TÜRKÇE

Her şey bir rüyayla başladı. O ürkütücü, o tuhaf, o hangi tarafından tutsan elinde kalan, garip rüya ile. Sadık Bey’i kaybedişimin kırkıncı günü, kırklara karışmama ramak kalmasının ilk günüydü. Günlerdir evime doluşan konu komşu, akraba, çoluk çocuk, cinni ve hayvan taifesinden kimseler “Artık kırk gün oldu daha da delirmez bu.” deyip çok şükür evimi boşaltıp rüzgarlarıyla bile kapının zembereğini sallandırmaz oldular. Yasın aslı yalnız kaldığında başlar, derler. Safsata. Benim yasım diğerlerinin varlığıyla, pışpışlamaları ve arsızca savurdukları “E Sadık Bey’in de yaşı gelmişti.” bakışlarını görmekle her gün daha da çoğalıyordu. Bu yüzden bile bile kırk mevlidini yapmamıştım Sadık Bey’in. Onların yapmalarını da istememiştim. Çünkü bu özel günde tam da et kemikten ayrılırken o ebedi kopuşun hissini Sadık Bey bedeninde, ben ruhumda beraber paylaşmalıydık.  Yaşarken her derdin dermanını beraber bulan biz, birimiz öldüğünde de bu kutsal ittifakı bozmayacaktık.

Kırkıncı gece ben Azrail’in bizzat teşrifini beklerken melek’ül mevt efendinin kendisi değil de onun uşaklarından olduğunu tahmin ettiğim birisi çaldı kapımı. Daha doğrusu çalmadı çünkü rüyaların kapısı olmadığı gibi rüyaya giren zatın da bir destur alması gerekmiyordu o alemde.

Sabah kalktığımda yetmiş yaşın bezginliğiyle değil, Sadık Bey’in etinin kemikten ayrılmasının verdiği acıyla değil, on yedi yaşında bir körpenin macera ihtiyacı, coşkusu ve hayat karşısındaki deneyimsizliğiyle uyandım. Kendimde kırk gündür görmediğim bir çeviklikle temiz kıyafetler giydim. Sadık Bey’in kendi adını koymakta ısrar ettiği kedisi Sadık’a, hayvanı sanki kırk gündür ilk kez görüyormuş gibi baktım. Şu zaman zarfında yapabildiğim tek aktivite arada bir kendim yemek yerken bir yandan da kedi Sadık’a her gün hizmet etmekti oysa ama Sadık’a sadık kalmak için yaptım bunu. Yoksa bu hırçın tüy tarlasıyla aramız hiç değildi. Zira Sadık yaşarken varolan sevgisini bu bokunu kuma yapan tıstısla paylaşır, bana vermesi gerekeni azaltırdı. Fakat o gün, sanki bu bıyıksporu ilk kez görür gibiydim. Başını sevmemle elimi cayıııııırrtt diye tırmalaması aynı anda oldu, acıyla irkildim. Kırk günün sonundaki fiziksel tek his. Kedi Sadık tüylerini dikti, hırladı ve açık pencereden fırladı gitti. Kırk günde bir sadık olmayan bir Sadık tarafından terk ediliyordum. Çevremden bir bir eksilen sadakatler, hem o rüya hem Sadık’ın kedisi, beni hissetmeye geri çağırıyordu belli.  N’apacağımı bilemez haldeyken hemen internetten Adalar vapur tarifesine baktım. Torunumun bana bahşettiği en güzel şey teknolojiydi belki de. Güzel kızım yine anneannenin yanında oldun, aynı deden gibi zekisin minvalinde cümleler kurup ona dua ederken, Burgazada Vapuru’nun saat 11’de olduğunu gördüm. Hiçbir şey yemeden, üstüme ne varsa geçirip o an Dünya üzerinde gidilecek tek yol varmış ve o da Burgazada yoluymuş, eğer diğerlerine saparsam, hatta yol üzerinde başka bir yere gözüm takılırsa bile kıyamet kopacakmış gibi çıktım yola.

