Odadaki kasvetli hava, küllüğün kaldırılmış olması, tablodaki kadının soğuk
bakışı canımı sıkıyor. Akşamüstlerini severim oysa; güneşin alacalı ışıkları odaya
süzülünce içimi huzur kaplar. Bir süredir değil. Bir yudum su alıp, sigaramı
yakıyorum. Küllük yoksa yok.
Şehirden otuz kilometre uzaktayım. Aile yadigarı bu eski, büyük ve adına
köşk denemeyecek kadar şaşaasız binaya, kardeşimin yanına geçeli yıllar oluyor.
Büfenin üstündeki ıvır zıvır kim bilir ne zamandan. Gözüm görmesin diye arkamı
döndüğüm yapay çiçekler de kardeşimin zevki. İçimdeki sıkıntıyı dağıtmak için ona
dönüyorum; “Sen yan odayı mı dinliyorsun?” Hemen toparlanıyor, “Yok canım ne
münasebet, sana kahve yapacaktım, fincan elimde kalmış.” Lafı uzatmadan çıkıyor,
odada beni yalnız bırakıyor. Kaldığımız yerin masraflarına yetemediğimizde
pansiyoner alır. Bu sefer yan odayı bir kızcağıza vermiş; evde bir değişiklik olurmuş,
bana da iyi gelirmiş. Üniversite öğrencisi bir kızmış, birkaç ay kalıp yanımda
sanatımın inceliklerini öğrenmek istemiş. Bildiğim ne varsa unuttuğumu
anlamıyorlar.
Gözüm tabloya kayıyor; geçmişten aşina olduğum bir kadın, omuzları açık,
ellerinde en az yapay çiçekler kadar çirkin bir buket, bön bön bana bakıyor. Evin kim
bilir hangi köşesinden bulup, getirdi bu kadını buraya. Boş duvarlarla
yaşayamıyormuş. Ben de kötü nesnelerle yaşayamıyorum! Şu tabloyu indirsem ve
bodrum kata koysam diye düşünüyorum, ama biliyorum ki yapmayacağım. En iyisi
ondan tarafa dönmemek. Pencereye bakınca, aralanmış perdeden havanın kararmış
olduğunu görüyorum, güneş odayı terk etmiş. İçimin sıkıntısını da birlikte götürür
diye umutlanıyorum biraz. Ama kendimi yoklayınca nafile olduğunu anlıyorum.
Aklıma bir fikir geliyor. Bu masada, olmayan küllükle, sandalyede oturarak
bir sonraki akşamüstüne kadar, sıkıntımın nasıl bir hale döneceğini beklemeye karar
veriyorum. Göz ucuyla tablodaki kadına bakıyorum, beceremezsin der bir hali var.
Sırf ona inat duracağım.
Pencere karşısında akşamın geceye dönüşünü izlemeye başlamışken geliyor;
“Sen hala burada mısın?” diyor ölmüş annemizi taklit ederek. Başımı sallıyorum,

“Sıkıntımı izliyorum” diyorum. Garip hallerime çocukluğundan alışkın; “Ben
yatıyorum, sıkıntına söyle seni çok oyalamasın, sen de git yat” diyor.
Geceye doğru sıkıntımın rengi değişmeye başlıyor; akşamüstü güneşten
etkilenip turuncuya dönmüşken, şimdi koyu kırmızı. Hesaplaşmalarımı, geçmişteki
pişmanlıklarımı yutmuş.
Odada, boğucu karanlığın içinde, hızla büyüyor. Bir sigara daha yakıyorum,
lambayı açmaya niyetim yok, tablodaki kadınla göz göze geleceğiz yoksa. Pencereden
görünen gökyüzü yıldızsız. Sıkıntım da artık kapkara.
Beni uykuyla kandırıp, kabuslarla zihnime nüfuz ediyor gecenin ilerleyen
saatlerinde. Karabasan kılığında hareketsiz bırakıyor, bacaklarım sandalyenin
bacaklarından farksız.
Baygınlıkla uyku arasındaki halin ne kadar sürdüğünü anlayamıyorum.
Gözümü araladığımda, sabaha az kalmış olsa gerek, sıkıntım kahverengi olmuş.
Toprak kahverengisi değil, ağaç kabuğu rengi de. Siyahla sarı arasında ne olduğuna
karar verememiş çirkin bir tonda, ağırlığıyla havada asılı halde. Yarı açık göz
kapaklarımla yeniden değişmesini bekliyorum. Çiğ bir sarı ile uyanıyorum. Ağzıma
acımsı tadı geliyor, mide safrası sarısı bu diyorum.
Güneş doğmuş. Batana kadar yeşiller, turuncular etrafımda kol gezecek.
Sıkıntım hafiflemek yerine belirginleşiyor. Güneş tepeye çıktıkça, sıcakla birlikte
terime karışıyor, kalbimi yokluyor, bedenimi zorluyor. Bitkinliğimi tablodaki kadın
fark etmiş, dayanamazsın diye omuz süzüyor imalı.
Kahve geliyor, yiyecek birkaç şey daha. Sıkıntı karnımı doyurmuş, pek
yiyemiyorum. Ayağa kalkıyorum, bacaklarım tutulmuş. Pencere karşısındaki sandalye
sıkıntımın kendisi olmuş, beni geri çağırıyor. Benim yaşımdaki biri için sandalyede
bu kadar uzun oturmak bir intihar teşebbüsü. Sıkıntının da derdi bu değil mi, sonunda
öldürmek istiyor beni. Güneş batana kadar zamanı var. Gün, geceden daha hızlı
geçiyor, yeniden koyu sarı ışıklar odaya dolmak üzere.
Yan odadaki, kapıyı tıklatıp içeri giriyor; boyalarım, fırçalarım ve tuvalim
elinde. Sandalyeden kalkıyorum, tablodaki kadını indiriyorum, çerçeveyi ters çevirip
sandalyeye dayıyorum. Sıkıntım beyazlamaya başlıyor, artık boş bir tuval.

Yeni bir kadın portresi çizmeye başlıyorum.

Bunları da Sevebilirsiniz

Mart ayı için değerli yazar Aslı Tohumcu’ya ulaştık. Gençler için bir okuma listesi hazırladı. İyi okumalar!  1. Sevgi Soysal/ Yenişehir’de bir Öğle Vakti “Çok boyutlu bir toplumsal kesiti bütün acılığı ve çıplaklığıyla, içerden anlatmayı başarabildiği, birbirinden kopuk görünen bütün o başka başka ve gerçekçi karakterlerinin hayatlarının aslında nasıl da aynı resmin birer parçası olduğunu ortaya …

Share
Önceki / Previous Yeni Seçilen Uluslararası Yazarlar Birliği Başkanı Burhan Sönmez'in BBC World Book Club röportajı
Sonraki / Next BİR SALI AKŞAMI MİZANTROPİ