Rimbaud 11 yaşında, ilk ayininde

 

 

Gönlüm Avrupa’nın bir suyunda, siyah, soğuk, 

Bir çukurda birikmiş, kokulu akşam vakti; 

Başında çömelmiş yüzdürür mahzun bir çocuk. 

Mayıs kelebeği gibi kâğıt gemisini. 

 

Ben sizinle sarmaş dolaş olmuşum, dalgalar, 

Pamuk yüklü gemilerin ardında gezemem; 

Doyurmaz artık beni bayraklar, bandıralar; 

Mahkûm gemilerinin sularında yüzemem. 

 

Arthur Rimbaud / Sarhoş Gemi (Çev. Sabahattin Eyüboğlu) 

 16 yaşından 20 yaşına kadar, sadece dört yılda kaleme aldıklarıyla şiirin bilinen bütün formlarını unutturmak, zihinsel yapısını altüst etmek, sembolizmin en büyük temsilcileri arasına girmek ve edebiyat dünyasına alışık olmadığı yeni bir fırtına bağışlamak… Rimbaud’dan başka kim yapabilirdi bunu! Mallarmé’nin deyimiyle “Kendi varlığından başka bir sebep olmaksızın yanan, yalnız başına parlayıp sönmüş bir yıldız patlamasıydı” o; babasının 1861’de ailesini terk etmesinin ardından, annesinin katı ve muhafazakâr yönetiminin bile onu dizginleyemediği asi, anarşist, maceraperest ve bütünüyle yetenekli bir çocuktu Arthur. Öyle ki araştırmacı Baronian, annesini “böylesine erken gelişmiş bir dehanın önünde kaybolmuş bir anne…” olarak yorumlayacaktı. Nitekim haksız sayılmazdı, Rimbaud küçük bir çocukken annesinden aldığı cezaları özgürlüğüne araç kılmayı başarmış, “On iki yaşımda beni kapadıkları bir tavan arasında dünyayı tanıdım, kafamda canlandırdım insanlık güldürüsünü” diyerek özgürlüğü her şeyden önce fikri düzlemde tanımlayabilmişti. Kuşkusuz bu şairliğin bir hazırlık dönemi vardı: Okul yılları… Genç Arthur esasında sessiz, sakin biriydi, okul yıllarında örnek bir öğrenciydi; Latince ve Yunanca dayatmasına karşı çıksa da bu dilleri çok iyi öğrenmiş, bilhassa Latincede uzmanlaşmıştı. 1870’de (16 yaşındayken) Inzambrard’ın Collège de Charleville’e edebiyat öğretmeni olarak atanması onun yaşamında bir dönüm noktası olmuş ve bu genç öğretmenin özgürleştirici etkisi sayesinde Rimbaud, parnasyen şiiri keşfetmiş ve ilk dizelerini yazmaya başlamıştı.  

“Ben hiçbir zaman bu toplumdan olmadım; ben acı çekerken şarkı söyleyen bir ırktanım; yasaları anlamam, ahlaki duygum da yok, ben kaba saba biriyim: siz yanılıyorsunuz.” Illuminations / Arthur Rimbaud 

  

