Balkona çıkarken aklımda iki soru vardı: Kendimi mi atsam, yoksa her zaman ki düşüncelerimin beni ele geçirmesine izin mi versem? Sorularım cevapsız kalıyor. Oturmuş, demirlerin arasından boş kalabalığı izlerken gözlerim birine takılıyor. Ona baktığımdan habersiz. Tek başına oturmuş öylece durup ağlıyor, kaçamak hareketlerle gözlerinden akan okyanusu kurutuyor. Ayağa kalkıyor onunla beraber ben de kalkıyorum. Yavaş ama bir o kadar aceleci adımlarla yürüyor ben de gidiyorum peşinden. Onu takip ettiğimden habersiz. Apartmana giriyor ama ben girmiyorum. Demlik artık yerinde duramıyor gidip altını kapatıyorum. Balkonda belki ölürüm diye tarihi geçmiş çayımı yudumluyorum bir yandan da yarını düşünüyorum.

*

Sabaha kadar yatağımda dönüp duruyorum. Tüm gece gözlerim yanlışlıkla bile kapanmamış beni uyutmayan düşüncelerimle öylece dönüyoruz el ele. Tıpkı dünya gibi ya da adı üzerinde olan dönme dolap gibi. Ama en çok ben dönüyorum, çiçekli yollardan, güzel günlerden, ölümlerden. Benim içimde dünyada olandan daha çok insan var oysa. O zaman ben de dünyayım. Benim de yağmurlarım var; gözyaşlarım. Benim de doğal afetlerim var; kalp atışlarım. Benim de savaşlarım var; duygularım. Benim de yörüngem var; acılarım. En önemlisi benim de dönme dolaplarım var; asla geri dönmeyen zamanım. Evet, evet ben dünyadan daha dünyayım.

*

Hiçbir şeyin hazırlığını yapmadan çıkıyorum evden. Ayaklarım kendi hür iradeleriyle beni ona götürüyor. O benim ona geldiğimi bilmiyor. Kapıyı çalıyorum, aradan bakıyor sonrasında tamamen açıyor. Kırmızı balonların arasında saklanan minicik göz bebeklerindeki merakı görüyorum.  Saçının dağınıklığı, sesindeki cılızlık her şeyi netleştiriyor kafamda. Sonrada kırmızı balonlar bir daha açılmamak kaydıyla tekrar kapanıyor. Ben de kapıyı kapatıp gidiyorum.

*

Tüm ciddiyetimle evimin yolunu tutuyorum. Kapımı açtığım an bir kriz tutuyor beni; kahkaha krizi. Balkonda tarihi geçmemiş çayımı yudumluyorum, önümde ucu kırık 2B kalem ve gazeteler…

*

Kokmuş yorgan bir tarafta ben bir tarafta debeleniyoruz uyumam için. Uyuyamayacağımı anlayınca günlüğümün başına geçiyorum uykumu çalanları kâğıda hapsetmek için.

“Yine tüm o sahte insanların sahte yüzleriyle karşılaştığım bir gün, diğerinin aynısı. O yapaylıktan yavaş yavaş kopartıyorum kendimi. Birden de kesebilirdim her şeyi lakin böylesi daha acı verici. Soruyorum bunu okuyana; yaprakları teker teker koparmak mı acı verir, yoksa hepsini aynı anda koparmak mı?”

Beş yıl önce yazdığım bu sayfadaki soruyu tekrardan düşünüyorum. Evet, hepsini tek tek yapmam daha iyi aksi halde çok ses getirirdi ve ben sesi hiç sevmem. Kendi sessizliğime de katlanamam. O yüzden bana daima eşlik eden kafamdaki ordum var.

