“ Özel ülke 7 yaş öğrencileri

 Özel ülke 7 yaş öğrencileri

 Özel ülke 7 yaş öğrencileri

Derse başlanmadan önce Özel Ülke’nin kurallarını dikkatle dinlemeniz gerekmektedir:

 

Özel Ülke’nin Özel Kuralları

  • Özel Ülke vatandaşları özel oldukları için, diğer ülkelerin vatandaşları ile iletişim kurmamalıdırlar.
  • Özel ülke 15-200 yaş arası genç vatandaşları her yıl 15 Eylül tarihinde Özel Gençler şehrine gönderilirler. 
  • 300-499 yıl aralığındaki orta yaşlı vatandaşlar bulundukları şehirde ikamet etmeye devam ederler.
  • 500 yaşını geçmiş özel yaşlılarımız, daha rahat bir yaşam sürmeleri amacıyla şartlar gereği, Özel Yaşlılar şehrine gönderilirler. 
  • DİKKAT DİKKAT DİKKAT ! Sağlığınız için kırmızı haplarınızı her sabah almanız gerekmektedir. Hapınızı aldıktan sonra kontrol panelinden ilaç tablonuza işaret koymayı unutmayınız.”

 

Eğitim hayatı boyunca defalarca duymuş olduğu bu sözlere göz devirdi Uzay. “Mevsim kulaklığını takar mısın lütfen? Çalışmaya çalışıyorum.”

“Annem de dinlemek istediğini söyledi abiciğim, o yüzden sesi dışarı veriyorum.”

 “Evet Uzaycığım ben söyledim kardeşine. Unutuyor gibiydim maddeleri, bir hatırlamak istedim.” dedi annesi üzerindeki elbisenin renklerini değiştirirken.

 

Evde, yolda, ipadlerde, hava taksilerinde, hatta tuvalette bile ara ara bu uyarıları veriyorlar, nasıl unutabilirsin ki? Unutamazsın elbette, seninki kuralcı ruhunu yatıştırmak için kendi kendine uyguladığın bir taktik. Evet anne çok güzel uyuyorsun kurallara, tamam en kuralcı sensin, diye içinden geçirdi Uzay. 

Anne sen nereye hazırlanıyorsun bu arada böyle?”

“Bugün Özel Yaşlılar’ın şehirlerine gitme günü ya unuttunuz mu? Büyükannenizi merkeze götüreceğim.”

 

Can sıkıntısıyla başını eğdi Uzay. Bu büyükannelerini bir daha göremeyecekleri anlamına geliyordu çünkü. Bu teknoloji çağında nasıl oluyorsa Özel Yaşlılar şehrinde teknolojik gelişmelerden faydalanılmıyordu. Yaşlıların daha rahat yaşamaları için izole edilmiş bir şehir olduğu söyleniyordu.

“Anlamıyorum neden böyle saçma bir düzeni var bu ülkenin?”

“Uzay! Başkanımız bizim refahımız için ne kadar emek veriyor senin söylediğin lafa bak! Ayrıca yarın da sen gidiyorsun şehrine. Bir hafta oldu 15.yaşına basalı, vakit geldi.”

“Ülkenin refah seviyesini, aileleri parçalayarak sağlamaya çalışan bir Başkan evet. Uyuz oluyorum şu adama, sevemiyorum bir türlü.”

“Bizden ayrılacağın için böyle söylüyorsun, bu yüzden öfkelisin biliyorum. Merak etme ben sık sık geleceğim ziyaretine. Kardeşinle de görüntülü konuşursunuz. Zaten 8 yıl sonra o da gelecek yanına.”

Orta Yaşlılar, Özel Gençler şehrini ziyaret edebiliyorlardı fakat gençlerin kendi şehirlerinden çıkmaları yasaktı. Özel Yaşlılar şehriyle de zaten hiçbir şekilde iletişim kurulamıyordu.

“Köle gibi çalıştıracaklar şimdi beni orada. Nefret ediyorum Başkan’dan.”

“Uzaycığım bak diğer ülkelere göre ne kadar mutluyuz ama.”

“BAK DİĞER ÜLKELERE Mİ? BAKAMIYORUM HANİ DİĞER ÜLKELERLE İLETİŞİM KURMAMIZ HATTA ONLARDAN HABERDAR OLMAMIZ BİLE YASAK YA ANNE.”

“Oğlum, bir daha bağırarak konuşma benimle. Teknoloji ne kadar gelişiyor ama şu ergenliğe çözüm bulamadılar hâlâ… ”

Omzunu silkti Uzay.

