Faydalı geçirdiğim bir günün ertesi sabahı aklımda ve bedenimde büyük rahatsızlıklarla güne başlarım. Önceki gün yendiğim ölüm arzum, katlanabildiğim bütün rutinler ve kaçındığım trajik felsefi çıkarımlar yeni günde tekrar enseme yapışır, ben ise kaderi yenmek istercesine katlanmaya çalışırım bütün bunlara, bir aptal olarak.

Çocukluğumdan beri tek hayalim bir robot kadar katı bir iradeye sahip olabilmekti. Önüme başkaları tarafından koyulan taşlar belki kabullenilebilirdi fakat insanın ölemeyecek kadar korkak ve rahatsızlıklarını gideremeyecek kadar tembel olabilmesi; insanın kendi kendisine cehennemi yaşatabildiğini fark etmem, cinnet için yeterli bir sebep olsa gerek, fakat kader sağ olsun, nedense cinnetlerimi hep kâğıtta zapt edebilmeme müsaade etti bu zamana kadar. Belki de bu kötü bir şeydir(Belki de bu cinnetimi zapt etme olayı da huzura ermemle aramda olan bir tabudan, kaderin bir lanetinden ibarettir.). Cinnetimi zapt edebilmek konusunda bundan sonrası için herhangi bir garanti veremiyorum kimseye, çünkü kader bana herhangi bir garanti vermiyor.

Gördüğüm rüyalar çok önemli, çünkü gelişmenin sarhoşluğuyla uykuya daldığım geçen günle arama giren tatsız bir rüyanın beni şanssız ama umutlu bir savaşçıdan, şanssız ve umutsuz bir filozofa dönüştürmesi hiç işten bile değil. Yetersiz ve doyumsuz bir varlığım; bazen unutmamam gerekenleri unutuyorum ve kendime eziyet ediyorum ki bunu istemediğim halde, istemediğini hatırlayamayacak kadar korkular ve tabular tarafından esir alındığım için. Bugün öyle bir güne uyandım. Rutinler isteksiz varoluşum kadar zoraki geldi intihara meyilli miskin zihnime. Aç acına öğlen 2 gibi evden çıktım ve metroya bindim. Yok olma arzumu baskılayabilecek, iyi anlamda bir veya daha fazla farklılığa sahip bir tiple karşılaşana kadar vagonlar arasında gezdim. Sonuç hüsrandı. Risk almayı erteleyebilecek kadar şanslı değildim bugün. Bilmediğim bir durakta inip bilmediğim sokaklarda kendisine ve içerisinde bulunduğu ortama yabancı bir adam olarak rotasız bir şekilde, katlanabilmem için bana güç verecek bir olay veya manzara aramaya koyuldum. İnsanların yoğun olarak bulunduğu dar bir meydanda ilerlerken aklımı bir anda yorgunluk perdeledi ve gözüme ilişen ilk oturma bankına kendimi bıraktım. Başarısız yolculuğum, umursamamakta zorlandığım yorgunluğum ve cılız gayretim aklımda düşünsel bir tepkimeye girerek büyük bir umutsuzlukla etrafı izlemeye koyulmama sebep oldu. Sıradan insanların sıradan hareketlerine çok kısa bir süre katlanabildim ve tekrar kendi içime bakmak zorunda kaldım. Farklı tas aynı hamam, fakat maalesef bu tas da işimi görmüyor bu hamamda. Hamamı değiştiremiyorum, değiştirebildiğim taslar da bu zamana kadar bu hamamda işimi görmedi, ve yeni bir tas için çabalayacak umudum da neredeyse kalmadı. Umutsuzluk bir anlamda iyi, ihtiyaçlarınla baş başa bırakıyor seni fakat risk almak da kaçınılmaz oluyor haliyle. Tabii böylece daha fazla kendin olabiliyorsun ve kendin olarak kendini tatmin etmek de daha kolay. Umutsuzluk iyi, tabii kendinle çelişebilecek kadar şanssız değilsen.

