TÜRKÇE

 

“Ali Usta Kadayıf ve Baklava” dükkanının yemyeşil levhasına bakıyorum. Dünyanın en küçük apartmanının en alt katında, zayıf ve yaşlı anasını omzunda taşıyan bir adam gibi, daracık binanın dört katını yüklenmiş bir tatlıcı. Diğer binalarla bitişik, ama hepsinden daha küçük, daha narin, dünyanın kurulduğu güne şahitlik etmişcesine eski bir apartman. Baklavacının levhasından daha koyu bir yeşilmiş bir zamanlar, yağmurla ve geçen yıllarla birlikte rengi de solmuş, yeşilin tanımsız bir tonuna dönmüş. Pencereler kapalı, kirli olduğu karşı kaldırımdan belli olan perdelerle örtülmüş hepsi. Arabamın tamir edilmesini beklerken gözüme çarpan bu daracık apartmanı izlemeye devam ediyorum. Ali ustanın işleri kesat gibi, giren çıkan yok dükkana. Apartman da yüz yıllık uykuya yatmış gibi, tek bir hareket bile yok. Birden, tam da baklava dükkanının üst katındaki balkonun kapısı açılıyor, yaşlı bir adam çıkıyor balkona. Balkona çıkmak dediysem, bir adımlık bir balkon, kapıyı açıp balkondaki iskemleye atıyor kendini. Nerden çıktı bu adam? Yıkılmaya yüz tutmuş apartmanın hareketsizliği bozuluyor, gözüm bir türlü balkondaki adama alışamıyor. Apartman kadar yaşlı nerdeyse. Saçı da sakalı da kirli bir beyaza bürünmüş, sanki yıkanmamış gibi yıllardır. Üzerinde beyaz bir gömlek var, her gün aynı gömleği giydiğine eminim. Bir sigara tutuyor parmaklarının arasında, sigarasını yakıp balkonun köşesine gözlerini dikiyor. Gözlerini ayırmadan, bir saniye bile bakışlarını kaçırsa balkon çökecekmişcesine ciddiyetle, tek işi buymuş, dünyaya bunu yapmak için gelmişcesine bakıyor balkonun o köşesine. Sigarasını bile unuttu şimdi, balkonun o köşesinden başka bir şeye yer yok artık onun için. Ne görüyor orada? Nedir bu kadar ilgisini çeken? Karşı kaldırımda, gözlerimi ona dikmiş bakıyorum, beni bile farkettiği yok. Neye bakıyorsun bu kadar ısrarla? Ne var orada? 

Yine bana bakıyor. Dikmiş gözlerini. Gözleri görülmez, biliyorum. Orada bir yerlerde, kalın kabuğunun altında mı üstünde mi bilemem, bir şeyler ile görüyor beni. Hissediyor. Buraya gelip oturduğumu, sigaramı yaktığımı, azıcık essin de nefes alayım diye balkona sıkıştığımı biliyor. Geliyor peşimden hemen. Evin içinde gözlerini diktiği yetmiyormuş gibi, burada da gözetliyor beni. Hiçbir yerde yalnız bırakmıyor. Giriyorum tuvalete, kapatıyorum kapıyı, çarpıyorum hatta kuvvetle, anlasın da rahat bıraksın bari burada diye. Yok, işe yaramıyor, ben işerken dikip gözlerini bana bakıyor. Ne görmek istiyorsun, diye bağırdım geçen gün. Ne arıyorsun yüzümde, ne dememi istiyorsun? Yok, hiçbir şey aradığı yok. Sadece bakıyor. Çıldırayım istiyor bu boş bakışlarından. Çıldırıp atlayayım balkondan, cama çıkıp bağırayım. O da bakardı böyle. Sinirlendiğinde en çok, sessiz sessiz bakardı yüzüme. Gözlerini gözlerimden ayırmadan. Gözünü kırpmazdı bile, öyle put gibi kalırdı sinirliyken. Ne yaptığımı bilmezdim, nasıl böyle öfkelendirdiğimi anlamazdım. Yani bir fikrim olurdu tabii, “baca gibi tütmüşsün” derdi mesela. “Yiyecek ekmeğimiz yok, bu merete para buluyorsun” derdi, bağırmadan ama buz gibi. Sonra susup bakardı bana, uzun uzun. Konuşsa, sayıp dökse, küfretse kabul ederdim, ama yok, o sadece susardı. Konuş be, konuş diye bağırırdım bazen, biliyor ya sinirime dokunduğunu, inadına susardı. 

