Edebiyat hayatımıza ne yapıyor? Düşüncelerin zihninizin sokaklarında gezinmesine izin
verin lütfen. Edebiyat, lise yıllarında birçoğumuz için geçmemiz gereken bir dersten ibaret
veyahut ibaretti. Çünkü bu yıllarda edebiyat bizim için güzel sanatların bir dalı değil, ders
programımızdaki bir dersti yalnızca. Bu yüzden sadece geçip gitmesini istedik, haz almayı
değil. Bu yüzden edebiyat sanatsal bir izlenim uyandırmaktan, estetik algısını geliştirmekten
çok ezberlenmesi gereken bir bilgi yığını, katlanılmak zorunda olunan bir baraj ders halini
aldı. Baraj ders olması, yani şayet dersi geçemezsek sınıf tekrarı yapacağımız gerçeğiyle
yüzleşiyor olmamız kitapları zorla okumamıza, bazen okumamamıza yol açtı. O kadar
korktuk ki ondan okuyanı, düşüneni, yazanı dışladık toplumca. Çünkü okuyan insanlar,
bizden farklı olsun istemedik, yapamadığımızı yapsınlar istemedik. Hayatın tadına, zevkine
varsınlar istemedik! Çünkü biz hüzün toplumunun içine doğan bireyleriz. Bu yüzden acı
çekmeliyiz, mutlu olamayız sanıyorduk. Öyle görmüştük. İnsanlar, mutluluğu kendilerine
haram kılmıştı çünkü kendilerini mutlu eden yahut edecek şeyleri boş uğraşlar ya da zaman
kaybı olarak nitelendiriyorlardı. Oysaki mutlu olmayan insanın başarılı, yaratıcı, verimli bir
insan olması çok zordur. Biz mutluluk ve başarının bir arada olamayacağına inandırıldık.
Bir insan, zevk ve sanatsal kaygı güderek kendi arzusuyla edebiyata ilgi duyuyor ve bunu
hayatının önemli bir parçası yapmak istiyor diye “Aç kalırsın, işsiz kalırsın.” dedik. Tarihe
bakıldığı zaman doğruydu belki. Birçok şair ve yazar işsiz güçsüzdü kimisi yapayalnız can
verdi. Lâkin ortada iki şey vardı: Anlaşılmayı bekleyen ihtişamlı fikirler ve sanatın insana
kazandırdığı ruhsal zenginlik ve letafet. Edebiyat, şair ve yazarların karnını doyurmadı belki
ama ruhlarını doyurduğu ve eğittiği kesindi. Eğitilen insan, ilim meşalesini eline alarak
karanlıkta kalmış nice insanı aydınlattı, onların sesi oldu, yol gösterdi. Şayet, yazarlar ve
şairler bu insanları romanlarına karakter olarak sokmasaydı, tema olarak şiirlerinde
işlemeseydi kaç kişinin onların varlığından haberi olacaktı? Kaç kişi o insanların yanından
hâlâ geçip gitmeye devam edecekti? Bu yüzden, insanlar korktu edebiyatın yol açtığı
değişimlerden. Vicdanların sızlamasından hatta vicdanın varlığının fark edilmesinden, buz
bağlamış kalplerin çözülmesinden, örümcek tutmuş zihinlerin aydınlığa kavuşmasından
korktu. Onlara göre yazar ve şairler toplumdan tecrit edilmesi gereken hastalar, delilerdi.
Oysaki delilik kavramı akıl hastası olmak değildi; Aykırı olmaktı, diğerleri gibi olmamaktı,
uzun süren akıllılık halinin nihayetinde insan zihninin verdiği meyveydi. İnsanlar, kendilerine
benzemeyen her şeyden korkmayı adet edindiklerinden sanattan, kendilerinin de bir sanat
eseri olduklarını unutarak, korktular. Oysaki edebiyat bunu hatırlatmayı amaçlıyordu ama
insanlar sanatçıları dışlamayı seçti.

Biz de bu düşüncenin kırıntılarını takip ederek diğerlerine benzedik oysaki şair ve yazarlar
bizim biricik olduğumuzu anlatmaya çalışıyordu. Kendimizi sevmeyi ve kendimize değer
vermeyi unuttuk oysaki şair ve yazarların evreni hep sevgi ve mutlulukla yoğruluyordu. Bu
yüzden onlar aç ve mutluydu bizse karnı tok, ruhu aç, mutsuz küçük insanlardık. Sanat insana
ruhsal bir doyumu vaat ediyordu lâkin biz midemizi doldurma derdine düştük zihnimizi ve
ruhumuzu doldurmak varken. Zihnimiz boşaldıkça düşünme ve sorgulama yetimiz de terk etti
bizi. Koyun misali popülaritenin peşine takıldık, edebiyatı popülariteye kurban ettik.
Sorgulamaksızın fotoğraflarımızı, kitaplığımızı süslesin diye kitaplar aldık, okuduğumuz
kitapların bize kattıklarıyla değil de kitaplığımızdaki çoğunu okumadığımız kitap yığınlarıyla

