Havuzun yanında oturuyorum. Fıskiyesinden sıçrayan damlalar üstümdeki gömleğin sırtını ıslatıyor. Ama o ki; bunu hissedemeyecek kadar uzağım âna, varlığıma, herhangi bir varlığa. Burnuma bir susam helvası kokusu vuruyor işte tam o sırada. Evde yalnızım, diyorum. Kim kavuracak bu helvayı
şimdi? Arada bir rüzgâr vurdukça koku dağılıyor aslında ama ayırt edemiyorum ki. Fakat yine de bırakıyorum kendimi geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi, hiç mi olduğunu bilemediğim boşluğa.
Başta gözlerimi ağrıtıyor, kaburgalarımı kelep kelep ediyor bu boşluk, hiçlik hissi. Ama alışıyorum, yıllar boyu bu ânı beklemiş gibi. Sonra kulağıma tabak çanak sesleri gelmeye başlıyor, ilkin hafif bir uğultu şeklinde ama sonra tamamen netlik kazanarak, soluksuz bir yankıdan gayet keskince bir hale bürünüyor.
Annem geçiyor karşıma bir anda elinde demir kaşık, helvayı yaptığı çelikten tencerenin kenarına vuruyor. Yanında da mutfağımızın küçük tezgâhı. Çıplak ayaklarımda kırmızı küçücük potinler var oluyor. Sağıma bakıyorum, soluma bakıyorum, etrafı inceliyorum, kafamı kaşıyorum, şaşırıyorum
her şeyin böylesine sahici oluşuna. Kafamın bulanıklığını örtbas etmek ister gibi, odanın diğer kısmı da ekleniyor gözlerimin önüne, tezgâhın yanına doğru. Yarısı boş olan raftaki tabaklık,
duvardaki ceylanlı halı, yerde çınardan yapılma üç ayaklı tahta sofra, tezgâhın üzerindeki bulaşık çay bardakları ve günışığının girerek içeriyi yalayıp yuttuğu küçük tahta pencere. Hepsi bir bir
üzerlerindeki tozlu örtüyü vahşice yırtıp atıyor ve zihnimdeki aydınlıktan paylarına düşen ışığa kavuşuyor. Dışarı bakıyorum pencereden, bahçenin ortasından bir sakız ağacı yükseliyor. Ta
bulutlara kadar, ucunu göremiyorum bile. Kokusu doluyor tüm eve, kokluyorum. Sofranın başına ağabeyim gelip oturuyor. Hafif çakır. Kaşığı eline alıp soluksuz yemeye başlıyor önünde ne varsa. Annem raftan tabak indiriyor üç tane, tepeleme susam helvası doldurup birisini sofraya koyuyor ikisini benim elime tutuşturuyor. Dışarı çıkıyorum tahta kapıdan, bahçede kadınlar oturuyorlar sakız ağacının dibinde, yanlarında bir dizi çocuk, elimdeki tabakları hemen kapıyorlar. Annem de peşimden
bahçeye çıkıyor. Boynundaki beze alnındaki terleri siliyor. Saçlarını da yeni kesmiş, ensesine kadar, uçları dışa kıvrılmaya vakit bulamamış daha. Üstünde topuktan yukarı basma elbisesi,
öylece dikilmiş kapının önünde gülüyor yüzüme, ben de ona gülüyorum. Havada asılı kalıyor o an, belki yerin yedi kat altına girip muhafazaya başlıyor büyüsünü, belki göğün yedi kat üstüne yükseliyor, belki Burgaz’ın rüzgarına karışıp boğazın o sularına bulanıyor, bilemeyiz. Bahçedeki çocuklar ânın o efsunlu havasını dağıtmak ister gibi birden ayaklanıp koşmaya başlıyor. Dondurmacı gelmiş, zilini çalıyor. Çocuklar etrafına doluşuyor. Elleri havada uçuşuyor sadece. Bir külah dondurma alan koşmaya başlıyor. Sanırsam ben de alıyorum dondurmamı. Çocukların yanına karışıyorum, yeniden. Koşmaya başlıyoruz,