Suskunluğu hiç sevmezdi aslında. İlk günlerimizde, evlenmeden önce, yok yok, paralar suyunu çekip bu lanet eve tıkılmadan önce, hiç susmadan konuşurdu. Virgül koymazdı da kelimelerin arasına, onun yerine küçük küçük gülerdi, o kadar güzel gülerdi ki. Bir kuşun kıkırdaması gibi, doyamazdım sesine. Hep gülsün isterdim, hiç susmadan konuşsun, hep de gülsün. O zaman da anlardı neyi sevdiğimi, sırf ben seviyorum diye, gülerdi olur olmaz yere. O gülünce içim ısınırdı, elim hemen onun elini arardı, sarılmaya, öpmeye bahanem olurdu. 

Sonra gitti işte. Önce işim bitti, kapattım dükkanı. Battım demeye çekinirdim önceleri, sonra baktım ki insan alışıyor zamanla, koyverdim ben de. Battığımı kabul ettim, yapamadığımı, dükkanı döndüremediğimi, borcun içine gömüldüğümü kabullendim. Dükkanın kapısını kapatırken, eşyaları iki kuruşa satarken o kadar üzülmedim. Ama ne zaman ev sahibi dikildi kapımıza, çok sevdiği televizyonunu kucakladı götürdü memurlar, işte o zaman ilk kez sustu uzun uzun. Yüzüme baktı hiçbir şey söylemeden. İçim sıkıştı, hiç konuşmayacak sandım bir daha. Güzelim, dedim, yine kazanırız. Çalışırım yine, daha iyisini yaparız. Ben inanmadan söylemiştim, o da inanmadan baktı zaten yüzüme. Nasıl çıkardık düze, hiç bilmiyordum. Belki o bilir diye yüzünden bir ipucu aradım, gözlerini çevirdi hemen. Bu harabeye geçtiğimizde, geçmek zorunda kaldığımızda, aylardır milletin yanında kalmaktan, göçebe gibi yaşamaktan iflahımız kesilmişti. Kendimize ait bir odamız olsun da ne olursa olsun, demiştik. Ne olursa olsun, kısmını fazla düşünmeden söylemişiz. Bir tek bu tek göz odaya yetti paramız, garsonluktan aldığımla bir bu odayı çevirebilirim diye düşündüm. Apartmana girmeden önce şöyle bir baktı, apartman demeye bin şahit ister, kargacık burgacık bir şey. Buralara düştük der gibi sustu bu kez. Eve bir girdik, alt kattan buram buram şekerli su kokusu geliyor. Duvarlar sararmış, evin için havasız, yerler küf bağlamış. Düzeltiriz güzelim, hemen hale yola sokarız bu evi, dedim. Yıkadık, pakladık. Ama o lanet şekerli koku gitmedi evden, üzerimizden. Artık hiç sesi çıkmıyordu, sadece bakıyordu bana uzun uzun. Ben de patladım bir gün, yeter konuş, söyle ne söyleyeceksen, yeter ki gözlerini dikme üzerime, diye bağırdım. Diyecek bir şey yok, sen buldun belanı, diye söylendi. Çok eşyası da yoktu zaten, koydu bir poşete, çekti gitti. Gitme diyemedim, nasıl diyeyim? Gelmesi mucizeydi zaten, gitmesi şaşırtmazdı. Kapıyı kapatırken yüzüme baktı yine. Gitme desem, kalır mıydı? Yok be, kalıp ne yapsın? O kapı kapanınca, bir hamamböceği fırlayıverdi. Daha önce hiç görmemiştik, şanslıydı ki, o gittiğinde göstermişti yüzünü. Neyse, dedim, yalnız kalmamış oldum en azından. Kalın kabuklu, iğrenç de olsa bir yoldaşım var en azından. Ama bu böcekte bir sıkıntı olduğunu anladım ilk gün. Nereye gitsem, karşıma dikilip öylece baktı bana. Böcek dediğin hareket eder, oradan oraya koşuşturur, bayrak direği gibi dikilmez insanın karşısında. Bu değişik işte, tek yaptığı bana bakmak. Şükran’ım gibi, uzun uzun susup, bana bakıyor. Hiçbir yerde rahat verdiği yok, nereye gitsem peşimde. 

