TÜRKÇE

Kopardı dalından elmayı, çölün ortasında gökyüzüne uzanan yalnız bir ağaçtan. Almalıydı onu bilmeden nedenini. Yürüdü, günlerce elma elinde. Değildi kendi için, biliyordu hakikate. Suydu onun aradığı, hasretini duyduğu. Vardı bir göl kenarına, susuzluk içinde kavrulurken. Kurtulmuş sandı kendini, çölün amansız eziyetinden.

Göl kenarında bir kadın, gölgelere sarılı, hayalden örülmüşçesine narin, parmaklarını gezdiriyordu suda. Farkındaydı elbet orada olduğunu, gözleri henüz değmemişken bile ona. Susuzluğunu unutarak kapıldı bir hayalin ardına. Günlerdir elinde tutuğu elmayı, anladı neden taşıdığını. Bildi kimin için olduğunu. Yerlere kadar eğilerek sundu onu kadına… en görkemli referansıyla.

“İnsan değilsin sen, ey ayın kızı!” dedi ona. “Tek sahip olduğum şeyi sunuyorum sana. Çölde yalnız bir ağaçtan kopardım onu, çok değerliydi. Tek meyvesiydi ağacın, olduğu gibi tek umudu çölün. Nedenini bilmeden taşıdım yanımda. Senin içinmiş, çöl elmalarının en değerlisi.” Kadın parmaklarını çıkardı ayın yansıdığı sudan. Kör gözlerle baktı adama. Boştu gözleri, fersizdi gözleri. Güzelliği canlı, bakışları ölüydü.

“Ey ayın kızı…” dedi adam “Almayacak mısın hediyemi? Bilmem hâlâ neden getirdim onu sana.” Kadın bakmadan bildi niyetini. Kımıldandı, gölgelere sarılı bedeni. Uzandı ay ışığına dolanan bembeyaz ve saf parmakları, aldı elmayı adamın elinden. Tenine değdi soğuk parmakları. Söndü bakışları adamın, kaçırdı gözlerini. Karanlığa sarılıydı kadın, korku vardı onun düşlerinde.

Kadın elini yeniden daldırdı suya, bıraktı elmayı suyun bir kat altına. Kımıldandı elma, nazlı bir çiçek gibi çıktı suyun üstüne, sallandı kayık gibi, kapıldı rüzgârın ahengine. Kadın elini gezdirdi suda, daldırdı parmaklarını karanlıklar içine. Dalgalandı su, yansıması kımıldandı yıldızların. Sallandı ay, bir çocuğun rüyalarına takılmış gibi…

Çekti çıkardı kadın sudan bir ayna. Yapraklarla işlenmiş gümüş çerçeveli, sular damladı aynadan göle. Yansıdı ayın parlaklığı üzerine. Suyu duruladı esen rüzgâr aynada, şekillendi kadının parmakları arasında bir hakikat olmak için adama. Şaşırdı adam; kadına, aynaya, suya baktı sırasıyla.

Kadın uzattı çıplak elleriyle aynayı adama. Görmeden uzandı parmakları ona. Kavradı narın bir dokunuşla. Gümüş işlemelerde gezindi parmakları. Aşına bir hisle aldı onu, meğer asırlardır sahipmiş ona. Baktı parlaklığına, hayranlık ve aşkla. Kim bilebilirdi, bir ömrü tuttuğunu parmak uçlarında. Ayın yansımasını gördü aynada. Ayna mahkumdu ayın ışığına gecenin karanlığına mahkumiyeti kadar. “Ay kendiliğinden parlamaz.” dedi adam. İlk kez konuştu kadın: “Ay kendi için parlamaz.” dedi karşılığında.

Yansımasını görmedi adam, ayı ve geceyi hapseden aynada. İrkildi birden, korku düştü yüreğine. Gerçekte değil miydi orada, hayal miydi, rüyada mıydı? Bir hayal içinde gerçekliği mi arıyordu yoksa? Çöllerden ovalardan geçip gelmemiş miydi ona? Kadın söyledi: “Bir âmânın ne işi olur aynayla. Görenlere gerek ayna.”