“Kırmızı hapını içtin mi?”

“İçtim.”

“İşaretlemeyi unutma da geçen seferki gibi kontrol sayborgları kapımıza kadar gelmesin.”

“İşaretledim zaten. Ayrıca şu kırmızı hap olayı da ayrı bir saçmalık. Herkes sağlıklı olmak zorunda mı?”

“Bak gördün mü işte Başkan bizi bizden daha çok düşünüyor.”

  “Ne demezsin..” Ters ters baktı. “Ayrıca çok merak ediyorum sürekli nüfus artışı varken nasıl tükenmiyor bu ülkenin kaynakları? Bu kadar insanla kim bilir ne yapıyor o manyak Başkan.”

“Uzaay! Neyse ben çıkıyorum, büyükanneni alacağım evinden.”

     *

Soğutucu siyah hırkasının kapüşonunu başına geçirip evden ayrıldı. Kitap Merkezi’ne doğru yürümeye başladı. Bodrum katında çok eski ansiklopedilerin olduğu bir kitapçı bulmuştu orada. İlk kez ansiklopedi gördüğünde çok şaşırmıştı Uzay. Daha önce kağıt görmüştü fakat bu kadar çok kağıdın bir araya gelmesiyle oluşan bir ansiklopediyle hiç karşılaşmamıştı.

Nihayet kitapçıya ulaştı. “Merhaba!”

“Merhaba hoş geldin!” dedi gözlüklü, kumral top sakallı adam. Diğer kitapçıların aksine burada sayborglar değil normal insanlar çalışıyordu.

“Sormak haddime mi bilmiyorum ama siz neden gözünüzü çizdirmek yerine gözlük takıyorsunuz ki? Bir avuç insan vardır herhalde koskoca ülkede gözlük takan.” Dükkanın içerisi gayet serin olduğu için soğutucu hırkasını çıkardı.

“Senin de dediğin gibi, gözlük takan bir avuç insan kaldık. Çoğunluğa benzemeyi sevmem. Zira ben o ‘çoğunluğun’ oluşturduğu sürünün bir parçası değilim.”

Gülümsedi Uzay. Onun hoşnutluğunu fark eden kitapçı sözlerine devam etti: “İyi anlaşacağız sanki seninle ha? İsmin neydi?”

“Uzay.”

“Memnun oldum Uzay. Ben de Asaf.”

“Ben de memnun oldum efendim. Şey, isminiz ne anlama geliyor acaba?”

“Eski bir isim, bilmemen normal. Vezir anlamına geliyor.”

“Vezir?”

“Dün ansiklopediler bayağı ilgini çekmiş gibiydi. İstersen oradan kendin araştırabilirsin. Aklında daha iyi kalır.”

“Öyle yapayım, teşekkür ederim.”

Bodrum kata inmek için asansör yerine yürüyen merdiveni tercih etti. Bu kat biraz tozlu olduğu için yanına maske almıştı. Hırkasının cebinden maskesini çıkarıp taktı ve ansiklopedilerin olduğu rafa doğru ilerledi. Üst rafa uzandı ve dün incelediği ansiklopediyi eline aldı. Vezir kelimesine bakacaktı. “V” harfine doğru sayfaları çevirmeye başladı ki “U” harfinde bir kelime dikkatini çekti. Uyku. Açıklamasına baktı: Dış uyaranlara karşı bilincin, bütünüyle veya bir bölümünün yittiği, tepki gücünün zayıfladığı ve her türlü etkinliğin büyük ölçüde azaldığı dinlenme durumu. Açıklamanın yanında gözlerini kapatmış bir şekilde uzanan bir insanın fotoğrafı vardı. Uzay da bazen gözlerini dinlendirmek için uzanırken gözlerini kapatırdı ama “uyku” denilen şey her ne ise onu hiç yaşamamıştı. Koşarak yürüyen merdivenleri çıktı.

“Bayım!”

Uzay’ın elinde ansiklopediyle heyecanlı bir şekilde kendisine doğru koşması, Asaf’ı tebessüm ettirdi.

“Bayım bir şey çok ilgimi çekti de. Uyku diye bir şey duydun mu daha önce?”

Güldü Asaf. “Duymaz olur muyum? Ben de uyurmuşum bebekken.”

“Nasıl? Şey, siz kaç yaşındasınız ki acaba?”

“498.” 

“Nasıl, gerçekten mi?”

           “Şaşırdın bayağı.”