Rüyamda gördüğümün aksine sokaktaki herkes aynıydı, insandı. Yıpranmış, halsiz ve manasız bakışlar. Yaşlılığımdan utanmam ya da birilerinin acımasını beklemem gerekiyormuş hissini bana yansıtan genç müsveddeleri. Her zaman irkilirdim onlardan oysa  o an irkilmiyordum hiçbirinden. İskeleye geldiğimde vapurun düdüğü bana selam vermek için çalmaya başladı. Selamını aldımve vapura adımımı attığımda artık tamamen onyedi yaşındaydım. Yine deneyimsiz ve kelebkler gibi mutlu. Belki de ürkmememin sebebi buydu sokaktaki şeytanlardan. Sanki Sadık yanıbaşımda gibi tasasız ve sızısızdım. Uzun uzun denizi izlemek isterdim. Lakin olmadı. Rüyanın etkisi beni her an daha da sarıyordu. Bu bir rüya değildi artık emindim. Muhtemelen adı sanı sadece kendi ucube taifesince bilinen bir İstanbul cadısı tarafından lanetlenmiştim ya da deliriyordum. İlk ihtimal daha kuvvetliydi. Kimseyle göz göze gelmedim. Artık gencecik bir ruh, aşırı mutlu, tüy gibiydim. Aynaya bakmaya korkuyordum sadece. Aynalar en hazin tanığıydı ya hayatın, en sert cevapları veren zalim varlıklardı ya onlar, bakmadım. Mutlu ve karışıktım çünkü. Bir ara vapur penceresinden aksimi görür gibi olsam da gördüğüme inanamayarak kafamı çevirdim.

Adaya vardığımda herkes tıpkı iskeledeki gibi yine aynıydı. Ben hariç herkes muazzam bir tablonun parçasıydı. Haziran’ın ilk günleri olduğundan yazlıkçılar adaya yeni yeni geliyorlardı. Herkes birbirine ada kültürünün en latif duası olan “İyi yazlar.” temennisinde bulunuyor, ben ise tablonun hiçbir yerine uymayan, eksik parçası bile olmayan ben, kimseyle göz göze gelmeden sahil boyu yürüyerek Burgazada ormanına varmaya çalışıyordum. Orman öyle güzel, öyle sakindi ki. Ta buradan bazı çiçeklerin maviliklerini denizden aldığını görebiliyordum. Ben görüyor muydum, yoksa zamanında Sadık Bey mi anlatmıştı bu çiçeklerin hikayesini, çıkaramadım. Sadece maviliklerinin ihtişamıydı aklıma kazınan.

Neredeyse 50 yıl önce bugünlerdi. Ilık bir Haziran sabahı yine Burgazada’ya gelmiştik. Sadık Bey ile bu ormanda başlamıştı eş ruhluğa giden yolumuz. 4 çocuk 4 torun ile taçlanan sevgimize sekizinin tüm sevgisi toplanıp okyanus olsa yine de yaklaşamazdı. Onları da sevdim elbette, Sadık’ın parçasını taşıyorlardı çünkü. Fakat ben hiçbir çocuğumu Sadık kadar sevmedim. İlk aşkım, kocam, ömrümü onun sebebine sınırlandırdığım… Belki de deliriyor gibi olmamın sebebi buydu. Hiçbirinin beni teselli edemeyişinin. Her şeyimi verip sonunda ellerimde bir ölüm kalmasıydı sebebim.

Bunları düşünerek yürürken ormanın içinden bir duman yükseldiğini gördüm. Tıpkı rüyamdaki gibiydi. Yeşil dalların arasından sıyrılan pembe bir duman. Birisi ormanda aşkı yakıyordu sanki. Bu duman ve ben aynıydık. Bu benim kırk gündür soluduğum dumandı. Koştum. Onyedi mi, yetmiş mi hangi yaşımdaydım bilmiyorum. Metrelerce koştum. Her yerimi pembe duman kaplayana kadar koştum. Vardığımda gördüğüm şey tıpkı rüyamda gördüğüme benziyordu. Gerçekten bir rüya mı görmüştüm yoksa rüya mı beni görüp takip etmişti de bunları yaşıyorduk? Önemi yoktu. Neyin gerçek neyin sahte olduğunu hiç bilmediğim bu yaşamda Sadık yokken bilmeyişlerimin de sahteliklerin de önemi yoktu.

