“Son ırmak kuruduğunda,
son ağaç yok olduğunda,
son balık tutulduğunda;
beyaz adam paranın yenmeyen
bir şey olduğunu anlayacak.”
Şef Seattle

Yer yer eprimiş yamalı yün gömleği, uçkurla sıkıca bağlayarak üzerinde anca tutabildiği bol
pantolonu, dört parmak çamurla kaplı lastik çizmelerine rağmen hiç eğilip bükülmemiş
insanlara özgü vakur bir duruşu vardı. Yüzündeki çizgilerin çokluğu altmışlı yaşlarını ele
vermesine karşın dalgalı saçları hiç dökülmemiş, birkaç numunenin haricinde hiç
kırlaşmamıştı. Hayattaki tüm şansının bundan ibaret olması, dış görünüşüne zerre önem
vermeyen bir adam için gerçekten çok ironikti.

Adı Mehmet’ti ama kimse ondan bahsederken gerçek ismini kullanmazdı. Hep işleri yokuşa
sürmesinden, bir türlü kırılmayan kör inadından ötürü köylüler ona “Dedik Baba” derlerdi.
Henüz taze bir gelinken kaybettiği karısından sonra kimseyle evlenmemiş, yeryüzündeki
cennet olarak addedilen evlât sevgisinden de böylece feragat etmişti. İçine kaynayan bir
pekmez kazanı gibi oturan acının tabanı hep harlı kalmış olmalı ki, tek tebessümüyle bile
evini barkını terk edecek onca kadına rağmen Dedik Baba’nın bir daha o taraklarda bezi hiç
olmadı.

Önceleri o da diğerleri gibi köyün içinde yaşardı. Altın madeni için geldiklerinde ondan başka
herkes ekeneğini kiralamaya kolayca ikna oldu. Buna karşılık Dedik Baba anlaşma masasına
oturmak şöyle bir dursun, aymazlıklarından ötürü köylülerle hararetli bir çatışma içine girmiş,
onları kararlarından caydırmak için çok nefes tüketmişti.

Muhtar başta olmak üzere herkes yaşlı adama yüklenmiş, nasıl olsa arkasında bırakacak, adını
yaşatacak kimse olmadığı için onu bencillikle suçlamışlardı. Ne vardı elleri azıcık para
görseydi? Hem temelli vermiyorlardı ya! On yıl sonra tekrar ekeceklerdi mezralarını. O arada
gelen parayla evlerini tadilattan geçirir, nasırlarmış parmakları biraz olsun iyileşir, şu üç
günlük dünyada azıcık rahat yüzü görürlerdi, fena mı? İnadın sırası mıydı şimdi? Bir kerecik
işin oluruna gitse ölür müydü? Böyle kârlı bir anlaşmaya burun kıvırmak yalnızca anlamsız
bir kibrin ürünü olabilirdi. Sırf muhalefet yapmış olmak için köylünün aleyhine saf tutması
anlaşılır gibi değildi.

Dedik Baba baktı ki ne söylerse boş, bir süre sonra mücadele etmeyi tamamen bıraktı.
Kendine başka bir yol çizerek tası tarağı topladı, tepetarla civarına bir kulübe inşa etmek için
kolları sıvadı. Yine de yüreği dayanamadı, temelli gitmeden önce son kez “Aklınız varsa,”
diye uyardı köylüleri. “Siz de beni takip edip evlerinizi o çukurdan kurtarmalısınız, yoksa
ileride her şey daha da kötüleşecek.”
Dedik babanın son sözleri yalancı baharın tatlı lodosu arasında kaynadı gitti. Köylüler ellerine
geçen toplu parayla azıcık bitleri kanlanınca bırakın evlerini başka bir yere taşımayı, hayvan
bakmaya, bostan yapmaya ya da en basitinden ekmek pişirmeye bile üşenir oldular. Bu
şuursuz atalet hali Dedik Baba’yı iyice çileden çıkarmış, “Ne halleri varsa görsünler!” diyerek, zaruri durumlar dışında köye inmez, kimsenin kapısını çalmaz, selamını almaz
olmuştu.