            “Daha genç gözüküyorsunuz da. O yüzden şaşırdım biraz, kabalık ettiysem kusuruma bakmayın.”

Güldü Asaf. “Yok ne kusuru. Neyse ne sormuştun sen?”

“Uyku. Ben de uyurdum demiştiniz en son.”

“Evet ben de uyurmuşum bebekken.” Etrafına bakıp sesini alçalttıktan sonra sözlerine devam etti. “Kimseye söyleme ama arada uyuyorum hâlâ.”

“NE?!”

“Şşş iyi ki kimse duymasın dedim. Biraz daha bağırırsan Başkan’ın kendisi alıp götürecek beni.”

“Çok pardon. Çok şaşırdım da… Nasıl uyuyorsunuz ki? Neden uyuyorsunuz? Uyumak neden gizli bir şey ki? Uyumak tam olarak ne ki?”

“Bir nefes al Uzay. Gel seninle bodrum katta konuşalım, orası daha güvenli.”

Asansörle bodrum kata indiler. Rafların arasında yürüdüler ve nihayet karşı karşıya konulmuş iki berjere oturdular.

Uzay heyecanlı bir şekilde Asaf’ın anlatacaklarını bekliyordu.

“Asıl ben size şaşırıyorum, hiç uyumadan nasıl kaldırabiliyorsunuz yaşamın yükünü? Hiç mi hayata mola verme ihtiyacı duymuyorsunuz?”

“Bayım… Anlayamıyorum sizi.”

“Uyku, bir tür dinlenme biçimidir. Uykuda bilincin kısmen kapanır ama tam olarak şuursuz da olmazsın. Uyur ve uyanırsın. Uyuduğun zaman dilimi hafızanda yer almaz. Ve rüyalar görürsün ara sıra. Bu rüyalar genelde bilinçaltına attığın bazı düşüncelerin canlandırılmış hâlidir. Rüya görürken, gördüğün şeyi gerçek hayatta yaşadığını sanarsın ama gözünü bir açarsın, rüyaymış…”

“Bayım… Bu anlattıklarınız…” Uzay ne kadar çabalasa da şaşkınlığını gizleyemiyordu. 

“Uzay bu konuştuklarımız aramızda kalmalı. Yoksa ikimizin de başı belaya girer.”

“Peki efendim. Söz veriyorum, aramızda. Şey siz nasıl ve neden uyuyorsunuz ve biz neden uyumuyoruz?”

 “Mola vermek istiyorum bazen. Bazen, kafanı bırakıp vücudunu alıp uzaklara gidesin gelir ya hani, uyku o anlarda gidebileceğin en uzak yerdir belki de.”

“Anladım. Biz neden uyuyamıyoruz ve bu neden gizli bir şey peki?”

“Uyku eskiden insan vücudu için zaruri bir ihtiyaçmış. Ama nasıl başardılarsa o minik kırmızı haplar uykunun yerini tutuyor. Uykunuz gelmiyor ve hatta isteseniz de uyuyamıyorsunuz. Ben bazen uyumak isteyince içmiyorum hapı, öyle uyuyorum. Nadiren tabii. Vücudum hapa alıştığı için sürekli sürekli içmemezlik yaparsam kendi topuğuma sıkmış olurum.”

“Bayım peki sayborglar? Onlar nasıl müsaade ediyor ki hapı içmemenize?”

“Haberleri olmuyor ki. Kontrol panelinde içmiş gibi işaretliyorum. Başkan, halkı nasıl korkak ve itaatkâr görüyorsa artık bu kadar riskli bir yolu tercih etmiş. Al bak ben içmiyorum bazen ve ruhu bile duymuyor. Ama haksız da sayılmaz, herkes sürünün bir parçası, Başkan ne derse hemen ona uyuyorlar. İnsan düşünmezse nasıl insan kalabilir ki? Geldiğinde demiştin ya hani, gözlük takan bir avuç insan kalmışsınızdır herhalde diye. Ara sıra uyuyanlar olarak da bir avuç insan kalmışızdır bence.”

“Anladım bayım. Hâlâ daha şaşkınım ve açıkçası idrak etmekte zorlanıyorum şu an biraz. Şey, peki bu neden gizli bir şey, o uyuz Başkan’ın amacı ne olabilir ki?”

“Uyku bir şeyi hatırlatıyor çünkü. Hepinizin unuttuğu bir şeyi… Ve bence Başkan’ın tüm bu sistemindeki en büyük amacı, gençleri köle gibi çalıştırmak.”