Rimbaud 17 yaşında 

Paris’in devrimci ruhunun çağrısına kapılıp defalarca evden kaçan, yolculuğunu yolda karşılaştığı kişilere şiirler okuyup hikayeler anlatarak finanse eden, henüz ergen bir çocukken sefillikler içerisinde kâh yürüyerek kâh trenle yalnız başına Paris’e giden, orada şairlerle tanışan, konuşan, kendisine hayran bırakan, alkol alan, uyuşturucu kullanan, kendini bohem bir yaşamın derinliklerinde bulan bir çocuktu. Eşcinseldi. Kendisinden yaşça büyük Fransız şair Verlaine ile de bu kafelerin birinde tanışmış ve sarsıcı bir ilişki yaşamıştı, üstelik Verlaine’in onu bekleyen hamile bir karısı varken… İkili Paris’te dikkat çekince Avrupa’nın farklı ülkelerine gitmiş, orada aşka, şiire ve alkole saplanmışlardı. “Tutkulu” yakıştırmasının betimlemeye yetmeyeceği bir aşk yaşasalar da hikâye trajik bir sonla noktalanacaktı. Verlaine’ın karısı onları Brüksel’de bulmuş; bu durum karşısında Rimbaud, Verlaine’ı bırakmıştı. Âşığını günlerce arayan Verlaine onu en son bir otelde bulsa da Rimbaud tarafından reddedilecekti. Ve aynı gün, (10 Temmuz 1873) Verlaine bir tabanca satın alıp Rimbaud’yu vurarak bileğinden yaralamış ve ardından hapsedilmişti, çalkantılı ilişkileri böyle bitmişti. Verlaine’in onu karısına tercih etmesi onun kalbine ağır gelmişti. Tam da bu sebeple, Victor Hugo’nun “küçük Shakespeare” lakabını taktığı genç kalem bu olayın ardından suskunluk yemini edercesine şiir yazmayı tamamen bırakacak ve uzaklara göç edecekti.  

 

“Kanımı yoğurdum. Görevim beni tanıdı. Mührü bozulmuş bir yüreğe artık sır verilemez.” Illuminations / Arthur Rimbaud 

 

Henüz 20’sinde bile değilken Avrupa’yı gezdi; sonra, Kıbrıs, Mısır ve Etiyopya’ya da gitti. Gittiği yerlerde çevirmenlik ve ticaret yaptı. Beş parasızdı, para kazanma uğraşı onu silah ve köle ticareti işine bile bulaştırdı. Afrika’nın bazı yerlerine Avrupa’dan gelip ilk defa ayak basan kişi oldu. Hollanda ordusuna paralı asker olarak gitse de verilen ödeneği alıp ordudan kaçtı. Fransa’ya döndüğünde bir arkadaşının “Edebiyata kafa yoruyor musun?” sorusu üzerine “Artık ilgilenmiyorum!” yanıtını vermişti.  Mayıs 1891’de artan diz ağrısı nedeniyle artık yürüyemediğinden Fransa’ya döndü ve sinovit teşhisiyle sağ bacağı kesildi; doğduğu kasabanın kırlarında umutla koşan, şiir ve devrim için Paris yollarında yorgun düşen bacaklarından birini toprağa vermek ne zordu! 23 Haziran 1891’de kız kardeşine “Bacağımın hatıraları beni delirtiyor: Bir dakika uyku girmiyor gözüme” diyen şair, vücudunu saran kansere daha fazla dayanamayarak aynı yılın Kasım ayında henüz 37 yaşındayken hayata veda etti.  

 

“Doğru hatırlıyorsam eğer, bir zamanlar bütün yüreklerin açıldığı, bütün şarapların aktığı bir şölendi yaşamım…” Illuminations / Arthur Rimbaud 

Daha 16 yaşındayken gramer kurallarını tavan arasında bırakarak “Je est un autre” (I is another / Ben bir başkasıdır) diyen ve kendine ait bir kendiliğinin olmadığını söylemek için grameri deforme eden bir kalem olarak bir çırpıda yaşadı gençliğini ve gençliğinden vazgeçmeden olgunlaşıp bilgeleşme cesaretini gösterebildi Arthur Rimbaud.  

İlkyaz ekibi olarak bu sayımızda dünyayı değiştirmek idealiyle sözcüklerin simyasını keşfetmiş ve kısacık ömrünün çok daha kısa bölümünde yazdıklarıyla şiirin yeryüzünü titretmiş şair Rimbaud’nun henüz 10 yaşında umut dolu bir çocukken kaleme aldığı ilk denemelerden birini sizlerle paylaşıyor ve Türkçeye ilk kez çevirdiğimiz “Güneş Hala Sıcaktı…” başlıklı bu denemenin ve şairin hikayesinin bütün genç kalemlere ilham olmasını diliyoruz. 