Balkona çıktım, bir nefes alayım diye. Öyle bir baklava kokusu var ki evde, karnım acıkmaz oldu artık. Hep o şekerli koku burnumda, nefret ettim şekerli ne varsa. Karnım acıksa da, iki lokma ekmeğim var sanki. Garsonluğu da bıraktım, ne işime yarayacaksa bütün gün kirli tabakları taşımak, açgözlü müşterileri tıka basa dolu tabaklarla beslemek. Bu evden de atılırsam, sokakta yatarım artık. En azından nefes alırım be, şu pis, yapış yapış koku olmadan uyurum bir gece en azından. Ama o hamamböceği, işte yine karşımda, bırakmıyor ki bir saniye rahat kalayım. Nereye gitsem orada, bakışları üzerimde, hep soruyor sanki “ne yaptın da düştün buralara?” Bilmiyorum, vallahi bilmiyorum. Bilsem Şükran’ı kaçırır mıydım evden, gülüşünü suskunluğa çevirir miydim, beş kuruşa talim hayatlarımızı şeker kokusuyla rezil eder miydim? Etmezdim herhalde. Sus artık, rahat bırak beni. Şükran çekti kapıyı, gitti işte. Sen de git. Çek gözlerini üzerimden. 

Birden başını çevirip, bana bakıyor. Tam gözlerimin içine. Hazırlıksız yakalandım, onu dikizlediğimi anladı. Boş bulunup gülümsüyorum, “tüh” diyorum içimden, “adama niye sırıttım lan!” Ben gülümseyince sinirleniyor, ağzında sönen sigarasını atıyor balkondan aşağı. “Ulan antenli!” diye bağırıyor bana. Boş sokakta benden başka kimse yok, olduğum yere çakılıyorum. “Sana söylüyorum lan, kara kabuklu!” Amca da yaratıcı aslında, çok küfür duydum ama böylesine hiç rastlamadım. “Konuşacaksan konuş, yoksa siktir git bu evden!” Baklava tezgahındaki adam da duyuyor bağırışını, dükkandan çıkıp yukarıya bakıyor. Balkondaki adam farkında değil onu izleyen diğer bir çift gözün, derdi benimle. “Şükran’la birlikte niye gitmedin lan evden? O mu bıraktı seni arkasında? Ben delirtemedim, sen bitir işini mi dedi sana? Sustuğunuz yeter lan artık ikinizin de. Konuşun lan, Allah rızası için, bir kez konuşun!” Yeniden balkonun köşesine bakıyor, sonra bana dikiyor gözlerini. “Gülsene Şükran.” derken kendini balkondan aşağıya bırakıyor. Baklavacının ayaklarının dibinde, attığı sigara izmaritinin üzerinde, boylu boyunca bir adam yatıyor. 

 

ENGLISH

Translated with the author’s approval by  Lara Erdir

Looking at the lush green nameplate of the “Ali Usta Kadayıf ve Baklava” shop. A sweet shop on the lowest floor of the world’s smallest apartment, loaded four floors of the narrow building, like a man carrying his weak old mother on his shoulders. An old apartment adjacent to other buildings, but smaller, more delicate, as it has witnessed the day the world was born. The nameplate was once a darker shade of green than the baklava maker’s, with the rain and passing years, its color has faded and turned into an undefined shade of green. The windows are closed, all covered with dirty curtains noticeable from the opposite sidewalk. While waiting for my car to be repaired, I keep watching this narrow apartment that caught my eye. Ali Usta’s work seems to be in doldrums, not many visitors. There is not a single movement in the apartment, as if it has laid down for a hundred-year nap. All of a sudden, the balcony door on the upper floor of the baklava shop opens, and an elderly man comes out to the balcony. Having said to go out to the balcony, it is a one-step balcony, he opens the door and throws himself on the chair on the balcony. Where did this guy come from? The stillness of the apartment, which is slanted to collapse, is dissolving, my eyes cannot get used to the man on the balcony. He is almost as old as the apartment. Both his hair and beard have hued into a dirty white as if they had not been washed for years. He is dressed in a white shirt, that I am sure he wears every day. He lights a cigarette between his fingers, rivets his glare on the corner of the balcony. He stares at that corner of the balcony without averting his sight for even a second as if the balcony would collapse if he did, as if it was his sole duty as if he had been born to do this. He even forgot his cigarette, there is no room for anything but that corner of the balcony now. What is it that he sees? What is it that captivates him? I’m peering out at him across the street, without him even noticing me. What are you looking at so persistently? What is there?