dağ tepe demeden koşuyoruz. Ayaklarımız tutmaz hale gelinceye kadar koşuyoruz. Koşuyoruz, koşuyoruz… Burgaz’ın martıları geçiyor tepemden, kilisedeki çan sesleri, vapur düdükleri doluyor kulaklarıma; kayıklar, sandallar, balıkçı ağları dizi dizi kayıyor gözlerimin önünden. Ergün Pastanesi’nin çörek kokularıyla etraftaki begonvil kokuları karışıyor birbirine. Fıstık çamlarının, at kestanelerinin yaprakları seriliyor önüme, üstlerine basıyorum hışır hışır. Köyümün, çocukluğumun, ilk hayallerimin rüzgârı çarpıyor yüzüme. Kahkahalarla gülüyorum. Ciğerlerim patlayana kadar soluyorum o havayı. Koşarken annemle beraber kestiğim kısacık saçlarım terden enseme yüzüme yapışıyor. Tombul ellerimle saçlarımı sıyırırken ensemden, etrafımdaki ayak sesleri kesildiğini fark ediyorum, durmuşuz. İskeleye gelmişiz. Burgaz’ın iskelelerinden birisine. Oturuyoruz kıyısına, inci gibi dizilmişiz ama. 8-10 çocuk
varızdır. Ayaklarımızı suya sokuyoruz. Terim kuruyana kadar oturuyoruz. Öyle konuşuyorlar onlar elleri havalanıyor, iniyor belki ben de konuşuyorumdur, belki bana da sesleniyorlardır, belki de beni görmüyorlardır, bilemiyorum. Sonra sesleri gidiyor, öylece kalıyorum. Sağıma bakıyorum, soluma
bakıyorum ama yoklar. Hepsi bir bir buhar olup uçmuş. Bir ateş basıyor, ter yeniden vücudumu ele geçiriyor, ayaklarımdaki su tüm vücudumu sarıyor. Tüm kokular kayboluyor, uğultular, vızıltılar, yankılar kesiliyor. Kendimi sıkıyorum, yumruklarımı, bacaklarımı sıkıyorum, gözlerimi yumuyorum. Şırıltılar gelmeye başlıyor. Gözlerimi açıyorum, bir denizin dibindeyim. İskele kaybolmuş. Etrafımdan balıklar akıyor sürü sürü, inciler saçılmış saçlarıma. Denizanaları kafamın üstünden uzanıyor bir
duvak gibi, denizin üzerindeki kumlara. Ben yumru gibi kalmışım denizin ortasında. Ayaklarımı çırpıyorum, kollarımı çırpıyorum, deniz beni yukarı itiyor. Kafamı sudan çıkarıyorum. Birden kara, denizin ortasına kadar uzanıyor. Çıkıyorum denizden, güneş beni bekliyormuş gibi hemen kurutuyor
vücudumu. Sarıp sarmalıyor beni. Üzerimde incecik, satenden beyaz bir sabahlık. Yürümeye başlıyorum. Ayaklarıma deniz kabukları batıyor, deniz kestaneleri çevreliyor etrafımı ama tek bir damla kan akıtmıyorum. Yürüyorum. Ben yürüdükçe deniz yeniden büyüyor. Kara, her zamanki yerine geçiyor. Bakıyorum ki tam karşımda kapıları ardına kadar açık bir yalı var. Bir saniye tereddüt etmeden içeri giriyorum, bahçe kapısını açıyorum ve şaşıyorum. Her şey çok tanıdık. Yerdeki mozaikler, bahçenin kenarındaki eskimiş salıncak, masanın üzerinde duran soğumuş fincan takımı… Hepsinde benim izlerim var sanki. Bir de havuz bahçenin ortasında. Fıskiyesi horozlu. Aynı küçükken yediğim horoz şekerleri gibi. Acaba o şekerler gibi kokuyor mudur? Havuzun yanındaki kadın da çok seviyor herhalde horoz
şekerlerini. Yahut horozları. Çünkü o da fıskiyeye bakıyor dik dik. Yanına gidiyorum. Beni görmüyor bile. Onu inceliyorum. Pamuk kadar beyaz saçları, kırışmış ama bir o kadar parlak yüzü, kopkoyu gözleri, kemerli burnu… Tıpkı ben gibi, tıpkı annem gibi, tıpkı kız kardeşim gibi. Şile bezinden limon sarısı bir gömlek var üstünde. Sırtı ıslanmış hafiften, havuzdan mı çıktı yoksa? Teninde de bir susam helvası kokusu var ki… buram buram. Ah, diyorum ne de severim. Yanında buz gibi sütle ne iyi olurdu şimdi. Sesli konuşmuş olacağım ki, kafasını aniden bana çeviriyor. Yüzüme bakıyor, ta gözlerimin içine.
Kendini görüyor. Hem gözlerimin içinde hem karşısında. Kafası bulanıyor bu sefer. Atlıyor havuza. Havuz da derin değil aslında, küçücük havuz ama kaybediyor kendini. Bakıyorum, bir avuç