Asaf’ın akıllı saati titreşti.

“Müşteri gelmiş. Benim üst kata çıkmam gerek evlat. Bu konuştuklarımız da aramızda. Söz mü?”

“Sorgulayan insan sözü.”

*

Uzay, kendisi gibi Özel Gençler şehrine gideceklerle dolu olan uçağa bindi. Bir sayborg yapay gözleriyle yüzünü taradı ve Uzay’a koltuğunu gösterdi. Gösterilen yere oturdu ve düşüncelere daldı. Uyku konusu kafasını çok karıştırmıştı.

Bir süre müzik dinledi, belgesel izledi. Ara sıra da yan koltuğunda oturan çenesi düşük kızın kendisine yönelttiği soruları yanıtlıyordu. 

Birdenbire uçağın içinde sayborglar oradan oraya panikle kaymaya başladılar. Herkesin meraklı gözlerle neler olduğunu anlamaya çalıştığı esnada anons sesi duyuldu:

“DİKKAT DİKKAT!

Bu anons, Özel Ülke’nin her yerinde yapılan genel bir yayındır. P1140P kodlu uçakta bulunan 195 yaşındaki genç vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Sayborglarca yapılan tespite göre, ölüm sebebi kırmızı haplarını bir aydır kullanmamasıdır. Kırmızı hapları kullanmanızın önemini anlamanız amacıyla bu uyarı ülkenin her yerinde yapılmaktadır. Eğer bir HİÇ olmak istemiyorsanız kurallara itaat ediniz. Başkan her zaman sizin için en iyisini bilir. Teşekkürler.”

Anonsun bitmesi ile uçakta hep bir ağızdan “Başkan en iyisini bilir.” cümlesi tekrarlandı ve ardından “Başkanımız çok yaşa!” nidaları kulakları doldurdu.

“Uzay! Duydun mu uçakta birisi ölmüş!”

Uzay yavaşça yanındaki kıza doğru döndü. “Nereden biliyorsun ki bu uçak olduğunu?”

“Uçağın kodunu söylediler ya. Bindiğin uçağın kodunu bilmiyor musun?..”

Uzay başını iki yana salladı. “Ölmek dediğiniz şey tam olarak nedir?”

“İnanmıyorum Uzay onu da mı bilmiyorsun!”

“Nereden bileyim, bize hiç böyle bir şey öğretmediler ki eğitimlerde.”

“Eğitimlerde öğretmezler tabii. Senin hiç kuralları çiğnemesini bilen çılgın bir büyükannen ya da büyükbaban da mı yok?”

Uzay, Özel Yaşlılar şehrine giden büyükannesini hatırlayıp hüzünlendi. “Bir büyükannem vardı ama kuralları çiğneyecek birisi değildi.”

“Geçmiş zaman kipiyle konuşuyorsun, öldü sanırım…”

“Ne ölmesi ya, nasıl ölsün. Özel Yaşlılar şehrine gitti.”

“E tamam işte.”

“Ne tamam işte?”

“Uzay bunu hâlâ düşünememiş olmana inanamıyorum…”

Uzay sinirlenmeye başladı. “Ne demek istiyorsan açık açık söyle.”

Kız yakınında sayborg var mı diye etrafına bakındı ve sesini alçaltarak konuşmasına devam etti: “Bizi çalıştırmak için böyle tüm gençleri toplayıp Özel Gençler şehrine götürüyorlar. Artık iş göremeyecek hâle gelenleri de Özel Yaşlılar şehrine tekmeyi basıyorlar. Orada da işlerini bitiriyorlar işte. Ölüme gidiyorlar yani. Ohoo uyutmuşlar seni.”

 

Uzay’ın gözlerinin önüne büyükannesi geldi. Veda bile edemediği ve bir daha göremeyeceği büyükannesi… 

Ve Asaf’ın sesi zihninde yankılandı: 

Uyku bir şeyi hatırlatıyor çünkü…

Hepinizin unuttuğu bir şeyi…

Hepinizin unuttuğu bir şeyi…

Hepinizin unuttuğu bir şeyi…”

 Sonunda parçalar yerine oturmuştu! Şimdi ise şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyordu. 

“Demek ölümü hatırlattığı için uyutmuyorlar bizi…”

Uyanmıştı. 

Önceki / Previous İlkyaz Yeni Formatı ve Podcast Serisi ile Yayına Hazırlanıyor
Sonraki / Next KIZILAY'IN BACALARINDA NEDEN KUŞLAR OTURMAZ?