Güzel bir sonbahar akşamı yağmur yağıyordu. Cama düşen her yağmur damlalarının sesi huzur veriyordu. Çayımı yudumluyor, manzarayı seyrediyordum. Bir an gözüm masamdaki kitaba ilişti. Kitabı hemen aldım ve bu huzurlu ortam eşliğinde okumaya başladım… 

Kitaba öyle dalmıştım ki çayımı unutmuştum, soğumuştu. Bu sırada yağmur dinmeye başlamıştı. Beni de hafiften bir uyku sarmıştı. Kendime bir bardak daha çay koyup ocağı kapadım. Çok sevdiğim tekli koltuğuma yerleştim yine, gecenin aydınlattığı bu paslı şehri seyre daldım. Her yerde binalar, sokaklarda kalan evsizler, çatılarda dolanan kediler… Geç olmuştu. Üstüme iyice uyku çökmüştü. Ama koltuğumdan kalkmaya hiç niyetim yoktu. Gözümü kapadım, uyuyacaktım ki bir ses duydum. Sanırım bir şey düşmüştü. Bir kitaptı sanırım. Salondaki kitaplığıma baktım ama burada her şey yerli yerindeydi. Odamdaki kitaplığıma bakmaya gittim. Eski bir ansiklopediydi gördüm yerde. Kitaplığımın üst rafından düşmüş olmalıydı. Sandalyeye çıktım, tozlu rafın üstünde göz gezdirdim biraz. Kitaplar, dosyalar, kağıtlar ve yine kitaplar vardı. Ansiklopediyi eski yerine yerleştirdim ama nasıl düştüğünü anlayamamıştım. Rafta biraz daha göz gezdirdim ve kırmızı bir kutu dikkatimi çekti. Daha önce böyle bir kutu olduğunu fark etmemiştim. Muhtemelen bu tozlu raflara fazla bakmadığımdandı. Tozlu, kırmızı kutuyu aldım, sandalyeden indim. Tekrar koltuğuma yerleştim. Kutuyu inceledim biraz. Üzerinde ne bir not, ne de başka bir şey vardı. Daha önce böyle bir kutu aldığımı hatırlamıyordum. Kutuyu biraz salladım, içinde ne olduğunu anlamaya çalıştım. Tak tak sesler geliyordu sadece. Kutuyu açmakla açmamak arasında kalmıştım. Kutuyu aldığım gibi bırakıp tekrar koltuğuma dönebilirdim. Ama merak ediyordum. Evet, karar verdim. Kutunun kapağını yavaşça açtım. İçinden bir cep saati çıktı. Böyle bir şey çıkacağını beklemiyordum. Eski bir saatti. Üzerinde roma rakamlarıyla yazılmış saatler, ince detaylar, hoş bir tasarımı vardı. Bunun orada ne işi vardı? Belki birisi bana vermiş, ben de daha sonra bakmak için oraya koymuş olabilirdim. Ama bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyordu, merakımı gidermiştim. Tekrar koltuğuma yerleştim, kitabımı aldım. Birkaç sayfa okuyabildim sadece çünkü aklım hala saatteydi. Zorda olsa yerimden kalktım. Uykum kaçmıştı. Bu uykusuz geceleri en güzel kılan şey ise piyanoydu. Piyanomun başına geçtim, bu paslı şehre damlalarını döken yağmur eşliğinde kendimi notaların ahengine kaptırdım. Kusuruz bir ortamdı benim için, ta ki yanlış notaya basana dek. Aklıma saat gelmişti yine. Masanın başına geçtim, saati elime aldım. Yanlış saati gösteriyordu. Saati ayarladım ve yayını çevirdim. Kusursuz bir biçimde çalışıyordu artık. Tik tak tik tak… Saati de yanıma aldım, yine koltuğuma yerleştim, dışarıyı seyre daldım. Dışarıda dikkatimi çeken bir şey olmuştu ama. Yağmur damlaları havada öylece duruyordu. Sanırım uykusuzluktan hayal görüyordum. Fakat daha dikkatlice bakınca yanlış görmediğimi fark ettim. Diğer her şey de öyleydi. Kediler damlarda gezinmiyor, araçlar olduğu yerde duruyor, insanlar da donmuştu. Zaman mı durmuştu?  Ne olduğunu anlayamadan öylece kalakalmıştım. Şaşkınlık içindeydim, bu durum beni koltuğumdan kaldırmaya yetmişti bile. Etrafı biraz daha seyre daldım. Uçak havada asılı duruyor, rüzgarın ahengiyle sallanan ağaçlar durmuş, kuşlar uçmuyor… Ay ışığı ve bu hareketsiz sokağı aydınlatan sokak lambalarıyla ben kalmıştım sadece. Rahat koltuğumda uyuyakalmış, rüya mı görüyordum yoksa? Her şey oldukça gerçekçi gibiydi ama.  Televizyonu açtım ama hiçbir kanalda yayın yoktu. Radyolarda da ses yoktu. Evin içinde koşar adımlarla dolanıyordum. Zaman durmuşsa eğer, ne yapabilirdi bir insan? Elimdeki saate baktım bir an. Zaman onun için akıyordu hala. O niye durmamıştı, her şeyin bu saatle ilgisi olabilir miydi yoksa?  