TÜRKÇE

Babasıyla annesi, endişeli ve dolu gözlerle bir ona bir kardeşine bir de televizyondaki birbiri ardı sıra çıkan son dakikalı ve sıcak gelişmeli haberlere bakıyorlardı. Önemli bir şey olduğunu görüyordu tabii ama her gün olmuyor muydu bu çok önemli şeyler! Her akşam birbirlerine durumun ne kadar kötü olduğunu söylemiyorlar mıydı? Ama sabah olup da okula gidince dışarıda her şey yine çok güzel ve normaldi. Yine derse giriyor, öğretmenlerinden aferinler alıyor, teneffüslerde de arkadaşlarıyla oynayıp gülüp eğleniyordu. Büyükler neden bu kadar abartıyorlardı, anlayamıyordu. Bazan gerçekten çocuk gibi davranıyorlardı. Madem haberleri izleyince moralleri bozuluyordu, başka bir kanal açsalardı ya. Bu akşam bir türlü bırakmamışlardı kumandayı ellerinden. İstediği filmi de izleyememişti. Zaten geç olmuştu artık, neredeyse gece yarısına geliyordu saat. Neden hâlâ kimse onlara uyumalarını söylememişti ki?

“Anne, benim çok uykum geldi,” dedi küçük kız kardeşi. “Artık yatağımızı hazırlayabilir misin?”

Ne annesinden ne de babasından bir yanıt geldi. Birkaç dakika uykulu gözlerle beklese de dayanamayarak başını kırlente koyup uykuya daldı. Kendisinin de bir hamle yapması gerekiyordu belli ki. Bunların ekran başından kalkacakları yoktu. Aynı şeyi o yapmış olsa kim bilir kaç türlü kıyamet koparırlardı ama iş kendilerine gelince alabildiğine serbestlerdi. Bu hiç adaletli değildi, gerçi büyüklerin hangisinde adalet vardı ki! Hepsi işine geldiği gibi davranıyordu ve yaşlarının arkasına sığınıp kendilerini aklıyorlardı.

Dayanamıyordu, gözleri gidiyordu. Sabah okul varken bu saate kadar uyanık kalmasına izin verilmesi görülmüş şey değildi. Biraz daha uyumazsa yarın ya okula gitmek yalan olacak ya da gitse bile sıraya kapaklanıp uyuyacaktı.

“Anne,” dedi esneyerek. “Artık ben de uyusam? Okul var ya hani.”

Okul sözcüğünü duyunca annesi hemen ona baktı. Ne zaman okul ya da dersle ilgili bir şey dese böyle olurdu zaten. Ama sanki bu sefer farklı bir şeyler vardı gözlerinde. Korkuyor gibiydi. Yok canım, neden korksundu ki; koskoca anne, okuldan korkar mıydı hiç! Korksa korksa kendisi korkardı ama ödevlerini yapmıştı, onun da korkması için sebep yoktu. Haberlerden mi korkmuşlardı yoksa? Hiç olur muydu öyle şey, hem kendileri demiyorlar mıydı televizyondaki şeyler gerçek değildir diye!

“Yarın okul yok oğlum,” dedi babası. Sonra bir şeyler daha geveledi sanki ağzında ama pek anlayamadı. Nasıl yarın okul olmazdı? Daha dün hafta sonundan çıkmamışlar mıydı, bir daha hesapladı günleri, evet daha koca üç gün vardı tatile. Bayram mıydı acaba, o yüzden mi gitmeyeceklerdi? Hayır, bayram da değildi sanki. Bir daha düşündü; evet emindi, tatil olmasını gerektirecek bir durum yoktu.

“Baba, neden okul yok ki,” diye sordu. Mantıklı bir cevap istiyordu. “Yarın tatil mi oldu?”

Kar mı yağmıştı yoksa, kar yağınca da okullar tatil edilebilirdi çünkü. Babası hiç oralı olmadı, hatta dönüp bakmadı bile.  Dilini yoracağına ayaklarını yordu, kalktı pencerenin önüne gitti. Perdeyi açıp bahçeye baktı. Kar falan görünmüyordu sanki. Gözleri sokak lambasını aradı, en iyi orada belli ederdi çünkü.

“Çabuk çekil oradan,” diye bağırdı babası. “Allah’ın cezası.”