Stares at me again. Fixating. The eyes are invisible, I know. I’m not sure whether it’s under its thick shell or above it, but it’s perceiving me through something. Feeling. He knows that I came here and sat down, lit my cigarette. He knows that I am stuck on this balcony hoping for a light breeze so I could breathe a little bit. It’s chasing after me. As if it’s not enough that it peeks out when inside the house, it keeps cave here too. It never gets off my tail. Going to the bathroom, closing the door, slamming even harshly, hoping that it would understand and leave me well alone. No, It doesn’t work; he just looks at me as I pee. I wept the other day, “What do you want to see?” What are you looking for in my face, what do you want me to say? No, it’s not that it looks for something. It just looks, wanting me to go crazy from the empty look in its eyes. If I were to go crazy and jump off the balcony, scream out the window, It would keep staring then too. When feeling angry, it would mostly look at me silently. Without taking its eyes off mine. It would just stand still like a statue, without a wince when it was angry. I wouldn’t know what I
have done, I wouldn’t understand how I triggered it off. I mean, of course, I would have an idea, thus, it would say “You smoked like a chimney”. “We have no bread to eat, yet you spend on this doofer.” It would say, without a yammer, stone cold. Then it look at me for an eternity, quietened. If he talked, warbled, cursed, I would take it, but no, he just kept silent. I used to yell, “Speak! Talk!”, knowing that it was grating on my nerves, it remained silent, just out of spite. Never enjoyed the silence. On our first days, before getting married, no no, before the money ran out and we were crammed into this damn house, she would rattle on. She wouldn’t put a comma between the words, instead, she would laugh a little, she would laugh so delightfully. Like the chirp of a bird, I couldn’t get enough of her voice. I would itch for her laugh, for her to speak without interruption, to always laugh. she would sense how I enjoyed it, just for the delight of it she would laugh whenever. Her laugh would warm me up, my hand would immediately search for hers, I would have an excuse to caress. Then she left.

First I went under, closed the shop. Early on, I was hesitant to say I went bankrupt, then I realized it seasons in you over time, so I unloosed it. I made peace with that I went bankrupt, that I couldn’t, that I couldn’t keep the place going, that I was buried in debt. Closing the door, selling what is left for birdseed, didn’t fret me much. But when the landlord turned up at our door, the officers clasped her beloved television and took it away. That’s when she fell silent for the first time. She looked at me saturninely. I was chagrined, thought she would never say a word thereon. “We’ll earn more again,” I promised, “I’ll try again, we’ll do better.” Words flowed out of my mind without me believing, and she looked at me without believing. How would we get through the storm? I looked for a clue in her face, but she quickly diverted her gaze. When we moved into this wreck, had to move, we were worn out from living like nomads for months.

We wanted a room of our own, no matter how little it was. We were to say “no matter” without much consideration, so we only had enough money for this one room. I reasoned that with the money I earned serving tables, I could pay for this room. She glanced over as we entered the apartment, it takes a thousand witnesses to call it an “apartment”, something crooked. She was deafeningly quiet, as if saying We have gone down here.” The fragrance of sugar water wafted up from downstairs as soon as we walked in. The house was stifling, the walls were blenched, and the floors were moldy. “We’ll fix it, honey, and we’ll have this house back on the road right away,” I said. We washed, we packed. But that dreadful sweet odor lingered in the home and on us. She remained obmutescent, only glomming. “Just talk, say whatever you have to say, just don’t stare at me,” I yelled one day. “Nothing to say,” she responded, “you found your trouble.” She didn’t have much in hand, put them in a bag, took off. Her presence was a miracle; her departure would not be unexpected. As I shut the door, she gave me another glance. Would she stay if I asked her to? No, why would she? A cockroach sprung up as I was closing the door. We’d never seen it before, but it had revealed its face as she departed, which was fortunate. At the very least, I remarked, I’m not alone. At the very least, I have a foul-mouthed, thick-skinned companion. But on the first day, I noticed this bug was troubled. He showed up in front of me and glared at me everywhere I went. An insect moves, dashes here and there, and does not stand in front of people like a flagpole. This one is strange you see, all it does is to stare. Like my dear Şükran, remaining obmutescent, only glomming.