Köyü boylu boyunca altına alan tepetarla, madencilerin gelişinden sonra elim bir kaza
sonucunda yüzünün yarısı yanmış genç bir dilbere benziyordu.
Tepenin sol tarafı, üzerindeki bitki örtüsü katmanından tamamen sıyrılmış bir şekilde çoraktı
ve etraf yer yer marazi çatlaklarla doluydu. Bu görüntü bölgenin önceki haliyle korkunç bir
tezatlık gösteriyor, irinli yaralara benzeyen siyanür havuzları görenlerde tiksinti
uyandırıyordu. Habis bir ur gibi gitgide genişleyen bu hastalıklı alan saçtığı zehirle temas
ettiği her şeyi sonsuza dek çürütüyor, geri döndürülmesi imkânsız bir kıyıma yol açıyordu.
Dedik Baba’nın yaşadığı yer ise tepenin diğer tarafında kalıyordu. Bilge adam ince ince
hesapladıktan sonra, cehennemsi bölgeden geçen rüzgârların hiçbirinin dokunmadığı, suların
birbirine karışmadığı bir siperliğe kurmuştu yeni ikametgâhını. Sevimli kulübesiyle yan
komşusuna nispet yapar gibi yeşilin her tonunun cömertçe sergilendiği bu alan resimli bir
masal kitabından fırlamış gibiydi. Geniş bahçe; arkasına aldığı sık koruluk ve yamaca
yaslanmış geniş bostanıyla paslı bir yüzüğün üstündeki parlak zümrüt taşını andırıyordu.
Köyden tepeye doğru bakan biri eğer tek gözünü eliyle kapatıp yanı başındaki ucubeyi
görmezden gelebilirse bu manzara karşısında kolaylıkla mest olabilirdi.
Günler haftaları, aylar yılları kovaladı ve bir Kasım sabahı avlusunda yakmak için odun
kırarken buldu Azrail Dedik Baba’yı. Alnında boncuk boncuk biriken ter damlaları henüz
kurumamışken ve baltası daha havadayken, kadim elçi yaşlı adamın içinde nicedir isteksizce
tuttuğu emaneti bir çırpıda alıp gitti.

Çoban gördü Dedik Baba’yı biraz sonra, telaştan abasını ve asasını bir kenara fırlattı,
köydekilere haber vermek için patikalardan seyirterek hızlıca kahveye vardı. İleri gelenler
düşünüp taşındı, bu soğukta fazla oyalanmaya gerek olmadığına karar verildi. Nasıl olsa taze
ölünün kimi kimsesi yoktu, cenaze törenine dışarıdan katılan da olmayacağı için alelacele bir
sala okundu. Öğle namazından sonra tabiat ananın üzerine damlattığı tek tük gözyaşları
eşliğinde yaşlı adamın örselenmiş ruhu sevmeye doyamadığı zevcesiyle sonunda buluştu.
Tam o saatlerde köyün yukarı taraflarında çevreci iki genç tepe bayır gezerek, maden karşıtı
protestolar için kullanabilecekleri fotoğraf kareleri yakalamaya çalışıyorlardı. Aniden bastıran
yağmurun etkisiyle sığınacak bir delik ararken akıllarına Dedik Baba’nın kulübesi geldi.
Onlar da diğer arkadaşları gibi köylülerle girdikleri sonuçsuz tartışmaların ardından köyden
temelli men edilmişlerdi. “Ekmeğimize engel olmaya çalışıyor anarşik züppeler! Topunuzun
Allah belasını versin!” denilerek, suretleri her evin kara listesine girmeyi başarmıştı. Dedik
Baba ise elbette onlar gibi değildi. Doğacı grubun tüm üyeleri onu tanıyıp sever, yaşlı adamın
kulübesinin etrafını aralarında güvenli bölge olarak adlandırırlardı.

Gençler kapının önüne geldiklerinde, kırılırken yarıda kalmış odunları ve etrafa öylece
saçılmış eşyaları görünce adamcağızın acil bir işinin çıktığını düşündüler. Yağmurda daha
fazla ıslanmalarını önlemek için yerdekileri verandanın saçağının altına çabucak dizerek ev
sahibini beklemeye koyuldular. Yaşlı adamın gelmesi uzayınca içlerine işleyen soğuğa ve yakında fırtınaya dönüşecek olan sağanağa daha fazla dayanamayarak her zaman kilitsiz
duran kapıdan mecburen içeri girmek zorunda kaldılar.
Birkaç odun atarak ateşi harladılar, üzerinde dumanı hâlâ tüten taze çorbadan sıcak sıcak
içtiler. Dedik Baba’yı beklerken kapı kacağı yıkayıp etrafı toparladılar. Sabaha kadar bir türlü
sakinleşmeyen fırtına yüzünden tüm geceyi ateşin karşısında oturup artık hiç gelmeyecek olan
ev sahibini bekleyerek geçirdiler.