İçimdeki kasvetli karışıklığa uzun bir süre baktıktan sonra engel olamadığım bir hasta üşümesiyle beraber duyularım ve rahatsızlığım birden keskinleşti. Biraz da olsa kestirebilmek için gözlerimi kapatmaya çalışıyordum fakat azcık da olsa şefkat beklediğim bu yapay karanlık ne kadar zorunda kalarak yapmış da olsam rutinlerimden uzaklaşmamın büyük bir hata olduğunu ve gelişemediğim her bir anın hayatımı daha rahatsız ve daha umutsuz kılacağını -zaten bildiğim şeyleri- bana tekrar, içimi göremeyen, iyilik kisvesi altında boşboğazlığını eyleme döken bir bilge gibi hatırlatmaya çalışıyordu. Bulanık aklım yüzünden yarım saatlik bir akla karayı seçememe faslı sonrasında açlık bana bir iyilik yapıp bulanık aklımı kaba kuvvetle inine kovaladı ve beni evime gitmek üzere yola koydu. Yolda, istemediğim bir savaşın istemediğim ve tarafım tarafından gerçekleşmeyen umursamakta zorlandığım geçici zaferi yetersiz bir uyuşturucu gibi beni mutlu etmeye çalışıyordu fakat şimdiyi ıskalayacak kadar isteksiz olduğum için maalesef bunu başaramıyordu. Metroya girdim, tren çok yavaş geldiği için geleceğimi de ilgilendiren akli bir çıkarım sonucunda, içinde bulunduğum durumdan ne kadar rahatsız da olsam önüne atlamayıp içerisine bindim. Şu anda en son istediğim şey aklıma hâkim olabilmemi sağlayan elimdeki tek kozumu; intihar kozumu bir felçli olarak oynayamayacağımın bilincinde kendi zihnime hapsolmak. Yanımdan hiç ayırmamaya çalıştığım cinnet kafesimi bu ilhamsız yolculuk sırasında ellerimin arasına aldım ve intihar edercesine; zamanı durdururcasına; bir tanrı dürüstlüğünde, içinde bulunduğum çaresizliği anlatan, sıradan insanların aklında tutunamayacak derinlikte bir şiiri kasvetli bulantılarla yazabilmeye çalıştım. Ve bunu zor da başarabildim. Doğrusunu söylemek gerekirse çok ama çok ıstırap verici bir eylemdi bu. Kendimi tarafsız bir şekilde görebildiğim o sayfa elimde adeta idam kararım gibi ağırlaşıyordu. Kafayı yememek için o sayfayı defterden kopardım ve katlayıp cebime koydum. Fakat aklım hep ondaydı, sanki tüm çabam bu ummadığım anda yarattığım eserle bir sonuca ermişti. Sonuç belliydi; ölmem gerekiyordu. Bunları düşündüğümde cebime koyduğum o kâğıt beni daha da rahatsız etmeye başladı. Büyük bir telaşla kâğıdı cebimden çıkarıp yanımdaki boş oturağın üzerine fırlattım. Bir yandan korkarak ondan uzaklaşmak istiyordum, bir yandan da tek cevabın onda olduğunu bildiğim için ondan tam anlamıyla uzaklaşamıyordum. Tekrar bir hasta üşümesi beni etkisi altına aldı. -Şu anda betimlemek için hatırlamaya çalışmak istemeyeceğim kadar çok rahatsız oldum.- Bu rahatsızlığa katlanabilmek için elimdeki deftere umut barındıran bir şeyler yazmak istedim fakat yazabileceğim ve yazmak istemediğim tek bir şey geliyordu aklıma; “İçinde bulunduğum durumdan rahatsızım ve bu durumdan kurtulacak bir güce sahip değilim. Ben şanssız bir adamım.”