“Bugün yine birisinin acılarla dolu hayatı son buldu. Onun adına mutluyum, tabii bu mutluluk yalandan yazılan bir şey. Gerçekte hissettiğim en ufak bir duygu belirtisi bile yok. Keşke benim gibi biri gelse ve hiç acımadan beni öldürse. Oysa acınacak onca yerim varken. Bende o şans yok, bende şans yok. Eğer şanslı olsaydım zaten doğmazdım. Yüzmeyi bile bilmiyorken uçsuz bucaksız acılar denizine atılmazdım. Kaynayan gözyaşlarımda yanmazdım. Sivri dillere batmazdım. Kat kat maskelerin altında kalmazdım. Eğer ki ben şanslı olsaydım şu ana kadar çoktan ölümün enfes tadını tatmıştım.”

Üzerinden onca zaman kuruyup gitti ama hala her şey aynı. Benim yaptığım işi bana yapabilecek yok. Çünkü kimse benim kadar şanssız değil. İçimi dökmek için oturmuştum günlüğümün başına ama öncesinde yazdıklarımın yükü ağır geldi omuzlarıma şimdi kapatıyorum kapağını gözümde yaşlarla.

*

Zaman geçiyor tik tak.

Keşke geçen tır olsa

Lastiğinde ben ve yaşanmamışlıklarım.

Bu sancılı kâbustan Tanrım ne zaman uyanacağım,

Yoksa çoktandır mı uyanmışım?

Bu dizeleri yazarak uyandım, yanına imza olarak kullandığım canavarımı yaptım. Sonra da balkona kendimi asmaya çıktım.

*

Yine yapamadım. Yine kendimi ölümün şefkatli kollarına bırakamadım. Şefkat nedir bilmem, belki de o yüzden yapamıyorum. İyi birisi değilim ama kaybedişimi ve buna sebep olanları balkonda asılan cesedimle ödüllendirmek istiyorum. Çünkü ben savaşamayacak kadar yenilmişim. Ama olmuyor gene asamıyorum kendimi. Yerime asacak bir şey arıyorum, oysa bugüne kadar evdeki her şeyi asmıştım çatalından yatağına kadar. Evde bir ceset ordusuyla yaşıyorum. Elde avuçta bir şey kalmadı artık. Üzüntülerimi asayım, diyorum çok güçlüler boyunlarına ipi geçirmeyi bile hayal edemiyorum. Kaygılarımı çağırıyorum sahneye, gelip beni asıyorlar perdeye. İnançlarım geliyor beni kurtarmak için kendini asıyor ben ise arkasından sadece ağlıyorum. Her zaman yaptığım gibi yani. Çünkü ağlamaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyor. Hızla evden çıkıyorum ev ölüm kokmaya başlamadan. Ve ben bu kokuya bir türlü alışamıyorum.

*

Sahile gidiyorum. Sert kayalara uzanmış ağlayan biri var, ürkütmeden onu izliyorum. Bir sigarası bitmeden diğerini yakıyor. O benden habersiz ben ondan haberli. Hava kararıyor gitmek için ayağa kalkıyor ve dengesi bozuluyor bir an kendim için üzülüyorum. Daha doğrusu bu duyguyu hissettiğimi hayal ediyorum. Sonra dengesini yeniden sağlayıp yola koyuluyor bende peşinde. Karanlık uzun sokaklardan geçiyor, bende peşinde. Bir büfeye uğrayıp sigara alıyor, bende peşinde. Ona selam verenlere aldırmıyor, bende peşinde. En sonunda evine giriyor bu sefer peşinde değilim. Kapıyı kapatıp daha şiddetli ağlayıp ortalığı dağıtıyor kapalı kapının ardında onu dinliyorum. O artık uyuyor ben uyumayacağımı bildiğim halde evime uyumaya gidiyorum. Aklımda öne çıkan iki şey var: Ceset kokusu geçti mi? Diğeri yazamayacak kadar önemli.

*

Sabah ilk iş sahile uğruyorum. Orada durup biraz düşündükten sonra kalkıp işimi halletmeye gidiyorum. Kapıyı çalıyorum ama açan yok. Üç deneme böyle sürüyor en sonunda uykulu gözlerle açıyor kapıyı. Eve giriyorum. Uykulu gözler sonsuza dek kapanıyor.