 

I 

Giriş 

Güneş hala sıcaktı; yine de yeryüzünü zar zor aydınlatıyordu. Devasa kemerlerin önüne yerleştirilmiş ve etrafına cılız bir parıltıdan daha fazlasını veremeyen bir meşale gibi… Böylece güneş, bu dünyevi meşale sönüyordu, ancak bu ateşten gövdenin bıraktığı son ve zayıf parıltı ağaçların yeşil yapraklarını, küçük solmuş çiçekleri ve asırlık çamların, kavakların ve meşelerin muazzam tepelerini açığa çıkarıyordu. Serinleten rüzgâr, yani hafif soğuk bir meltem, ayaklarımın dibinde akan derenin ışıltılı suyunun çıkardığına benzer bir hışırtıyla ağaçların yapraklarını sallıyordu. Eğrelti otları kıvrılıp başlarını esintiye doğru eğdiler, dereden su içmeden uyuya kaldım.  

 

II 

Rüyamda Reims’te doğmuş olduğumu gördüm, yıl 1503’tü.  

Reims o zamanlar küçük bir şehirdi, ya da daha doğrusu, Kral Clovis’in taç giyme törenine tanık olan, güzel katedraliyle ünlü bir kasabaydı. Ailem çok zengin sayılmazdı; ama çok dürüsttü. Onların tek mülkü, evvelden beri, yani ben doğmadan yirmi yıl önce bile ellerinde olan küçük bir evdi, ayrıca birkaç bin franktı. Buna belki annemin artırarak kenara koyduğu biraz altını da ekleyebilirdik.  

Babam kraliyet ordusunda subaydı. Uzun boylu, zayıf, koyu saçlıydı; sakalı, gözleri, teni de aynı renkteydi. Ben doğduğumda 48 ya da 50 yaşında olmasına rağmen, kesinlikle 58 veya 60 yaşında sanılırdı. Dinç, ateşli ve çoğunlukla asabi bir karakteri vardı ve onun canını sıkabilecek hiçbir şeyle karşılaşmak istemezdi. 

Annem çok farklıydı; yumuşak huylu, sakin, küçük şeylerden korkan, ama yine de evi mükemmel bir düzende tutan bir kadın… Öylesine durgundu ki, babam onunla genç bir kız gibi alay ederdi. En çok sevilen bendim. Erkek kardeşlerim benden büyük olsalar da benim kadar cesur değillerdi. Ders çalışmaktan, yani okumayı, yazmayı, hesap yapmayı öğrenmekten hiç hoşlanmazdım. Ama iş, evi düzenlemeye, bahçede ekim işleriyle uğraşmaya, alışverişle ilgilenmeye gelince, bütün bunlar çok hoşuma giderdi.  

Bir gün babamın bölme işlemini yapmam halinde bana yirmi sous (akçe) sözü verdiğini hatırlıyorum; başladım, ama bitiremedim. Ah! Bana kaç kez söz verdi… Para, oyuncaklar, şekerlemeler, hatta bir kez beş frank; eğer ona, bir şeyler okuyabilseydim belki… Buna rağmen babam beni 10 yaşıma girer girmez sınıfa yazdırdı. “Neden”, dedim kendi kendime, “neden Yunanca, Latince öğreniyorum?” Bilmiyorum. Açıkçası, buna ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Başarılı olsam da umurumda değil. Bunda başarılı olmam neye yarayacak, boşuna değil mi? Ama öyle değil derler, başarılı olduğunuzda bir konumunuz olur; ben bir konuma sahip olmak istemiyorum ki, bağımsız bir şekilde bir servetim olacak benim. Bir dil öğrenmemiz gerekse bile, neden Latince öğrenelim? Bu dili kimse konuşmuyor ki… Sadece bazen gazetelerde görüyorum, ama Tanrıya şükür gazeteci olmayacağım. Neden hem tarih hem de coğrafya öğrenelim? Doğru, Paris’in Fransa’da olduğunu bilmek gerekir, ancak kimse hangi enlem derecesinde olduğunu sormaz. Tarihten, Chinaldon’un, Nabopolassar’ın, Darius’un, Cyrus’un ve Büyük İskender’in ve onların şeytani isimleriyle hatırlanan diğer arkadaşlarının hayatlarını incelemek, bu bir işkence yöntemi midir? Alexander’ın ünlü olması umurumda mı? Neden umurumda olsun ki… Latinlerin gerçekte var olup olmadığını nereden biliyoruz? Belki de uydurma bir dildir. Ve gerçekte var olsalar bile, bağımsız olarak çalışıp zengin olmama izin versinler ve dillerini kendilerine saklasınlar. Onlara nasıl bir zarar verdim ki beni böylesine kuşatıp işkence ediyorlar? Yunancaya gelirsek… Bu pis dili dünyada kimse konuşmuyor!… 