Yazmamaya ne kadar diretsem de yazmaya bağımlı olan birisi olarak bunu yazmak zorunda kaldım. Sonrasında donuk bir yüz ifadesiyle etrafımdaki insanları incelemeye koyuldum. Onları ayrı bireyler olarak görmeye çalışıyordum fakat bu çok yorucuydu. Onlar, onlardı. Ben ise bendim. Aynı bilinci paylaşamadığım için, bir bilince sahip olup olmadığını kestiremediğim onlara saygı duyamıyordum. Evet, bana benziyorlardı fakat duru bir idrak ile düşünüldüğünde bir bitkiden yahut bir hamam böceğinden daha fazla benzemiyorlardı bana. Yüz ifadeleri, kıyafetleri, makyajları, ayakkabıları, duruşları; onları onlar gibi gösteren her şey bir aldatmacadan ibaret olabilirdi. Bu farkındalığın ışığı altında onlara olan cılız ilgimi de kaybettim ve daha inmeme üç durak olmasına rağmen yan oturaktaki kan bağım bulunan o kâğıdı romantik bir duyguyla elime alıp ayağa kalktım, ve kapıya yakın bir mesafede zaman algım kaybolmuş bir halde kambur bir duruşla dikilmeye ve yarı kapalı gözlerimle kapıya odaklanmaya başladım. Bu sırada elimdeki kâğıdı adeta elimi hissetmememi sağlayabilecek bir şiddette sıkıyordum. Kâğıdı sıkmanın verdiği el uyuşukluğu ve aynı yere odaklanmanın verdiği uyuşukluk halinin birleşimi adeta beni hipnotize etmişti. Bir an kafamı yukarı kaldırıp durak isimlerinin yazdığı panoya baktım ve inmeme bir durak kaldığını seçebildim. Ardından kapının dibinde beklemeye koyuldum. Durağıma neredeyse varmıştım, tren yavaşlıyordu. Bu sırada gözlerim neredeyse önümde olup biteni seçemeyecek kadar kapanmıştı ve resmen kafam önüme düşmüştü. Kapı açıldığında ilerlemek üzere bir hamle yaptım fakat yolumu bir çift küçük ayakkabı ve ince ayaklar tıkıyordu. Kafamı kaldırmadan yana çekildim ve içeri girmesine izin verdim. Normalde inenlerin önceliğe sahip olduğunu bildiğim için çarpıp çarpmayacağımı umursamadan önümdeki kişiye doğru ilerlerdim fakat bu sefer böyle ucuz bir zıtlıktan doğan zafer bile mide bulandırıcı geldi bana.

Yürümek, ayakta durmak, düşünmek, kısacası var olmak bile büyük bir yüktü. Kaybettiğimi kabullenip tüm bedenimi bulunduğum yere bırakmamak için çok büyük bir gayret gösteriyordum. Kenarda beklerken bir anda zihnime çok keskin bir koku hücum etmeye başladı. Adeta çürüyen etimin kokusunu alıyordum. Kıpırdayamayacak kadar rahatsız hissettim. Kapı tekrar kapandı, durağımda inemedim. İçeri giren kişi kalktığım yere oturmuştu, yere bakarken ayaklarından fark ettim bunu. Evime gidemememe sebep olan bu sahne dekorunun yüzüne bakmak için cılız bir istek duydum. Ve zihnimi ele geçiren vahşi kokudan bir anlık uzaklaşabilmek umuduyla kafamı ona doğru yavaşça çevirip kaldırabildim ve göz kapaklarımı büyük bir gayretle yavaşça açabildim.