*

Ceset kokusu yok. Çayımı alıp balkona geçiyorum bu sefer önümde kalem setim. Her zamanki gibi geleceğinden emin olmadığım geleceğime mektup yazıp içini içimi anlatan resimlerle süslüyorum. Bir kelebek hissediyorum midemden boğazıma kadar durmaksızın uçuyor. Kusmak istiyorum kustuğum şey düşlerim oluyor. Kelebek birden file dönüşüyor hah işte şimdi kendim oldum, diyorum. Boğazımı düğümleyen filim olmazsa olmazım çünkü benim. O olmazsa nefes alıyorum.

Mektubumu gelmeyeceğime postalamak için postacıya gidiyorum. Orada sevdiğinden mektup bekleyen biri duruyor. Eline bir kâğıt tutuşturup gidiyorum. Ona acımıyorum bile.

Dümdüz çiçekli yollarda bin bir kıyamet.

Sevmek cehennem, ölmek ise cennet.

Bekleme artık yolcu,

Giden yaş asla geri dönmeyecek.

*

Balkonumda oturmuş çayımı içiyorum. Bazı sesler duyuyorum, içimdeki koyu zehirli duman tüm bedenimi yavaş ve sinsice ele geçiriyor. Bir şey olacakmış gibi hissediyorum. Sanki şu ana kadar kötü tek bir şey olmamış gibi. Demirlerin arasından gizlice aşağıya bakıyorum birileri apartmana giriyor. Her zamankinden daha çok konuşan kafamdaki sesleri koca bir yudum çay ile boğmaya çalışıyorum. Bir ses duyuyorum aldırmıyorum sonra aynı sesi tekrardan duyuyorum. Nereden geldiğini anlamayarak evde gezinmeye başlıyorum. Aç kapıyı, diyor biri. Ama kapının arkasında tek bir kişi olmadığını biliyorum. Sesi tekrardan duyduğumda kapının zili olduğunu anlıyorum. O kadar uzun zamandır duymamışım ki sesini unutmuşum. Kim olduklarını merak bile etmeden kapıyı açıyorum. Bir anda Azrail gibi üzerime çullanıyorlar. Kim olduklarını bilmiyorum, benden ne istediklerini de. Sonunda beni öldürmeye geldiler diye mutluyum ama insan beyni işte kaçmaya programlanmış. Bir anda kaçıyorum ellerinden. Kendimi merdivenlerden hızla inerken buluyorum. Koşuyorum. Koşuyorum. Ölmeye bu kadar çok yakınken neden hala kaçtığımı bilmiyorum. Yaşamak istemiyorum ama kaçıyorum. Arkama bir an için bile bakmıyorum çünkü geldiklerini hissediyorum. Ayaklarım kontrolden çıkmış beni sahile götürüyor ve neden oraya gittiğimizi anlamıyorum. Durmam ve beni öldürmeleri için onlara kendimi bırakmam gerektiğinin farkındayım ama hala koşuyorum. Nefes nefese kalmış halde kayaların üzerine çıkıyorum ve arkamı dönüyorum. Suyun fokurdamasını duyuyorum. Gökyüzünde yanlışlıkla da olsa bir tanecik boş yer yok. Kara bulutlar tüm evreni sarıp sarmalamış. Yaklaştıkça yüzleri netleşiyor. Gelenleri tanıdığımı biliyorum ama tam çıkartamıyorum. Kırmızı balon gözler yaklaştıkça her şeyi anlıyorum. Onlar benim değil ben kendimin Azrail’iyim. Kendimi suya bıraktığımda derimin yandığını hissediyorum ama tek bir acı inlemesi bile yok. Evet, ölüyorum ve sonunda gerçekten mutlu olduğumu hissediyorum.

*

Nefes nefese uyanıyorum kâbustan. Aslında kâbus diyerek üzüyorum bana her şeyi açıklayan rüyamı. Bir karar alıyorum. Saat kaç bilmiyorum pek de önemli değil aslında. Yatağımdan kalkıp soğuk duşumu alıyorum ki bu harika rüyam üzerime yapışsın ve bana her şeyi hatırlatsın. Tarihi geçmiş çayım ve ben balkona doğru yol alıyoruz.

