Duygularla tanıştığımız yaşlarda genelde lise sıralarına mahkûm edilmiş, farklılıklarından arınıp olmamız gerektiği söylenen insanlara yontuluyoruz. Çoğumuz zorlanıyoruz bunda. Bize yanlışlar öğretilirken beynimiz ve kalbimiz (en azından temsil ettikleri şeyler) sık sık kavgaya tutuşuyor. İlişkiler için genç olduğumuz, hayatımıza giren insanları bundan birkaç yıl sonra hatırlamayacağımız söyleniyor. Ama kalbimiz bir kuşun kanat çırpması gibi bir ritim kazanıyor. Hormonlar diyorlar, ergenlik… Nasıl da basitleştiriyorlar her şeyi. Kelimelere dökemediğim her his için ne kadar da basit açıklamaları var. Sonra diyorlar ki geleceğini kazanmak için şimdi bir şeylerden fedakârlık etmemiz gerekiyormuş. Sonra hiçbir şeyin gençlik gibi olmadığını söylüyorlar. Oysaki sanki tek önemli olan gelecekmişçesine yok ediyorlar gençliğimizi. Kendimi bulmaya çalışırken değiştin diyorlar, eskiden böyle değildin. Evet; eskiden böyle değildim, bir dakika sonra da böyle olmayacağım. Elimizde olan, kontrol edebildiğimiz tek zaman dilimi şu an ve tek önemli olan benim şu an nasıl olduğum.

    Her şeyi de onların üstüne atmamak gerek. Kendi kendimize yaptıklarımız karşısında onlarınki pek de bir şey sayılmıyor. Küçük çocuklar korkuyu bilmezlermiş. Kendilerini bir yerlere atarlar yaralanmaktan korkmadan. Utanmaları olmaz onların, canları ne isterse onu yaparlar. Bağıra bağıra şarkı söylerler hiç düşünmeden sesleri güzel mi acaba diye, her yerde dans edebilirler kim neden diye düşünmeden. Mutsuzlarsa ağlarlar çevrede kim var diye bakmazlar, keyifleri yerindeyse kahkaha atarlar bağıra bağıra. Seviyorlarsa mutlu etmeye çalışırlar, karşılık bile beklemezler çoğu zaman. Çirkin nedir bilmezler, kimin nasıl göründüğü umurlarında değildir. Sonra büyürler, başarılı oldukları konuları bile sergilemekten utanmaya başlarlar. Aynadaki yansımalarını sorgularlar, acımasızca eleştirirler insanları hatta en çok da kendilerini. Sevdiklerini kabullenmezler, karşılıksız sevgisi acınası bir durum olarak görmeye başlarlar. Gözyaşları artık sadece tek başlarınayken ortaya çıkar, kahkahaları gülümsemelere döner. Küçük, yetersiz, öğrenmeleri gereken çok şey olduğunu düşündüğümüz çocukların hayatlarını doğru şekilde yaşaması çok şaşırtıcı. İnsan neden kendine bunu yapar büyüdükçe. Böyle mi öğretilir bize yoksa biz mi kendimizi buna çeviririz. Bunun cevabını bilmiyorum, öğrenebileceğimi de sanmıyorum. Tek bildiğim bize bahşedilmiş bu güzel hayatı bu şekilde ziyan etmememiz gerektiği.