Saati kurcaladım ama ne yaptıysam olmadı. Bu durmuş zaman içinde saat hala akıp gidiyordu. Biraz daha baktım saate. Bunca zamandır zamanı sadece sayılardan ibaret bir saat olarak gördüm. Sanırım zaman bundan daha fazlasıydı. Bir saati durdurmak zamanı durdurmuyordu. Zaman yine akıp gidiyordu. Bizlerde öyleydik. Bedenen zaman bizi yok ediyordu. Ya güneş ve ay mı zamanı temsil ediyordu? Ya da sadece gündüz ve geceyi oluşturuyorlardı. Bir doğa olayından ibaretti sadece. Peki ya zaman neydi? Belki de hiç var olmadı. Sadece dünya ve bizim bedenlerimiz değişti belki. Ya da zaman kavramını bizler yarattık. Dalıp gitmiştim düşüncelere. Evde daha fazla dolanmak yerine dışarı çıkmaya karar verdim. Askıdan kahverengi montumu aldım, giydim. Saati de yanıma aldım. Işıkları kapadım, anahtarımı aldım. Kapıyı kapadım ve merdivenlerden koşar adımlarla indim. Sokağa çıktığımdaysa her şey daha da garip gelmişti. Donakalmış bir dünyayla karşı karşıyaydım. Sokaklar dolu ama hareketsizdi. Yavaş yavaş yürüyordum yolda. Artık her şey bana ait gibiydi. Duyduğum tek ses cebimdeki saatin sesiydi. Tik tak tik tak… İnsanların kimi evinde, kimi yollarda, kimi duraktaydı. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı; gözlerini karşıya dikmiş, omuzları dik, kaşları hafif çatık bakıyorlardı öylece. Biraz daha ilerledim sokaklarda. Bir an ağaçtan düşmekte olan bir kuş yumurtası dikkatimi çekti. Ona dokunup yuvaya koymaya denedim. Ama olmadı, hareket etmiyordu. Tüm gücümle çekmeye çalışsam da kıpırdamıyordu bile. Nedenini anlamadığım bir şekilde şaşkınlıkla bakakalmıştım. Sanırım zaman durmuş olsa bile kaderi değiştirmek mümkün değildi. İyi ya da kötü her an ne olacaksa oluyordu, bunu değiştiremezdik. Ne olacağını hiçbir zaman bilemeyiz. Her şeye hazırlıklı olmaktan başka çare yoktu. Bu hayatı doğaçlama yaşıyoruz ve rolümüzü iyi seçmeliyiz. Bir nevi hayat bu kuşun yumurtası gibi aslında. Bu kabuktan çıkıp bazı şeyleri görme vaktimiz gelmiştir artık. Aksi taktirde sonumuz onun gibi olurdu. Kabuktan çıkardık ama bunun bir önemi olmazdı o zaman. Ama geçmişten yararlanarak geleceğimizi daha düzgün şekillendirmek mümkün. Hata yapmak bizim daha doğru kararlar almamızı sağlıyordu hatta. Eğer düşen yumurtadan sağlam çıkarsak, bu sefer yuvadan kanatlarımızı göklere doğru açarak atlayalım. Etrafı seyrede seyrede ağır adımlarla yola devam ediyordum. Etrafa bakınıyor ama bu zamanın içinde gezen benden başka birini göremiyordum. Elimi cebime attım, saati aldım. Belki bana yol gösterebilirdi, sonuçta bu durmuş zamanın içinde akmaya devam eden sadece ikimizdik. Saat üçü gösteriyordu. Belki bir anlamı vardı ya da sadece saati gösteriyordu. Saat üç yönüne döndüm, yoluma devam ettim. Farklı sokaklardan geçiyordum, daha önce girmediğim sokaklardı. Yolumu sadece ay ışığı aydınlatıyordu artık. Saate bir kez daha baktım ama beni yönlendirebileceği başka yol yoktu. Yavaşlıyordu da artık. Onun için zaman duracak ve bizim için tekrar akacaktı artık. Belki bu sokağın sonu beni zaman ile tanıştırırdı.  Biraz daha yürüdüm. Ayın ışığı gittikçe artıyordu, sokağın sonuna gelmiş olmalıydım. Biraz daha ilerledikten sonra sokağın sonundaydım artık. Peki ya ne vardı? Sadece hiçbir şey. Ne insanlar, ne binalar, ne araçlar hiçbir şey yoktu. Gördüğüm tek şey baktıkça uzayan, sırayla ağaç dolu bir yoldu. Zamanın sonunda mıydım, yoksa hiç var olmamış mıydı zaman? Saati elime aldım ama artık o tik tak tik tak sesi yoktu, zaman dolmuştu onun için. Kapağını kapadım, cebime koydum. Zaman bizdik belki de. Zamanı var eden bizim varlığımızdı belki. Uzun yola baktım son bir kez, uçsuz bucaksız uzun yola.