köpük kalıyor arkasında, gülüyorum. Üflüyorum köpüğe, uçup gidiyor, ağaçların arasına doğru. Sağa sola bakınıyorum sonra, bahçeyi dolaşıyorum, her bir köşesi hafızama kazınmış bahçeyi. Ağaçlar var. Kiraz ağaçları, dut ağaçları, iğde ağaçları, şeftali ağaçları… Kirazlar olgunlaşmış, dallarından sarkmışlar. Kimse toplamamış yazık dallarında çürüyecekler, diyorum. Yalının duvarına dayalı merdiveni alıp getiriyorum. Toplamaya başlıyorum. Hem topluyorum hem yiyorum. Güneş ışığı dalların arasından sızıp yüzüme vuruyor, oynuyor benimle. Kirpiklerimin üzerinde kırılıp, etrafa dağılıyor. Üst taraftaki
olgunlaşmış kirazları almak için kafamı kaldırıyorum, ağacın tepesindeyim. Gelincik gibi tırmanmışım. İncecik bir dalın üzerine oturuyorum. Bir de ayaklarımı sallandırmışım. Elimde de bir defter. Ağacın tepesindeki ben gülüyorum ağzımı aça aça, saçlarımı savura savura. Kulağımın arkasına kiraz takmışım,
artık kaç saattir orada oturuyorsam yanaklarım al al olmuş. Uzaklara bakıyor, martılara bir şeyler anlatıyorum. Elimdeki küçük siyahtan deri kaplı deftere Burgazada’yı gözleyip gözleyip bir şeyler yazıyorum. Belki bir ilkbahar şiiri, belki Boğaz’a, dalgalarına, yan yana dizilmiş saraylara, yalılara,
camilere bakıp kurduğum bir öykünün taslağı. Yahut Hrisopulos Stelyanos Gemisi’nin Boğaz’da dolanışını hayal edip deftere üstün körü eskizini çiziyorum, bilemeyeceğim. Kendimi
gördükten sonra dilime bir şarkı dolanıyor. ‘Sen neredesin ey sevgili, yaz günleri nerede…’ diye mırıldanmaya başlıyorum. İçeride bu şarkının Meral Uğurlu’dan plak kaydı var mıydı
acaba, diyorum. Sonra içimden vardır herhalde canım, diye söylenerek eğiyorum kafamı aşağı, inmeye başlıyorum merdivenlerden. Her bir basamak inişimde biraz daha yaş alıyorum. Tabii gözlerim yine de ışıl ışıl. Ama ağacın çıplak yüzü soğuk bir karşılık veriyor benim ışıldayan gözlerime. ‘Ne geldin yine?’ der gibi. Yoruluyorum. Üzerimde limon sarısı bir gömlek. Havuza sırtımı verip oturuyorum. Soluklanayım, diyorum. Zihnimden geçenleri kovalamak isterken öylece kendimi inceler bir vaziyette bulunuyorum. Ellerime kayıyor gözüm, parmağımdaki yüzükleri inceliyorum. Hangileri altın
hangileri gümüştü hesap etmeye çalışıyorum. Ellerimin buruşukluğu çarpıyor gözlerime. İçimi bir kuruntu kaplıyor. Geçen seneler yüzüme tüm hararetiyle nüfuz ediyor. Kırışmış bileklerime, sarkmış baldırlarıma bakıyorum. Ayağımdaki terlikleri çıkartıyorum. Oturup kalıyorum havuzun yanındaki
mermerde. Üzerime bir ağırlık biniyor. Oysaki zihnim su gibi berrak, bilincim bir akşamsefasının ayın tepeye çıkınca ki hali kadar açık. Hayrola, diyorum bu ağırlık neden çöktü üstüme, misafir mi gelecek yoksa? İçeriden telefon çalıyor. Yavaş yavaş yürüyerek çıkıyorum bahçeden yalının mutfağına uzanan
merdiveni, açıyorum telefonu. – Burgaz’dan-, Hidayet Teyzemin kızı, Mehveş aramış. Öldü, diyor. Kim diyemiyorum, nasıl diyemiyorum, bu hiçlik, boşluk hissinin neden bir anda tüm benliğimi sardığını da anlamış bulunuyorum o an – sanırım-. Havuzun yanında başlayıp zihnimi üçe bölen, tüm hayatımın,
yaşanmamışlıklarımın arasındaki kovalamacanın da sonuna geldiğimi anlıyorum -galiba-. Peki, diyorum telefonun ucundaki Mehveş’e. Belki halihazırda bekleyen birkaç damla gözyaşı doluyor göz çukurlarıma. Kapatıyorum telefonu. Havuzun yanına gidip oturuyorum, burnuma bir susam helvası kokusu
vuruyor. Ama o ki bunu hissedemeyecek kadar uzağım âna, varlığıma, herhangi bir varlığa…