*

Tahammülsüzlüğümün zirvesindeyim ve kendimi atmama bir adım kaldı. Bekledim çok bekledim ama olmadı. Giden hayallerim geri gelmedi. Kaybettiğim umutlarımı hiçbir askeri kuvvet bulamadı. Kırılan kalbimi yapıştırmak yerine ayaklarının altında toz olana kadar ezdiler. Konuşmakla beni anlamıyorlar diye sustum. Sustukça sustum. Attığım sessiz çığlıklar boş duvarlarda yankılanıp beni buldu. Çektiğim tüm acı beynimin her bir kıvrımlarında kendine yer etti.  Kendi tuzlu suyumda boğuldum. Öldüm, dedim meğerse daha yeni doğmuşum. Aldığım zar zor nefesleri kesmek istedim kestiğim şey kollarım oldu. Bu çukurdan çıkmaya çalıştıkça daha da derine gömüldüm bu da yetmezmiş gibi üzerime gökdelen yaptılar. Çizdim, kendi olmayan hayatımı çizdim, boyalar sefaletime dayanamadı kurudu. Yazmak istedim ama hiçbir dilde benim acımı anlatabilecek kelimeler yoktu. Aynada gördüğüm yansıma asla bir insan ait olmazdı. İçimdeki zehirli duman gözlerime vurmuştu çünkü. Yürüyen kokuşmuş etten ibarettim çünkü. Kendi sesimi unutmuştum çünkü. Kimse beni fark etmedi daha çok kapandım. Kapandıkça kapandım meğerse bir daha hiç açılmayacakmışım. Hal böyle olunca bir karar aldım. Benim gibi olanları bulup olmayan hayatlarını kurtaracaktım. Onlara kendime veremediğim mutluluğu verecektim, öyle de yaptım. Tüm acı çekenleri sonsuz mutluluğa götüren şoför oldum. Son durak geldi, şoför artık anahtarı sahibine teslim etmeli. Demlikte kalan son çayı kafaya dikiyorum kendime not; tarihi geçmiş çay öldürmez. Balkondan her şey çok güzel görünüyor. Aç kollarını Tanrım yetirince acı çektirdiğin beden sana misafirliğe geliyor.

*

Saat sabaha doğru altı gibiydi. İki gündür üç saatlik uykuyla bu biyografi için uğraşıyordu. Bittiği için içinde buruk bir sevinç vardı. Gözlüğünü çıkardı ve gözlerini ovuşturdu. Ağrıyan boynunu bir sağa bir sola çevirdi. Gözleri sol tafta bir çerçeveye kenetlendi. Net görmüyordu ama fotoğraftaki kişinin ona göz kırptığını hissedebiliyordu. Çayını yudumladı ve koşarak balkona çıktı.

 

SON

 

Bunları da Sevebilirsiniz

JULY 10, 2019 LAURA STAUGAITIS An animated music video for Meg Myers’ cover of a Kate Bush song brings kid’s coloring books to life. Director Jo Roy first filmed Myers on a green screen, performing the crawling, climbing, and flying shown in the music video (see behind-the-scenes below). Then, each of the 3,202 frames was printed off as …

Share

Yazan: Bilim Kurgu Kulübü – Emre Bozkuş Edebiyatın ve hatta tüm sanatın içinde, kendine has bir doğal seçilim süreci vardır. Ve bilindiği üzere doğal seçilim, üstün bireyin zayıf olanı elemine etmesi ilkesine dayanır. Nasıl ki bireyin ait bulunduğu ortam ve barındırdığı şartlara adaptasyonu ne denli yüksek olursa yaşam kondisyonu o denli başarılı oluyorsa, bireyin ürettiği meta da aynı koşullara tabidir. Homo Neanderthal’den Sapiens’e geçen süreç gibi, edebi yaratımda …

Share
Önceki / Previous BEN KİMİM?
Sonraki / Next YAŞAMAK İSTİYORUM