Bir an sarsıldım, aniden yerimden fırladım. Yağmur damlalarının şırıltıları geliyordu kulağıma. Camdan baktım, sokak hareketliydi. Sonunda zaman eski haline dönmüştü. Durakta bekleyen kadın aracın su sıçratmasıyla ıslansa, yumurta yuvadan düşse bile zaman akıyordu artık ve biz var oldukça da akıp gidecekti. Derin bir rüya görmüştüm. Aklıma saat geldi bu sırada. Hemen odama koştum, sandalyeyi çektim ve el yordamıyla rafın üzerini aradım. Kırmızı kutudan iz yoktu. Bir düşten ibaretti sadece. Aşağı indim fakat yere düşmüş kitap dikkatimi çekti. Fazla sorgulamadım, tekrar rafa koydum. Odaya geçtim, koltuğuma yerleştim yine. Saate baktım, geç olmuştu ama bunun pek bir önemi yoktu artık. Sokağın sonundaki uzun yol canlandı gözümde. Bu uzun yola bir adım atma vakti gelmişti sanırım. Ama bu sefer yerime yatsam iyi olacaktı.

 

Bunları da Sevebilirsiniz

By Kendra Cherry Updated October 21, 2019 More in Theories According to Sigmund Freud’s psychoanalytic theory of personality, the id is the personality component made up of unconscious psychic energy that works to satisfy basic urges, needs, and desires. The id operates based on the pleasure principle, which demands immediate gratification of needs. The id is one of …

Share

İlkyaz’s new works are now live and can be found below and throughout the postings on the English homepage! As İlkyaz, we work to introduce three young writers every month.We translate these works, which are made up of a short stories or poems, into English and endeavour to introduce them to readers outside of Turkey. This …

Share

Tanırım gök yankısını Loşlukta otururken dalgın Belirir yeni bir ışıkta dünya Parmaklarının mahcup kıvrımlarında Harflerimin sesi kısılır Yapraklar yavaşça iner Gök yokuştan aşağı Bir yağmur başlar Gecede, geceden habersiz Yakarış için açtığım ellerim Ürker ışığından ateş böceğinin Buluşuruz ıssızlıkta Fundalığın uğultusu örter üstümüzü Yıldızlar gözlerini kapar Kalbim kapısını açar Aralıktır ruhlarımız Mor bir ceylan görürüm …

Share
Önceki / Previous BİR UTANÇ BAHSİ
Sonraki / Next Düşüş