      Sevmeliyiz. İçimizdeki her hücrede hissedecek kadar sevmeliyiz. Bağıra bağıra söyleyecek kadar, hiç utanmadan sevmeliyiz. Karşılık beklemeden bazen. Sonra varsın kalbimiz kırılsın, üzülelim. O zamanda her hücremle üzülürüm. Kimseye tapmaktan, hayatının merkezine koymaktan bahsetmiyorum. İstediğimiz bir şey için elimizden geldiği kadar çabalamalı, olmuyorsa da geride bırakmayı bilmeliyiz. Ağlamaktan korkmamalıyız. İstediğimiz an istediğimiz yerde ağlayabilmeyiz. Kahkahalarımızın sesi artmalı, yan masayı rahatsız edecek kadar. Korkmamalıyız. Kaybetmekten, incitilmekten, yalnız kalmaktan… Hiç birinden korkmamalıyız. Korkacağımız tek şey kendimiz olmalı. Seni sadece sen korkutacak kadar etkileyebilirsin. Başkalarının değil, kendi hayatımızı yaşamalıyız. Matematikte başarılısın diye mühendis olmak zorunda değilsin, dans etmeyi beceremiyorsun diye dansçı olamazsın diye bir şey yok her şeyi öğrenebilirsin, ailenin dini görüşlerini almak zorunda değilsin. İnsanların etiketlerinden ibaret değilsin. Herkes hep konuşur. Kendi kontrol edemedikleri hayatlarını başkalarınınkini kötüleyerek yüceltmeye çalışırlar, kendisi gibi olduğu için özendikleri insanları ayıplarlar. Boş ver. İçinden nasıl olmak geliyorsa öyle ol. Arkadaşlarının defalarca affetme dediği çocuğu affet, kurtulmanı söyledikleri takıntılarınla yaşamaya devam et, her gün başkasına aşık ol, kimseye aşık olma, moda dergisinden çıkmışçasına giyin ya da her gün aynı eşofmanı giy. Ne yaparsan yap kimsenin kalbini kasten kırma. Kendin olmaya çalışırken başkalarının kendileri olmalarını engelleme. Sen en doğrusu değilsin. En doğrusu yok. Senden çok farklı biri de doğru, sen de doğrusun. Bunları yaparken masal dünyasında yaşamaya başlama. Keşke yaşam çok basit olsa ama değil. Belki de onun da kendi olma şekli budur. Yapısında vardır zor olmak. Ayakların yere basmayı bilsin. Hayal kur ama gerçekliği unutma. Sadece bu zor dünyaya biraz renk kat. Sevdiğin işi yap mesela. Herkes buna çok kolay sanki der. Değil. Kolay olmak zorunda da değil. İsteklerinin ne kadar zor olduğu onların peşinden gitmeni değiştirmez. Sadece ona varana kadar sarf edeceğin çabayı ifade eder. Sevdiklerinle ol. Fazlasına da gerek yok. Birkaç kişi bul kendine sımsıkı sarıl onlara. Onlar hayatında oldukça her şey daha kolay ve daha güzel.

    Kendin ol, istediğini yap diye diye bir sürü şey söyledim sana. Kendimle çeliştim sanırım biraz. Biraz kendimle konuştum aslında. Sen de otur kendinle konuş. Tavsiyeler ver ona. İnan bana bir tek seni gerçekten can kulağıyla dinleyecek. En önemlisi de sev kendini. En zoru da diyebilirdim sanırım. Ama öyle mükemmel bir şeyi sever gibi sevme. Kusurlarını da sev, hatalarını da, hata olduğunu bildiği halde tekrar yapmak istediklerini de. Saygı duy kendi fikirlerine, hareketlerine. Göreceksin ki zor olan yaşamak değil, onu zor yapan biziz.

                                                            

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Kaynak: Semih Gümüş, Oggito Tarihte büyük kültürlerin sık sık kendilerinden büyük kültürlerin etki alanına girdiği gerçeğini bırakalım bir yana –ve öyle olmadığını varsayalım–, bugün nasıl yaşanıyor bu etkileşimler? Kültürler arasındaki eşitsiz gelişmeden birilerinin ötekilere üstünlüğü sonucunu çıkaranları ciddiye almak gerekmiyor. Dünya kültürünü bir bütün olarak düşününce, Batı Avrupa’dakilerin kültürü, Afrika’dakilerden ağır çekmez. Bu gezegenin kültür …

Share
Önceki / Previous Bekletir Çöl Yağmuru
Sonraki / Next Eksik Bir Şey mi Var?