Ah! Tanrım! Benim bağımsız olarak bir refahım olacak, o yüzden pantolonumun sıralarda yıpranması o kadar da iyi bir şey değil! Ah Tanrım!  

Ayakkabı boyacısı olmak için önce ayakkabı boyacısı konumunu kazanmış olmanız, yani sınavı geçmeniz gerekir. Çünkü sana verilen konumlar ya ayakkabı boyacılığı ya domuz çobanlığı ya da sığır çobanlığıdır. Tanrıya şükür, ben onları olmak istemiyorum, ah Tanrım! Bununla size verilecek olan mükafat bir şamardan başka bir şey değildir, size doğru olmayacak biçimde hayvan denir, ufaklık vb. denir. 

Ah, Tanrım!  

 

Devamı yakında… 

Arthur 

 

Çeviri: Halil Gediz 

 

 

 

Özgün versiyonu:  

I 

Prologue 

Le soleil était encore chaud ; cependant il n’éclairait presque plus la terre ; comme un flambeau placé devant les voûtes gigantesques ne les éclaire plus que par une faible lueur, ainsi le soleil, flambeau terrestre, s’éteignait en laissant échapper de son corps de feu une dernière et faible lueur, laissant encore cependant voir les feuilles vertes des arbres, les petites fleurs qui se flétrissaient, et le sommet gigantesque des pins, des peupliers et des chênes séculaires. Le vent rafraîchissant, c’est-à-dire une brise fraîche, agitait les feuilles des arbres avec un bruissement à peu près semblable à celui que faisait le bruit des eaux argentées du ruisseau qui coulait à mes pieds. Les fougères courbaient leur front vert devant le vent. Je m’endormis, non sans m’être abreuvé de l’eau du ruisseau. 

II 

Je rêvai que… j’étais né à Reims, l’an 1503. 

Reims était alors une petite ville ou, pour mieux dire, un bourg cependant renommé à cause de sa belle cathédrale, témoin du sacre du roi Clovis. 

Mes parents étaient peu riches, mais très honnêtes : ils n’avaient pour tout bien qu’une petite maison qui leur avait toujours appartenu et qui était en leur possession vingt ans avant que je ne fus encore né, en plus, quelques mille francs auxquels il faut encore ajouter les petits louis provenant des économies de ma mère. 

Mon père était officier* dans les armées du roi. C’était un homme grand, maigre, chevelure noire, barbe, yeux, peau de même couleur… Quoiqu’il n’eût guère, quand j’étais né, que 48 ou 50 ans, on lui en aurait certainement bien donné 60 ou… 58. Il était d’un caractère vif, bouillant, souvent en colère et ne voulant rien souffrir qui lui déplût. 

Ma mère était bien différente : femme douce, calme, s’effrayant de peu de chose, et cependant tenant la maison dans un ordre parfait. Elle était si calme que mon père l’amusait comme une jeune demoiselle. J’étais le plus aimé. Mes frères étaient moins vaillants que moi et cependant plus grands. J’aimais peu l’étude, c’est-à-dire d’apprendre à lire, écrire et compter… Mais si c’était pour arranger une maison, cultiver un jardin, faire des commissions, à la bonne heure, je me plaisais à cela. 