Sesi billur bir ışık gibi sardı adamın yüreğini. Kördü kadın, görürdü yine de yansımasını aynada. Görüyordu adam, güçlü ve keskin bakışlarla, ama görmezdi yansımasını aynada. Kaybetmişti kendini, geçmiş bir an içinde, belki de yolun en sapa yerinde.

Söyledi adam: “Savaşlardan geçip geldim sana. Sınadı beni zaman, her bir dem içinde keder. Bir nefeslik huzur aradım, eski bir kuyuda. Bulduğum bir ayna oldu, beni göstermeyen, en değerlisinden.”

Dile geldi kadın: “Kaybetmişsin kendini, suyu bu gölden olan bir kuyuda. Yanımdasın, görmeye ihtiyaç duymadan kendini. İşte aldın, çölden getirdiğin elmanın ederini.”

Kurudu dudakları adamın, susuzluğu düştü yeniden aklına. Kavruldu içi, çölden getirdiği bir hasretti hissettiği. Çöktü suyun kenarına. Ovdu ellerini suyla. Doldurdum sandı avucunu, su erişmeden dudağına aktı karıştı yeniden suya. Daldırdı elini yeniden gölün içine, kuruydu bu sefer elleri, erişmedi yine suya. Su oradaydı, göl içinde bir kâinat gibi, yeniden ayı yansıtıyordu aldığı geceye.

Doldurdu kadın altın bir tası, uzattı adama. “Ete kemiğe bürünmüş eller, erişemez suya.” deyip verdi tası eline. İçti adam; bir ömür içtiği en güzel suyu, kör bir kadının elinden altın bir tasta. Yoktu başka söyleyeceği sözü, yoktu orada başka nasibi, yoktu başka atacağı adım. Göl uzanıyordu önünde boylu boyunca. Çıkmadı ağzından son bir veda sözcüğü. Lisanında isteksizdi sözcükler ses olmaya, ağzından dökülmeye. Baktı son kez kadına, kadın âmâ. Hayal gibi karıştı havaya, soldu tas elinde. Döndü ülkesine elinde gümüş bir aynayla.

Tek bir dileği vardı artık adamın, ölümle yaşam arasında, kendini görmek o aynada.

ENGLISH

Translated with the author’s approval by  Ege Dündar

He plucked the apple off the branch, from a lonely tree that stretched into the sky in the middle of
the desert. It had to be taken without knowing why. He walked apple at hand for days. He knew it
wasn’t for himself in truth. It was water he looked and longed for. Roasting in thirst he got to a
lakeside. He thought he was saved, from the cruel torment of the desert.

A woman by the lakeside stood wrapped around in shadows, fragile as if knitted by a dream, dipping
her fingers in the water. She was aware of him of course, even before their eyes touched. Forgetting
his thirst, he got swept along by a dream.

He understood why he carried the apple at hand for days. Who it was for.

He bowed down to the ground and presented it to the woman with its most glorious reference.

“You’re not human, daughter of the moon” he told her. “I’m offering you the only thing I have. I
plucked it from a lonely tree in the desert , it was very precious. It was the only fruit the tree offered,
and as it were, the only hope for the desert. I carried it with me without knowing why. It was for
you, the most valuable of the desert apples.” The woman pulled her fingers out of the water where
the moon was reflected. She looked at the man with blind eyes. Her eyes were empty, her eyes were
untouched. Her beauty was alive and her gaze dead.

“O daughter of the moon…” the man said, “Won’t you take my gift? I know not still why I brought it
to you.” The woman knew his intentions without looking. Her bright white fingertips tangled up in
the moonlight reached out and took the apple from the man’s hand. Her cold fingers touched his
skin. The light in his eyes went out, he pulled his gaze away. She was wrapped in darkness, there was
fear in her dreams.

The woman re-immersed her hand in the water, and let go of the apple, a layer below the water.
The apple jolted and jumped out like a blooming flower and swayed on the water, swayed like a
boat, snatched up the harmony of the wind. The woman ran her hands in the water, immersed her
fingers in the darkness. The water fluctuated, the reflection of the stars moved. The moon shook, as
if it were caught on a child’s dreams…

The woman pulled out a mirror from the water. It was engraved with leaves on a silver frame. The
brightness of the moon reflected on it. The blowing wind dried up the water on the glass, shaped up
between the women’s fingertips to present the truth for the man.

The man was surprised; looked upon the woman, the moon and the water, respectively.