Bunları da Sevebilirsiniz

By Stephen Greenblatt NEW YORKER May 7, 2020   Shakespeare lived his entire life in the shadow of bubonic plague. On April 26, 1564, in the parish register of Holy Trinity Church, in Stratford-upon-Avon, the vicar, John Bretchgirdle, recorded the baptism of one “Gulielmus filius Johannes Shakspere.” A few months later, in the same register, the …

Share

İstanbul Bienali, sanatın iyileştirici ve birleştirici gücüne olan inancıyla iyi bir komşu başlıklı 15. İstanbul Bienali’ni Google Arts & Culture işbirliğiyle çevrimiçi olarak izleyicilerle buluşturuyor. Elmgreen & Dragset ikilisinin küratörlüğünde, 56 sanatçının ev, mahalle ve aidiyet kavramlarıyla ilişkilenen eserlerinin sergilendiği iyi bir komşu, küresel bir salgınla mücadele ettiğimiz bu günlerde ev kavramını bir barınak olmanın ötesinde ele alma …

Share

Orjinali: INSANOKUR.ORG Emrullah Çelik   Üstkurmaca, postmodern edebiyatın ana özelliklerinden biridir. Üstkurmaca kendi içinde bir kurmacadır. Kendi içinde başka bir romanı/öyküyü ya da metnin içinde başka bir metni okuyan, yazan bir karakteri anlatan; anlatım devam ederken yazarın araya girip fikirlerini belirttiği, okurla şakalaştığı ve ona kurmaca bir oyunun içinde olduklarını devamlı hatırlattığı; yazarın metnin şahıs …

Share
Önceki / Previous Masih Alinejad on Iranian oppression
Sonraki / Next Anthony Burgess: Otomatik Portakal ve Şiddet Üzerine (1973) | Türkçe Altyazılı