O gece Dedik Baba’nın evinden gelen titrek ışığı ve bacasından tüten kesif dumanı fark eden
köylülerin korkudan akılları yuvalarından uçtu. “Bu fırtınada oraya kimse gidemez ki,” diye
kara kara düşünerek aralarında sorup soruşturdular, işin içinden bir türlü çıkamayınca da
iyice huzursuz oldular. Sabah yağmur biraz uslanınca aralarından seçtikleri birkaç kişiyi,
korkmalarına aldırmadan işin aslını öğrenmeleri için tepedeki kulübeye yolladılar.
Zoraki gönüllüler ilk dehşeti çobanın dün alelacele bıraktığı eşyaları evin duvarına düzgünce
asılmış bir şekilde bulduklarında yaşadılar. Kulübenin kapısından içeriye ürküntüyle
kafalarını uzattıklarında ise orayı hiç olmadığı kadar derli toplu buldular. Ocaktaki ateş belli
belirsiz tütüyor, közlerden bazıları ise kızıl goncalar gibi hâlâ parlıyordu.
“Tövbe estağfurullah,” diyerek inledi muhtar. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti, “iyi saatte
olsunlar” diyerek kapıyı kapattı. Keşif heyeti etrafa biraz eğreti eğreti bakındıktan sonra
mantıklı hiçbir sonuca varamadan bildiği tüm duaları içlerinden ederek köye dönmek zorunda
kaldı.

O günden sonra söylentiler aldı başını yürüdü. Bu tür muammaları dallanıp budaklandırmaya
oldum olası bayılan köylü kadınlar, Dedik Baba’nın aslında ermiş olduğuna bu yüzden de
ölümsüz ruhunun kulübesinin oralarda hâlâ nöbet tuttuğuna karar verdiler. Eskiden dediğim
dedikliğine, dik başlılığına ağız dolusu söven köylüler şimdi merhum adamcağızın her
sözünde bir hikmet arar, her hareketinde bir erdem bulur oldular. Ölüm gecesinde yaşanan
esrar perdesi ertesi günlerde bir karış bile aralanmadan öylece kalakaldı.
Köylüler zamanla önce keyiflerini, sonra sağlıklarını kaybetmeye başladı. Altın arama
çalışmaları bittikten seneler sonra bile bırakıp gidilen yerlerde ot dahi bitmedi. Hazır para
suyunu iyice çekince köylüler ne yaptılarsa tek bildikleri iş olan çiftçiliği sürdüremediler.
Köyün etrafını görünmez bir fanus gibi saran meşum tabaka yüzünden göçmen kuşlar
yollarını değiştirmek zorunda kaldı. Canlılığa dair her şeye başkaldırır gibi saksıdaki çiçekler
bile bir bir kuruyup gittiler.

Köylüler “Dedik Baba bu günleri önceden görmüştü, söylediği ne varsa hepsi oldu, kehaneti
tuttu,” diye diye civarda yeşil kalan tek yer olan kulübe ve çevresini zamanla mabede
çevirdiler. Olanlara inat dimdik duran ağaç dallarına çaputlar bağlayıp, kaderlerini kördüğüm
eden bu lanetin artık bir son bulması için yaşlı adamdan arta kalan ne varsa hepsinden medet
umar oldular.

Yine de, çoğu hastalanıp vaktinden evvel öldü. Bebeklerin bazıları hiç doğmadı, doğanlarsa
ihya olmadı. Ayakta kalmayı başaran bir avuç aile de sanki kendilerini bekleyen mutlak sonu
değiştirebilirlermiş gibi arkalarına bile bakmadan başka köylere dağıldı gitti. Terk edilmiş yöreden geriye sadece, bir zamanlar arkasında namını yaşatacak kimsenin olmayacağı zannedilen Dedik Baba’nın mahzun anısı kaldı.

Bunları da Sevebilirsiniz

Faydalı geçirdiğim bir günün ertesi sabahı aklımda ve bedenimde büyük rahatsızlıklarla güne başlarım. Önceki gün yendiğim ölüm arzum, katlanabildiğim bütün rutinler ve kaçındığım trajik felsefi çıkarımlar yeni günde tekrar enseme yapışır, ben ise kaderi yenmek istercesine katlanmaya çalışırım bütün bunlara, bir aptal olarak. Çocukluğumdan beri tek hayalim bir robot kadar katı bir iradeye sahip olabilmekti. …

Share

By Kendra Cherry Updated October 21, 2019 More in Theories According to Sigmund Freud’s psychoanalytic theory of personality, the id is the personality component made up of unconscious psychic energy that works to satisfy basic urges, needs, and desires. The id operates based on the pleasure principle, which demands immediate gratification of needs. The id is one of …

Share
Önceki / Previous DİLSİZLİK MAKAMI
Sonraki / Next Edebiyat Üzerine - Nazlı Yaren Şahin