The woman passed on the mirror with her bare hands to the man. His hands reached out to her
without seeing. Grasped it with a gentle touch. His hands threaded along the silver engravings. He
took it with a sense of familiarity. As if he’s had the thing for centures. He gazed upon it’s brightness;
with awe and love. Who could’ve known, that he was holding a lifetime in his fingers.

He saw the reflection of the moon in the mirror. The mirror was a prisoner of the moon’s light much
as the night’s darkness. “The moon does not shine by itself” said the man.

The woman spoke for the first time: “The moon does not shine for itself,”; she said in response.

The man did not see his reflection, in the mirror that imprisoned the moon and the night. Suddenly
he was startled and fear fell on his heart. Was he not really there, was this a dream? Or was he
looking for reality in a dream? Hadn’t he come to her through the plains and deserts?

The woman said: “What should the blind do with a mirror? Those who can see need it.”

Her voice encircled the man’s heart like a crystalline light. She was blind, yet she could see her
reflection in the mirror. The man could see, with a strong and sharp gaze, but would not see his
reflection in the mirror. He had lost himself, in a moment past, perhaps at the far end of the road.

The man said: “I have come to you passing through wars. Time tested me, in each bit some grief . I
searched for a breather of peace, in an old well. There I found a mirror, one that won’t reflect me,
the highest quality ”

She replied: “You have lost yourself in a well filled with water from this lake. You are with me,
without the need to see yourself. Here you have, the value of the apple you brought from the desert.
"

His lips dried up, and his thirst fell back in his mind. He felt roasted, it was a longing he brought along
from the desert. He collapsed to the water’s edge. Rubbed his hands in the water. He thought he
had filled his palms, but before the water reached his lip, it slipped and mixed in with the water
again. He immersed his hands back into the lake, this time his hands remained dry, unable to reach it.
The water was there, like a universe immersed in a lake, reflecting the moon back into the night it
was taken from .

The woman filled a golden bowl and handed it to the man. “Hands of flesh and blood, cannot reach
the water” she said. The man had a drink; the most beautiful water he had in a lifetime, from the
hands of a blind woman, in a golden bowl.

There was no other words for him to say, no nemesis to be found, there was not another step to
take. The lake lay in front of him spread far and wide. Not a final word of farewell came out of his
mouth. His words were reluctant to sound and spill out of his mouth. He looked at the woman for the
last time, the woman blinded. He mingled like a dream into the air, the bowl rusted in his hands. He
returned to his country with a silver mirror in his hand.

The man now had only one wish, between life and death, to see himself on that mirror.

Bunları da Sevebilirsiniz

    Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından hazırlanan “Bir Usta Bir Dünya: Özdemir Asaf” sergisi kapsamında renklendirilmiş bir çocukluk fotoğrafı  …  Bir seviyi anlamak   Bir yaşam harcamaktır,   Harcayacaksın.  …  (Seni Saklayacağım / Özdemir Asaf)    “Resimleri eski kitaplarda kalacak kafesli cumbalı evlerden birinde”, Cumhuriyetin ilanına dört buçuk ay kala doğmuş Özdemir Asaf. Asıl adı Halit Özdemir Arun. Şairin babası Mehmet Asaf Bey, Mekteb-i Mülkiye …

Share

Dostlar Tiyatrosunun 2007-2008 sezonunda sahnelediği bu oyun 4 yıl boyunca Türkiye’de ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde 224 kez sergilendi, 99.400 kişi tarafından izlendi, birçok ödül kazandı. Oyunun 2010 yılında Muammer Karaca Tiyatrosu’nda kaydedilen filmi, 10 yıl sonra ilk kez burada gösterime giriyor. Yazan-Yöneten : Genco Erkal Müzik : Fazıl Say Giysi : Özlem Kaya Film Yapım …

Share

Source: De Balie Theatre, Amsterdam Masih Alinejad talks about freedom means to her. Where she found the courage to fight for her rights. She touches topics like how Iran oppresses her and so many other woman. How the government blames the women for being raped because they weren’t covered up enough Masih Alinejad is a …

Share
Önceki / Previous MAVİ ÇİÇEĞİN ÇAĞRISI / The Call of the Blue Flower
Sonraki / Next Ekin Bernay: Yaşarken Parla