Je me rappelle qu’un jour mon père m’avait promis vingt sous, si je lui faisais bien une division ; je commençai ; mais je ne pus finir. Ah ! combien de fois ne m’a-t-il pas promis… de sous, des jouets, des friandises, même une fois cinq francs, si je pouvais lui… lire quelque chose… Malgré cela, mon père me mit en classe dès que j’eus dix ans. Pourquoi – me disais-je – apprendre du grec, du latin ? je ne le sais. Enfin, on n’a pas besoin de cela. Que m’importe à moi que je sois reçu… à quoi cela sert-il d’être reçu, à rien, n’est-ce pas ? Si, pourtant ; on dit qu’on n’a une place que lorsqu’on est reçu. Moi, je ne veux pas de place ; je serai rentier. Quand même on en voudrait une, pourquoi apprendre le latin ? Personne ne parle cette langue. Quelquefois j’en vois sur les journaux ; mais, dieu merci, je ne serai pas journaliste. Pourquoi apprendre et de l’histoire et de la géographie ? On a, il est vrai, besoin de savoir que Paris est en France, mais on ne demande pas à quel degré de latitude. De l’histoire, apprendre la vie de Chinaldon, de Nabopolassar, de Darius, de Cyrus, et d’Alexandre, et de leurs autres compères remarquables par leurs noms diaboliques, est un supplice ? Que m’importe à moi qu’Alexandre ait été célèbre ? Que m’importe… Que sait-on si les latins ont existé ? C’est peut-être quelque langue forgée ; et quand même ils auraient existé, qu’ils me laissent rentier et conservent leur langue pour eux. Quel mal leur ai-je fait pour qu’ils me flanquent au supplice ? Passons au grec… Cette sale langue n’est parlée par personne, personne au monde !… 

Ah ! saperlipotte de saperlipopette ! sapristi ! moi je serai rentier ; il ne fait pas si bon de s’user les culottes sur les bancs, saperlipopettouille ! 

Pour être décrotteur, gagner la place de décrotteur, il faut passer un examen ; car les places qui vous sont accordées sont d’être ou décrotteur, ou porcher, ou bouvier. Dieu merci, je n’en veux pas, moi, saperlipouille ! Avec ça des soufflets vous sont accordés pour récompense ; on vous appelle animal, ce qui n’est pas vrai, bout d’homme, etc… 

Ah ! saperpouillotte !… 

La suite prochainement. 

Arthur. 

Referanslar:  

 

https://www.lefigaro.fr/histoire/archives/2016/11/10/26010-20161110ARTFIG00171-arthur-rimbaud-meurt-a-37-ans-le-10-novembre-1891.php 

 

https://www.franceculture.fr/emissions/la-compagnie-des-oeuvres/arthur-rimbaud-a-la-croisee-de-la-bibliotheque-14-la-vie-errante-darthur-rimbaud 

 

https://www.histoire-pour-tous.fr/biographies/3262-arthur-rimbaud-1854-1891-biographie-courte.html 

 

https://www.letemps.ch/culture/arthur-rimbaud-mort 

 

https://www.dhnet.be/archive/une-maladie-rare-l-emporte-a-37-ans-51b7e2e2e4b0de6db9945240 

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğdu. Yedi yaşına geldiğinde eğitim hayatı Füyûzâtı Osmâniye Mektebi’nde başladı. Zabit olan babası Ali Selahattin Bey’in tayininin Çanakkale’ye çıkmasıyla birlikte ailecek taşındılar. Eğitimine Edremit İptidaî Mektebi’nde devam etti. Okulu bitirip İstanbul’a dayısının yanına dönen Sabahattin Ali bir yıl dayısıyla yaşadıktan sonra 1922-1923 ders yılında Balıkesir Muallim Mektebi’ne kaydoldu. Şiir …

Share

Yığıldım usul bir şarkının özlemine Garip garip seyiren gözlerime sığındım Aldım durakları yollardan cebime astım Bir bekleyişin bekçisiyim belki de kim bilir   Usandım kokusuz karanlık balkonlardan Doludizgin sessizliğime utandım Dağ suladım yol ektim söz besledim Kim bilir bir alın çizgisinin sakladıklarını   Bana geldim kapıları annem açıp Yalnızlığı babamdan öğrendim kapıları kapatıp Hüznün umudun …

Share
Önceki / Previous Barbaros Altuğ
Sonraki / Next Topal Delikanlı Hep Gece Yürürdü / The Crippled Youngling Always Walked At Night