcım sönüp gitti. Yinede kendini bırakmadı, cebindeki narı çıkardı ve tek göz evinin penceresinden sızan ışığın aydınlattığı eşiğe fırlattı. Nar ilk atışında ezildi ama dağılmadı. Yere eğilip tekrar aldı ve tekrar attı. İçten içe ezilen nar ısrarla dağılmıyordu, birden nöbet geçiriyormuşçasına öfkeye kapıldı. Yerden aldığı bir taşla eşikte narı param parça etti. Dış kabuğu bu kadar sağlam olan bir narın içinin bu denli çürük olması hiç beklemediği bir durumdu. Umutsuzluk ve yorgunlukla dizlerinin üstüne çöktü. Yılın bu son günlerinde eşiğinde patlatacağı narla evine bolluk ve bereket geleceği hissine o kadar sıkı sarılmıştı ki, çürük çıkan narın bir uğursuzluk alameti olduğu fikrine kapıldı. Eskiden olsa böyle mistik geleneklere güler geçerdi ama çaresizlik insanı bir şeylere inanmaya zorluyordu işte. Yerinden doğruldu ve kapıyı çaldı. Bir süre bekledi ve kapı açılmayınca derin bir endişe duydu. Cebinden anahtarı çıkartıp kapıyı açtı. Yüzüne vuran sıcak esintiyle sersemlemiş halde içeri girdi ve kapıyı kapattı. Kendine gelmesi ne kadar zaman aldı kestiremiyordu. Mutfaktan güzel yemek kokuları geliyor, kuzine sobanın çıtırtılı sesi odada yankılanıyor, küçük kızı artık çoktan bitmiş olan bir sütün bardağını yalıyordu. Karısı yatakta sırtı duvara dönük yatmış, yorganı da boynuna kadar çekmişti. Henüz neler olup bittiğini anlamlandıramıyordu. Ağır adımlarla yatağa yaklaşıp karısının üzerindeki yorganı sanki zarar görebilir endişesiyle dikkatlice aşağı doğru çekti. Kadını sırtından tutup hafifçe kendisine doğru çevirdi. Karısının aralanan gözlerinden yüzüne boşalan hiçlik o kadar yoğundu ki hiçbir duyguya denk düşmeyen bu bakışların ağırlığı adamı dizleri üzerine çökertti. Kısacık bir anda kadının boynundaki morluğu fark etti. Sırtındaki eğrilmenin artık bir kambura dönüştüğünden emindi. Adam kadının yanına uzandı ve ona sarıldı. Hiçbir şey konuşulmadı. Konuşacak ne vardı ki? Hayatta sözcüklerin kifayetsiz olduğu anlar vardır; işte bu o anlardan biriydi. Üstelik bir gecekondu çatısı altında konuşulan her şey evrende bir fısıltı gibi kaybolup gitmeye mahkûmdu…

Kızının ağlama sesiyle yerinden sıçrarken ne kadar süredir yatakta olduğunu kestirmeye çalıştı. Yerde oturmakta olan kızı elindeki bardağa ilgisini yitirmişti anlaşılan. Küçük kızı kucaklayıp karısının yanına yatırdı. Kadın hâlâ yarı trans halinde gibiydi. Boş gözlerle ayakta bir süre karısını ve kızını izledikten sonra kendisini dışarı attı. Hava hâlâ karanlıktı, demek ki çok fazla zaman geçmemişti. Nefes alamıyordu. Çığlık atmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Boğazında yutkunamadığı bir yumru vardı. Üstelik içinden hiç ama hiç ağlamak da gelmiyordu. En azından bu kadarını kendine borçlu olduğunu düşündü. İnsan böyle bir anda çığlık çığlığa ağlamaz da ne zaman ağlardı ki. İlk kez kendinden tiksindi. Birden onurunun kırıldığını hissetti. Onuru kırılan bir adam ne yapardı diye düşünmeye çalıştı. İçinden çıkamadığı düşünceler onu, iki ay önce kovulduğu inşaat şantiyesinin önüne kadar getirmişti. Bu kadar yolu ne ara yürüdüğü hiç aklına gelmedi, neden burada olduğunu ise hiç sorgulamadı. İnşaat halindeki yüksek binanın merdivenlerini tırmanmaya koyuldu. Yüzündeki gülümsemenin farkında değildi. Kuşkusuz o an aynada kendi yüzünü görse korkardı. Dokuzuncu kata geldiğinde durdu. Neşeli bir ıslık çalmaya başladı. Eskimiş paltosunu çıkarıp ilerde muhtemelen dairenin yatak odası olacak olan boşlukta duran kum yığının üzerine itinayla katlayıp koydu. Sabırsız ve telaşlı, gömleğini de çıkardı; sonra pantolonu… Kilotonu ve yamalı çoraplarını da aynı itinayla çıkarıp katladı ve paltosunun üzerine bıraktı. Hava çok soğuktu ama o üşümüyor aksine yanıyor gibi hissediyordu. Tırnaklarını derisine geçirip sanki mümkünmüşçesine derisini sıyırmaya uğraşıyordu. Göğüs kafesinde tırnaklarının çizdiği kısımlar yer yer kanamaktaydı. Boynu ve göğsünde belirgin kızarıklıklar oluşmuştu. Durdu, bulunduğu dairenin önü açık kısmına gelerek parmağıyla uzakta bir yeri işaret etti. Yüzündeki çılgın gülümseme yerini şefkatli bir tebessüme bıraktı. Sanki anlatmak istediği bir şey vardı. Ufukta bir şey ya da birilerini görüyor gibiydi. Artık sesinin çıkmadığını boğazındaki yumrunun tüm çığlıklarını yuttuğunda anladı. Parmağıyla işaret ettiği ufka doğru yürümeye devam etti.

Dokuzuncu katın boşluğundan aşağıya düşerken ne karısı ne de küçük kızı hiç umurunda değildi…

Bunları da Sevebilirsiniz

Bir fincan çay alıp oturdum karşısına ihtiyarın. İhtiyar dediğime bakmayın aslında kendisi 78 yaşında ama gençliğinde çok çalıştığı her halinden belli çakı gibi bir adamdı. Gözleri daha önce hiçbir seyyahın uğramadığı yerler kadar derindi. Bakışlarında neden olduğunu bilmediğim yahut bilmek istemediğim bir anlam ve yüzünde ise bir melodram vardı. Elleri; ihtiyarlıktan olsa gerek; ara ara titriyor, bunu …

Share
Önceki / Previous Ay Çöreği
Sonraki / Next Sirius