övündük. Adını daha yeni duyduğumuz yazarların, şairlerin arkasından atıp tutmakta
ustalaştık. Ustalaştığımız bir şey daha vardı: Tüketim. Tükettikçe mutsuz olduk.
Kütüphanemiz tozlu kitaplarla doldu lakin bizim zihnimizin tozu, örümcek ağı kalkmadı.
Edebiyatın amacı sorgulamayan, okumayan bir neslin yetişmesini mi sağlamaktı?

Edebiyat sözcüğü, Arapça kökenli bir sözcük olan “edep” sözcüğünden türemiştir. Bunun
Türkçe karşılığı “incelik” olarak sözlüklerimizde yer bulmuştur. Biz bu sözcüğün anlamını o
kadar unuttuk ki hoşgörüden uzaklaştık, hoşgörüden uzaklaştıkça sevginin topraklarında
nefretin tohumları filiz verdi. Nefret, insanın ruhunu zehirli bir sarmaşık gibi sardığı vakit
evvela insanı zehirledi, sonrasında diğer insanların da kalbinin derinliklerine sirayet etti bu
zehir. Kalpler, zehirli sarmaşıklar yüzünden bimâr olduğu vakit sine-i uzletine çekildi insanlar
yara almış bir hayvanmışçasına. İnsanın edebiyata ihtiyacının olduğu, birine sarıldığında
sırtından bıçaklandığı vakit ortaya çıktı. Çünkü sanat yargılamazdı. İnsanların fani sözü zehir
iken şiirlerin ve sanatın ebediyeti deva idi gönlün derdine.
Ben size edebiyatın amacını hatırlatayım: Edebiyat; insanın edebini, inceliğini göstererek
kalemle ruhunu kâğıda aktarıp o kâğıdı binlerce insana ulaştırarak onlara yalnız olmadıklarını
hissettirmeyi, insanların bilgilenip düşünmelerini sağlamayı amaçlar. Lakin biz, modern çağın
insanları, hızlı yaşama o denli alışmışız ki kitapların her insana özel bir ihtiyaç olduğunu
unutup binlerce liste yaptık: hayatınızı değiştirecek kitaplar, ufkunuzu açacak kitaplar,
ölmeden önce okunacaklar… Oysaki kitap tıpkı bir ilaca benzer. Nasıl ki hastaya doğru ilacın
verilmesi iyileşmesine yol açarsa yanlış ilacın verilmesi de hastanın ölümüne sebep olabilir.
Bir insanı ihtiyaçlarına yanıt vermeyecek kitabı okumaya sevk etmek de böylesine ölümcül
sonuçlar doğurabilecek bir durumdur.
Ezelden beri hamurumuzda olan edebiyat, insanın anlama ve anlaşılma ihtiyacına da cevap
vermiştir. Bazen okuduğunuz bir romandaki karakteri kendimize yakın buluruz. Yıllar
öncesinden bir insanla ortak duygu ve düşünceleri paylaşıyor olmak anlaşılmama ve yalnızlık
hissinin derin yaralarını şefkat ve anlayışla sarıp sarmalar. Bencillik duygumuzu törpüler.
Edebiyat, acılara teselli bulmanın gözyaşlarını kurulamanın, sevinçleri paylaşmanın en güzel
yoludur. Bu yüzden edebiyat insanî bir düşünsel faaliyettir. Bir faaliyet olmaktan da öte
insanlığın ihtiyaç duyduğu ekmek, su, hava gibi elzem bir şeydir.

Bunları da Sevebilirsiniz

Şehirde yaşamak köyden daha zormuş dedi içinden o iç sesiyle, sattığı tarlasıyla eviyle tüccarlık yapıyor az çok kazandığıyla idare ediyordu. Semaveri yanı başında ayırmaz çayı her zaman hazırdı. Esnaf arkadaşlarıyla başında toplandıklarında, kent hayatının zorluğundan köy hayatının kolaylığından güzelliklerinden mahrum kalarak buraya tıkanmış kalmış olmanın sancısından söz ederken, yaşamlarının hiç rahat olmadığından, şık ve güzel …

Share
Önceki / Previous Kehanet
Sonraki / Next BUCAKSIZ YOLLARI KURAK- Eda Öztürk