“Pembe dumanların ortasında bir sunak

Burgazada cayır cayır yanıyor

Mehveş Hanım tam on yedi yaşında

Biri dedi sanki aşkı yakıyor “

Bu şiir. Yıllar önce Sadık Bey’le el ele tutuştuğumuz o ilk gün duyduğum şiirdi. Sadık Bey benim için dizmişti bu kelimeleri. O an kulağımda periler söylüyordu. Elbette onun sesi kadar latif, zarif ve ahenkli değildi duyduklarım ama yine de şiirin sahibi gerçekte perilerdi.  Marmara Denizi’nin aşk perileri yazdırdı bana bu şiiri, demiş ardından da kahkahalar atarak  denizin rengini çalan mavi çiçeklerden toplamıştı benim için o gün Sadık Bey. İşte şiirin kehaneti gerçekleşiyordu. Tüm bunlar olurken rüyamın kalanını bu kez hür irademle yaşamaya karar verdim. O gün Sadık Bey’in şiirine karşılık ben de hemen bir şeyler karalamıştım. Eğer bilseydim yıllar önce içten gelen bir sözün sese dökülmesinin hayatı bu derece değiştireceğini yine yazar mıydım bu şiiri? Yazardım. Mutluydum çünkü, hem de çok.

“Sadık Bey ki o tam bir beyefendidir

Tatlı dilli, güzel sözlü ve heybetlidir

Eğer bir gün aşk yanarsa bu dağın başında

Ona söz Mehveş gelecek bu sunağın başına”

Dediğimi yapmıştım. Sunağın başına geldim. Şimdi tıpkı rüyamdaki gibi kendimi aşka kurban etmem gerekiyordu. Uzandım. Bu nasıl ateş, dedim içimden. Rüyamda böyle değildi. Rüyamda kendimi uzaktan göüyordum, şimdi ateşin içindeydim. Bu pembe dumanlar, bu kelimeler. Mehveş Hanım tam onyedi yaşında…. Eğer bir gün aşk yanarsa bu dağın başında… Biri dedi sanki aşkı yakıyor…

Aşkım yanıyordu. Dumanın pembeden maviye dönüşüp tüm Burgazada’yı sarışını izledim. Sunak üzerinde yükseldim. Mavi çiçekler kendilerinden mürekkep bir yatakla götürüyorlardı beni. Marmara Denizi’nin perileri, görüp görebilecekleri bu en yüce aşkı yaşamış ve ona boyun eğmiş kadını denize bırakmaya hazırlanıyorlardı. Oysa zamanında çok kızmamışlar mıydı bana? Yapma, etme! İnsana duyduğun aşk seni soldurur, bir gün ölümüyle ölümlü olursun, dememişler miydi bana? Gerçek ailem onlardı sonuçta, kız kardeşlerimdiler. Oysa şimdi anlıyorum ki ne insan ne peri olabilmiştim ben. Sadece iki dünyayı birleştirirken Sadık’la söz vermiştik birbirimize, uyum sağlayacaktım, o da yardım edecekti insan olmama. Olabilmiş miydim? Bilmiyorum. İşte süzülüyordum suda. Mavi çiçekler sırtımdan ayrılıyorlardı. Şimdi peri ailem taşıyordu bedenimi, bir peri aşka ne kadar saygı duyabilirse o kadar saygılıydılar bana. Suyun yansımasında yüzümü gördüm. Yetmiş yaşın kudreti, on yedi yaşın tazeliği, ölümsüzlükten vazgeçen bir varlığın pişmanlığı ama haklı gururu vardı yüzümde. Mehveş Hanım tam sonsuz yaşındaydı ve aşkın yanışının bu kutlu cenaze töreninde, Burgazada insanının sınırlı gözleriyle göremediği ama kırklar, yediler, cinler, periler ve tüm diğer ahalinin gördüğü o anda gören herkes selam duruyordu bize, bana; Sadık Bey ve Mehveş Hanım’ın aşkına.

ENGLISH

It all started with a dream. It’s scary, it’s weird, it’s with the weird dream that remains in your hand no matter which side you hold it. The fortieth day of my loss of Sadık Bey was the first day I was about to disappear off the face of the earth. A group of neighbors, relatives, offspring, jinn and animals who have been in my house for days said “it’s been 40 days, she won’t go crazy anymore” and thankfully they emptied my house and did not shake the spring of the door even with their winds. The truth of mourning begins when you are alone, they say. Nonsense. My mourning was getting multiplied by the presence of the others, by seeing their rustling and cheeky gaze, ” Sadık Bey was old already.” That’s why I didn’t even organize Sadık’s memorial dinner on the fortieth day. I didn’t want them to do it either. Because on this special day, while the flesh was leaving the bone, we had to share the feeling of that eternal rupture together in the body of Sadık Bey and I in my soul. We, who found the solution to every problem together while we were alive, would not break this sacred alliance when one of us died.

On the fortieth night, while I was waiting for Azrael’s personal honor, someone who I guessed was not the angel of death himself but one of his servants knocked on my door. To be more precise, he did not knock because there was no door to dreams, and the person who entered the dream did not need to receive an entry permit in that realm.  

