“Bu yaşıma kadar birçok insanla tanıştım. Çevremi hep kalabalık tutmakla uğraşıp durdum. Ne kadar kalabalık tuttuysam da o kadar kayboldum yanlarında. Yalnızlığımı bastırmaya çalışıyordum içlerine girdikçe. Olmadı… Çünkü içsel bir yalnızlıktı benimki. Bazen kalabalık fena hâlde hâletirûhiyyeme tatsız bir şekilde nüfuz etmeye başladığı zaman, içim hiç olmadığı kadar sıkılmaya başlardı. İşte tam da o zamanlar, ellerim bir ağaç dalında ürkek bir şekilde duran yaprak misali gibi titrer; nefesim, denizin dibinde mahsur kalmış gibi kesilmeye başlardı. Boncuk boncuk terleyen alnımı çaktırmadan siler, kalabalıktan mümkün olduğunca uzağa giderdim ve derin düşüncelere dalarak karşımdaki insanları izlerdim.

O gece yine aynı şeyi yapmaktaydım. Doğum günü partisindeydim ve insanların birbirleriyle çılgınca eğlenmelerini izliyordum. Çok mutlu gözüküyorlardı fakat güleç yüzlerinin yanında, içlerinde gizlenen o buruk tebessümü görüyor gibiydim. Yine de çok mutlu gözükmeyi başarabiliyorlardı. Ben niçin yapamıyordum bunu? Onlar gibi son dakikaya kadar neden gülüp eğlenemiyordum? Dans ettikçe kalbimde kırılan binlerce parça yere düşecek gibiydi. Hareket etme arzum gittikçe azalıyor, kalabalıktan kaçma telaşım tüm benliğime zuhur ediyordu.

Tam da o an çıktın karşıma. Kendimle boğuşurken bulmuştun beni. İnsanın kendisiyle boğuşurken bir başkası tarafından fark edilmesi kişiyi savunmasız bırakır. İlk defa savunmasız hissetmiştim kendimi çünkü o kalabalığın içinde halimi fark eden, sahiden içimi görebilen tek insandın. Bu yüzden çok şaşırmıştım. Böylesine yüreğe bakabilen insanların varlığından bihaberdim. Zira nesilleri çoktan tükenmiş zannederdim. Yanıma birinin yaklaştığını fark edince telaşlanıp kendimi toparlamaya çalışmıştım. Şık bir gülümseme ile yaklaşmıştın bana. Ürkek ve masumca. Bakışlarında ise bayramlığını
yeni giymiş bir çocuğun heyecanı saklıydı sanki. Ah… Gözlerin bir bayram sevinci çocukluğun. Neşeli ve huzurlu… Ve bugün, hâlâ o bakışların içimde bir yeri derince sarsar ve bedenime nükseder.

Ben orada gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi donakalmışken, gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. Sen ise usulca yaklaşıp o zarif elini bana doğru uzatmıştın. Elini sıktığımda senin de en az benim kadar heyecanlı olduğunu fark etmiştim. Mahcup bir şekilde bana dediğin ilk şey şu olmuştu:
“Affınıza sığınarak söylemek isterim ki, kendinizi insanlardan bu kadar soyutlamamalısınız.”

Tokat gibi yüzüme çarpan bu cümlelerine hiç kızmamıştım. Hatta halimin biri tarafından fark edilmesinin verdiği hoşnutlukla son derece müteşekkirdim. İşte konuşmamız böyle başlamıştı. Sesin öyle güzeldi ki… Büyük bir zevkle dinliyordum seni. Sesinde ne vardı bilmiyordum fakat sanki bir muhabbet kuşu gizliydi. Sesin… bir kuş soluğu sevgilim ve ben, gülümsedikçe göğüne uçuyorum.

Orada, seninle konuşurken, kaybettiğim benliğimi bulmuştum. Sesindeki muhabbet kuşu, içime ilk kez o gün yerleşmişti. Bundandır, seni her görüşümde adeta bir muhabbet kuşu heyecanıyla durmadan konuşmak istemem.

Aramızdaki muhabbet artınca ikimiz de partiden kaçar gibi çıkmıştık. El ele, sokaklarda koşarak çılgınca eğlenmiştik. Yolun ortasında durup aniden dans etmiştik. İlk defa böyle bir mutlulukla tesadüf ediyordum ve sen tesadüf ettiğim mutlulukların en güzeliydin. Aramızda tarif edemediğim bir çekim vardı ve yanında durdukça sana karışmak, bir bütün olmak istiyordum. Sen de aynı şeyleri hissediyor olmalıydın ki beni ilk defa o gece öptün. Büyük bir neşeyle bir şeyler anlatırken hissetmiştim dudaklarını. Dudakların kurak topraklarıma ilk can suyuydu, gülüşünle avuçlarıma ekilen, taze bahar çiçeklerine. Kokunu da net bir şekilde, ilk defa, o an duydum. Taze bir çiçek gibiydi kokun. O dakika ekmiştim kokunu burnumun direğine. Bundandır burnumda tütüyor oluşun, taze bahar çiçeklerinle.

Böylece seninle günler, aylar ve yıllar geçti. Her gün yeniden başlıyorum sana ve her gün ilkbahara dönüşüyor bahçelerim. O günden beri içimde sıkıntı yerine kuşların cıvıltısı var sevgilim. O gün bilmiyordum ama şimdi çok iyi biliyorum, sesinde bir kuş şarkısı var ki… Dilinden hiç eksilmesin.
Benim aramazken bulduğum mutlu tesadüfüm, mutlu kazam… Sen güzel sevmelerin
sesisin. Beni hep böyle güzel sev.”

Kadın yazmayı bırakıp derin bir nefes aldığında gözyaşlarına hâkim olamadı. Özlüyordu onu, hem de çok özlüyordu. Uzaktaydı adam. Aralarında kilometrelerce mesafe vardı ama kadın aynı gökyüzünün altında, aynı kalbi paylaştıklarının bilinciyle kendini avutmaya çalışıyordu. Ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Camı açtı ve gökyüzüne baktı. Gökyüzü bu kadar güzel miydi ki onun gözlerine bakmadan önce diye düşündü. Fakat cevap bulamadı. Derin bir nefes aldı ve bulutlara, kuşlara bakarak sevdiği adama şöyle seslendi:

“Ellerim lacivert benim.
Biraz yıldızlı,
Ve serin.
Diyorum ki ellerin bir bahar sıcağı,
Bir yaz günü salıncağı,
Ve sıcak.
Ellerimi tut,
Ve seni bana getir.”
Gözyaşlarını sildi ve kalbine dokundu.

Gülümsedi… Daha çok gülümsedi.

Sonra da pencereyi kapattı ve yazmaya devam etti.

Bunları da Sevebilirsiniz

      Benim adım Efluna. Mesleğim gereği bugüne kadar her türden bombayı imha ettim. Ama daha çok, gizlice etrafıma yerleştirilen ve ben anlayıncaya kadar çoktan patlayıveren insan bombalarını imha etmekle uğraştım. Nasıl zor iş bilemezsiniz. Hem onların kabloları görünür yerlerde de değil. Yanlış düzenekle uğraştığınızda ya siz de onlarla birlikte atomlarınıza ayrılırsınız ya da patlamaktan daha beter …

Share

December’s works are now live and can be found below and throughout the postings on the English homepage! As İlkyaz, we work to introduce three young writers every month. We translate these works, which are be made up of a short stories or poems, into English and endeavour to introduce them to readers outside of Turkey. …

Share
Önceki / Previous Fatoş
Sonraki / Next Birçok gerçeklik veya hiçbiri - László Krasznahorkai