Always dangling behind me, in my hair to catch my breath, I headed to the balcony. I’m hardly hungry because the aroma of baklava is so overwhelming at home. I always have a sweet odour in my nostrils, I now loathe sugary food. Despite how hungry I am, I only eat two bits of bread. I also quit the waitress job, carrying dirty plates all day, feeding greedy customers with crammed plates, for what it’s worth. If I get evicted out of this house, I’ll sleep on the streets. At the very least, I’ll be able to breathe and sleep
without that foul, sticky odor for at least one night. But that cockroach, here it is again, does not let me be for a second. His glare follows me wherever I go, as though he’s continuously asking, “What did you do to end up here?” I’m not sure, I’m not sure at all. If I knew, would I give Şükran off from home, would I quiet her joy, would I disgrace our lives with the smell of sugar, drill for five cents? I guess I wouldn’t. Keep your mouth shut and leave me alone! Şükran closed that door behind her and walked away. You, too, are leaving. Take your gaze away from me.

Suddenly he turns his head and locks his eyes directly into mine. Caught of guard, he noticed me peeking. I am smiling, caught unawares. “Dash it!” I snapped at myslef, “Why was the stupid grin?!” My grinning makes him enraged and he tosses his smoldering cigarette of the balcony. He shouts at me, “Hey with an antenna!” I’m stranded on the empty street, there is no one but me. “I’m telling you, black crustacean!” The old-man is creative. I’ve heard a lot of profanity, but this is the first time I’ve ever heard something like this. “Speak up or get the fuck out of here!” Whilst the man behind the baklava counter hears him screaming, he comes out of the store and looks up. The man on the balcony is completely oblivious that he is being watched by another pair of eyes; his dispute is with me. “Why didn’t you leave the house with Şükran? Did she exhort you to stay? She couldn’t drive me crazy, did she tell you to finish what she started? It’s enough for both of you to keep quiet. Speak, for God’s sake, speak once!” He returns his gaze to the balcony’s corner before staring at me. “Şükran, smile once again.” After that, he sails from the balcony. A man lies full length at the feet of the baklava maker, on the cigarette butt he had
tossed.

Bunları da Sevebilirsiniz

Varoluşçuluk felsefesinin en temel noktalarından birkaçına vurgu yapan oldukça açıklayıcı bir video: “Varoluş, özden önce gelir:” Yaptıklarımızla kendimizi yaratırız, her karar verdiğimizde sabit değerleri olmayan bir dünyada yaratıcı da oluruz. Dolayısıyla yaptığımız her hareket ve verdiğimiz her kararda aslında bizim için “ideal insanın” davranışlarını yansıtmış oluruz. Bu nedenle“varoluşçuluk bir hümanizmdir.” fotoğraf

Share

Thanks for the Dance, the sınger’s posthumously released album, honors hıs legacy as a mystıc and as a man. Written by Spencer Kornhaber for THE ATLANTIC The work unearthed after Leonard Cohen’s death at age 82 in 2016 contemplated the soul, the Holocaust, and hip-hop. “Kanye West Is Not Picasso” went the title of one poem in Cohen’s …

Share

Duygu Çayırcıoğlu İletişim Yayınları’nı anlattı. Editör, “Pek çok genç yazarın ilk kitabı çıkacak” dedi. Iletişim Yayınları Türkçe edebiyat editörü Duygu Çayırcıoğlu ile Türkçe edebiyatın sorunlarını, ilk kitabını yayımlamak isteyen yazarların edebiyat anlayışını ve 90 kuşağı diyerek nitelenen yazarları konuştuk. Konu köy ve kent hikâyelerine geldiğinde Çayırcıoğlu, “toplumsal gerçekçi edebiyat anlayışının ağırlığını kaybedişiyle daha minimal hikâyelere, …

Share
Önceki / Previous İlkyaz Issue #28 is Out!
Sonraki / Next Yok Olmanın Dayanılmaz Naifliği / The Unbearable Naiveness of Being Absent