When I woke up in the morning, I woke up not with the weariness of seventy, not with the pain of Sadık Bey’s flesh being separated from the bone, but with a seventeen-year-old naive’s need for adventure and her enthusiasm and inexperience in the face of life. I wore clean clothes with an agility I hadn’t seen in forty days in myself. I looked at Sadık, his cat whom Sadık Bey insisted on naming with his own name, as if seeing the animal for the first time in forty days. The only activity I was able to do during this time was to serve Sadık the cat every day while eating by myself, but I did it to be faithful to Sadık. Otherwise, we were not at all with this freak mass of feathers. Because when Sadık was alive, he used to share his existing love with this weirdo that craps into the cat litter, and he used to reduce what he should have given me. But that day, it was as if I was seeing this Mr. Mustache for the first time. It was at the same time that he scratched my hand as I loved his head, and I was startled with pain. The only feeling i feel physically at the end of 40 days. Cat Sadık sewed his feathers, growled, and jumped through the open window. Every forty days I was abandoned by an unfaithful Sadık. The loyalties that were missing from my surroundings one by one, both that dream and the Sadık’s cat, were obviously calling me back to feel.  When I had no idea what to do, I immediately looked at the Islands ferry schedule on the internet. Perhaps the best thing my granddaughter bestowed on me was technology. My beautiful daughter, you were with your grandmother again, and while I was praying to her and whispering words like you were already smart like your grandfather, I saw that the Burgazada Ferry was at 11 o’clock. Without eating anything, I wore something on me and set out as if there was only one way to go on Earth at that moment and that was the road to Burgazada and even if I caught my eye somewhere else on the way, the apocalypse would break out.

Contrary to what I saw in my dream, everyone on the street was the same, human. Worn out, sluggish and frivolous looks. Teen scumbags that reflect to me the feeling that I should be ashamed of my old age or wait for someone to take pity. I was always startled by them, but I wasn’t startled by any of them at that moment. When I arrived at the pier, the steamer’s whistle started ringing to greet me. I received his greeting, and when I stepped onto the ferry, I was now completely seventeen years old. Again inexperienced and happy like butterflies. Maybe that’s why I wasn’t startled by the demons on the street. I was carefree and painless, as if Sadık was by my side. I would love to watch the sea for a long time. But I didn’t. The effect of the dream was enveloping me more and more at every moment. I was sure it wasn’t a dream anymore. I was probably cursed or driven mad by an Istanbul witch whose name is known only to her own freak circle. The first possibility was more likely. I didn’t make eye contact with anyone. Now I was a young soul, extremely happy, light as a feather. I was just afraid to look in the mirror. Mirrors were the most pathetic witnesses of life, they were the cruel beings who gave the harshest answers, I didn’t look. Because I was happy and confused. At one point, I seemed to see my own reflection in the window of the ferry, but I turned my head in disbelief.

When I arrived on the island, everyone was the same again, just like on the pier. Everyone except me was a part of an enormous picture. Since it was the first days of June, the cottagers were just coming to the island. Everyone wished each other the most subtle prayer of the island culture, “Happy Summer”, and I, who did not fit anywhere in the painting, who am not even a missing part of the painting, tried to reach Burgazada Forest by walking along the coast without making eye contact with anyone. The forest was so beautiful, so calm. From here I could see that some of the flowers were taking their blueness from the sea. I wasn’t sure whether I could see it or Sadık Bey had told the story of these flowers at the time. It was only the magnificence of its blues that etched in my mind.

 

That was almost 50 years ago today. We came to Burgazada again on a warm June morning. Our path to co-spirituality started with Sadık Bey in this forest. Our love was crowned with 4 children and 4 grandchildren. But even if all the love of the eight of them were combined into an ocean, that ocean wasn’t even close to our love. I liked them too, of course, because they carried the piece of Sadık. But I have never loved any of my children as much as I loved Sadık. My first love, my husband, that I have limited my life to the cause of him… Maybe that’s why I felt like I was going crazy. None of them could console me. It was because I had given my all and ended up with a death at my hands.

As I walked thinking about this, I saw a smoke rising through the forest. It was just like in my dream. A pink smoke grazing from the green branches. It was as if someone was burning love in the forest. This smoke and I were the same. This was the smoke I have breathed for forty days. I ran. I don’t know if I was seventeen or seventy or what age I was. I ran for meters. I ran until pink smoke covered me all over. When I arrived, what I saw was just like what I saw in my dream. Had I really had a dream, or had the dream seen and followed me and we were living it? It didn’t matter. In this life, where I never knew what was real and what was fake, neither the things I knew nor the falsehoods mattered because Sadık wasn’t here anymore.