O varlığın yüzünü gördüğümde her şey bir an durdu ve ardından ben ve tüm etraftaki şeyler onda anlam kazandı. Yüzü tarifi mümkün olmayan vahşi, ama aynı zamanda da zarif bir parlaklıktaydı. Önüne dikildim ve korkusuz bir şekilde yüzünü deneyimlemeye koyuldum. Gözleri ilk fırsatta yüzmeyi öğrenip içinden hiç çıkmayı istemeyeceğim bir deniz gibi, masum bir açık mavilikteydi. Gözlerini seçebilmek için çok çabalamıştım çünkü yüzündeki her şey tam da olması gerektiği gibiydi, kusursuzdu, daha iyisini hayal edemiyordum ve bu durum onu bir bütün olarak deneyimlememeyi neredeyse imkânsız bir hale getiriyordu. Ona bir sürü iltifat etmek istedim; “Siz o kadar ilahi bir yaratıksınız ki sizinle işlenen günahları tanrı saymıyor bile. Sadece gecenin karanlığında dolaşabilen şanssız ve huysuz bir korsanın gözlerini bile sizin o nadir bir göksel olay gibi parıldamakta olan yüzünüz rahatsız etmiyor, adaletsizliği katlanabilir kılan kusursuz bir büyüsünüz siz. Varlığınızdan haberdar bir şairin sizden mahrum kalmamaktan sonra isteyeceği tek şey ellerinizden ölümünü içmektir. Size sahip olunamayacağı fikrini kabullenmeye çalışmak delirmek için yeterlidir.”

Bunları söyleyemedim ona fakat elimde sıkı sıkı tuttuğun kâğıdın arkasına titreyen ellerimle yazabildim bunları. Ve bu kâğıdı öncesinden daha da sıkı tutmaya başladım. Kâğıdı tutmakta olduğum elim yanıyor ve çok şiddetli bir şekilde titriyordu. Önümdeki yaratık, elimdeki not ve rahatsızlığım sırayla aklıma hâkim oluyor, başka bir şey düşünmek veya bir hamlede bulunmak imkânsız bir hâle geliyordu. Hemen bir şey yapmazsam her an delirecekmiş gibi hissettim. O an elimde bir silah olsaydı bir an daha düşünmemek için hiç düşünmeden kafama sıkardım. Fakat silahım yoktu. Farklı bir intihar gerekiyordu bana ve elimde sadece elimde tutmakta olduğum not vardı. Kafam yavaşça önüme düştü tekrardan. Bir sonraki durağa gelmiştik. Notu tutmakta olan titreyen elimi diğer elimin yardımıyla zor da olsa açtım. Elleri bu sırada montunun cebindeydi. Bir elini narin bir şekilde montundan çıkardım ve notu avucuna koydum, ardından elini kapattım ve trenden indim. Eve gittim ve bir daha uyanmamak istercesine uyumaya devam ettim.

Herkesin küçük intiharları vardır, karşımdaki melek kadar güzel olan varlığa verdiğim bu; beni ve onu anlatan dürüst not ise benim küçük intiharımdı. Bir deliriş kadar etkili olmasa da yerinde atılmış bir çığlık kadar rahatlatıcıydı.

Bunları da Sevebilirsiniz

Bu ay İlkyaz’ıları dosyamızla geçmişin derinlerine, dünyanın bilinen “ilkyazılarını” kaleme almış, milattan önce 2300 yılında yaşamış Sümerli bir yazarın öyküsüne uzanıyoruz. Edebiyat tarihine öncülük etmiş yazarların ilk eserlerine ışık tutan köşemizde bu kez konuğumuz dünyanın ilk yazar ve şairi Enheduanna  Enheduanna (MÖ 2285 – MÖ 2250) Akad Kralı Sargon’un ve yüksek olasılıkla Kraliçe Tashlultum’un kızı. Tarihte …

Share

İlkyaz ile her sayıda öncelikli olarak üç genç yazarı tanıtıyoruz sizlere. Bir öykü veya birkaç şiirden oluşacak bu eserleri İlkyaz gönüllüleri olarak İngilizce’ye çeviriyor ve dünya kamuoyuyla tanıştırmak için çabalıyoruz. Yeni sayımızın içeriğini aşağıda bulabilirsiniz! Bir seneyi aşkındır seçtiğimiz isimlerin yazılarını her ay dünyanın farklı bir yerinde konumlanan PEN merkezinden birinin o ülkenin diline çevirmesini …

Share
Önceki / Previous YAŞAMAK İSTİYORUM
Sonraki / Next OLMAK YA DA OLMAMAK