“Her şeyin fazlasını zarar” sözünü kanıtlar gibiyim şu sıralar. Ya da dibe vurduğum için sadece siyahı görebiliyorum. (Siyah tüm renkleri içinde kapsar.) Her şey dağınık bilinmeyen bir şehirde yaşamak gibi. Bu şehir geçmişle ya da gelecek hayalleriyle dolu gri bir şehir. Gerçek hayat o kadar sıkıcı ki gri şehri rengarenk gibi görüyorum. Tek yapabildiğim yazmaya sığınmak. Ama yazmak ya da hissetmek yetmiyor ki. Mesela yazıyı renge benzetecek olursak mavi olduğunu düşünelim. Şimdi bu şehirde sadece gri ve mavi renkleri var. Diğer renklere de ihtiyacım var. O renklere nasıl bulabileceğimi bilemiyorum.

Kuyuya düşen Hz. Yusuf gibi sadece çok uzaklarda görünen gökyüzünü görüyorum. O da her zaman geçerli değil. Ama benim ağaçlara, ormanlara, insanlara ve daha nicesine ihtiyacım var. Bu kuyudan yine ben çıkacağım biliyorum. Fakat nereden başlamalıyım? Kuyudan çıkmak için gözleri mi kullanmalıyım? Yoksa gözlerim açık değil mi? Gerçek hayattan kaçarken tümüyle kapattım mı gözleri mi?

Kafamdan şu sorular geçiyor. Eskiden bu kadar bilinçli değil iken (eskiye göre daha bilinçli olduğumu düşünüyorum) nasıl başardım ve yolumu buldum? Geçmişte farkına varamadığım yorgunluk şimdi mi hissettiriyor kendini? Yoksa kolaya mı kaçırıyorum?

Hayallerimde her bir vazgeçişte siyahı daha çok hissediyorum. O kuyuya ya da şehre kim getirdi beni? Ben mi geldim? Neden çıkamıyorum? Bağırıyorum kimse duymuyor beni, kimse görmüyor beni kalabalık şehirde! İçimde o aynaya bakınca gri bulutlardan başka hiçbir şey göremiyorum…

O bütün orman, kişiler ve içimde yanan ateş gitti. Yoksa ben mi kapattım üstünü? Cevaplar kimde? Cevaplar nerede? Tanrım bir yol göster bana! Bir işaret en azından içimde yeniden umut rüzgarları essin. Gri bir şehre dönüşmesini istemiyorum. Sadece benim imparatorluğum yaşasın istiyorum. Başkaları değil, başkalarının siyah gölgeleri değil!

Neredesin küçük kız? Aylardır duymuyorum sesini, gülüşlerini ve umutla bana bakan gözlerini… Neredesin geleceği benden önce gören ve bana yazdıran sanki bir sihirmiş gibi duyduğum o olgun ses? Duyamıyorum senin de sesini!  Neredesiniz kanatları umut ve özgürlük taşıyan kuşlar?  EY NERDESENİZ SİZ? Terk mi ettiniz beni? Yoksa size sırtımı ben mi döndüm? Bana hala yardım edebilir misiniz? Ve de beni hala sever misiniz?

 

Belki de bütün bu sancılar bir doğumunun belirtisi…

Yani beni geleceğe hazırlayan, büyüten, yol gösteren Tanrı’nın bana armağan ettiği özel bir güçtü içimdeki dünya. Bu dünyanın bir amacı vardı, o da yeni kişiyi doğurmaktı.  Bu dünyaların varlığı o kişinin doğumuna kadar verilmiş bir sihirdir belki de.

Bunları da Sevebilirsiniz

The young writers project İlkyaz, supported by the global writers network PEN International, is calling for creatives to collaborate! Dear Creaive Friends, This is Ege Dündar, founder and coordinator of the young writers platform based in Turkey, İlkyaz, supported by the leading global NGO for literature and free expression, PEN International. I’m writing on behalf …

Share

Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğdu. Yedi yaşına geldiğinde eğitim hayatı Füyûzâtı Osmâniye Mektebi’nde başladı. Zabit olan babası Ali Selahattin Bey’in tayininin Çanakkale’ye çıkmasıyla birlikte ailecek taşındılar. Eğitimine Edremit İptidaî Mektebi’nde devam etti. Okulu bitirip İstanbul’a dayısının yanına dönen Sabahattin Ali bir yıl dayısıyla yaşadıktan sonra 1922-1923 ders yılında Balıkesir Muallim Mektebi’ne kaydoldu. Şiir …

Share
Önceki / Previous EKSİK BİR ŞEY Mİ VAR
Sonraki / Next ÇAY SAATİ