    “An altar in the middle of pink smoke

      Burgazada is burning furiously

      Mehvesh Hanım is seventeen years old exactly

      Someone said as if it burns love”

This poem was the poem I heard on the first day that Sadık Bey and I held hands many years ago. Sadık Bey wrote these words for me. At that moment, the fairies were singing it in my ear. Of course, what I heard was not as iconic, elegant and harmonious as his voice, but the owner of the poem was actually the fairies.  “The love fairies of the Sea of Marmara wrote this poem to me” he said, then he laughed and collected blue flowers that stole the color of the sea for me that day. The prophecy of the poetry was becoming real. While all this was happening, I decided to live the rest of my dream as real, this time of my own free will. On That day, I scribbled something in response to Sadık Bey’s poem. If I knew the dictation of a sincere word from years ago would change the life such an extent, would I still have  written this poem? I’d have. I was happy because, too much.

 

    “Sadık Bey who is a gentleman completely

     Sweet-tongued, well-spoken and imposing

     If one day love burns on top of this mountain

     Promise him, Mehvesh will come to the head of this altar”

I did as I said. I came to the altar. Now I had to sacrifice myself to love, just like in my dream. I lay down. What kind of fire is this, I said in my mind. It wasn’t like that in my dream. In my dream I was seeing myself from afar, now I was in the fire. These pink fumes, these words. Mehvesh Hanım is exactly seventeen years old…. If one day love burns, at the top of this mountain… Someone said as if it burns love…

My love was burning. The smoke changed from pink to blue and I watched how it surrounded the whole of Burgazada. I rose on the altar. Blue flowers took me away with a bed made of themselves. The fairies of the Sea of Marmara were preparing to release the woman who had experienced and submitted to this greatest love they could ever see into the sea. Weren’t they very angry with me at the time? Didn’t they tell me that “Don’t! Your love for man withers you and that one day you will be mortal by his death”? They were my real family, after all, my sisters. But now I understand that I could not be a human being or a fairy. Only while we were uniting the two worlds, Sadık and i promised each other, I would fit in, and he would help me become a human. Could I be? I do not know. Here I was floating on the water. The blue flowers were leaving my back. Now my fairy family carried my body, and they respected me as much as a fairy could respect love. I saw my face in the reflection of the water. I had the might of seventy years, the freshness of seventeen years, the regret of a being who gave up immortality, but the justified pride in my face. Mehveş Hanım was at the age of eternity and in this blessed funeral ceremony of the burning of love, at that moment, people of Burgazada could not see with their limited eyes. But forties, sevens, jinn, fairies and all the other people saw and  everyone greeted us, me; For the love of Sadık Bey and Mehveş Hanım.

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Ocak ayı önerileri için uluslararası çok satan yazarlar arasında yer alan, Almanya’nın ünlü yazarlarından Nina George‘a ulaştık ve sebepleri ile birlikte genç yazarlara tavsiye edeceği kitapları sorduk. Beni bir yazar ve feminist yapan beş kitap… 1. Margaret Atwood / Damızlık Kızın Öyküsü “Bir halkın nasıl başarısız olduğunu anlamak ve kız kardeşlik kavramının gerçekten ne olduğunu görmek …

Share

Hep ağlarken görüyorum yüzümü Kırık o aynada iki yıldır Beş kalmış yedi yıl uğursuzluğuna Yıkadım yüzümü gene Yirmi kere yaparım en az ayda En olmadı on beş defa Tuzlu suyu bastın mi al yanağa Eskitme olur antika Ah tanrım başka gün duysaydın sesimi Nefesime değmeyecekti sonumun soluğu Genç kadınım yüzümün eti döküm döküm Yakışmıyor ahu gözlerine bahşedilen hüzün …

Share

Joy Harjo- 1951- Joy Harjo was appointed the new United States poet laureate in 2019. Born in Tulsa, Oklahoma, in 1951, Harjo is a member of the Mvskoke/Creek Nation. She is the author of several books of poetry, including An American Sunrise, which is forthcoming from W. W. Norton in 2019, and Conflict Resolution for …

Share
Önceki / Previous Nermin Yıldırım
Sonraki / Next Çölün Sonundaki Ayna / Mirror At the Desert's End