Neye uğradığını şaşırmıştı. Korkudan dirseği annesinin en çok sevdiği çiçeğe çarptı. Saksı yerde bin parçaya ayrılmıştı. Ne çok kızacaktı şimdi kim bilir! Eğilip toplayacaktı ki bir kol, kucakladığı gibi kanepenin üzerine fırlatıverdi onu. Babasını hiç bu kadar sinirli görmemişti. İlk defa ona bağırıyordu. Annesi de ayaklanmış, neredeyse dizlerini dövecek hale gelmişti. Bir saksı için bu kadar kötü davranılır mıydı?

“Bir daha pencereye yaklaşmak yok tamam mı,” dedi annesi. Sanki bağıracak takati yok da o yüzden sakince söylüyor gibiydi. “Evet, okullar bir süre kapalı olacak. Baban da işe gitmeyecek, dışarı çıkmayacağız, tamam mı?”

Nasıl yani, babasına da mı tatil olmuştu? Bizim işimizde tatil olmaz oğlum, demez miydi hep! Neden gitmiyordu işe? Bir şey soramadı, zaten doğru düzgün bir cevap vermeyeceklerdi.

“Bu gece hepimiz bu odada uyuyacağız,” dedi annesi, elinde yere sereceği döşekleri tutuyordu. Hayır, asla kabul edemezdi. Daha yeni ayrı bir odaya kavuşmuşken yine aynı yerde yatamazdı.

“İtiraz yok,” diye çıkıştı babası. “Annen ne diyorsa o!”

Yok, kabul etmeyecekti. Duvarın kenarına çöküp ağlamaya başladı. Hiç oralı olmadılar. Olsundu, kararı kesindi. Kalktı, odasına yöneldi. Kolundan yakaladı babası. Çok sinirli görünüyordu. Öyle ki annesi durdurmazsa neredeyse kaldırdığı elini suratına indirecekti.

“Tamam,” dedi annesi. “Ama gece kesinlikle yerinden kalkmak yok. Bir şey istersen bana seslen. Anlaştık mı?”

İyice gevşemiş olan kazağının yeniyle önce gözyaşlarını sonra da akan burnunu silip annesinin dizlerine sarıldı. Babası da kardeşinin saçlarını okşuyor, gülümseyerek onlara bakıyordu.

***

Gürültü… Toz… Duman… Alev… Sıcak… Ter… Yangın… Soba… Kapı… Kırık… Yıkık… Duvar… Deprem… Sarsıntı… Çığlık… Bağırtı… İçeri… Ateş… Anne… Yatak… Kum… Beton… Tavan… Gök… Kara… Ay… Bulut… Ağırlık… Bacak… Hareket… Karabasan…  Kan… Rüya… Gözler… Uyku… Bulantı… Karanlık…

***

Gözlerini yavaş yavaş açtı. Burası da neresiydi böyle! Birkaç kez kırpıştırdı kirpiklerini. Her yere soğuk bir beyazlık hâkimdi. Hastane kokusuydu soluduğu, ne işi olurdu ki hastanede? Kıpırdayamıyordu hâlâ. Yoksa rüya görmeye devam mı ediyordu? Gitgide yaklaşan ayak sesleri geliyordu kulağına. Bir de bir kadınla bir erkeğin sesi… Perdenin önünde gelip durdular.

“Gerçekten çok üzücü,” dedi kadın olan. “Buraya her geldiğimde kahroluyorum. Kaç gün oldu geleli, daha açmadı gözlerini. Sadece arada bir sayıklıyor, o kadar.”

Kimden bahsediyordu bu kadın, kulak kesildi.

“Neden, ne olmuş ki?” diye sordu adam.

“Bilmiyor musun?” diye yanıtladı kadın şaşırarak. “Şaka yapıyor olmalısın. Tüm ülke kaç gündür bu olayı konuşuyor. Televizyonlarda, gazetelerde hep bu haber var.”

“Biliyorsun, daha yeni geldim tatilden.”

“Hiç mi haber izlemedin?”

“Tatildeydim diyorum, tatilin amacı bu zaten.”

“İnsan sosyal medyaya da bakmaz mı? Enteresan.”

“Beni bırak da olayı anlat. Merak ettim iyice.”

“Sonra… Ya duyarsa.”

“Sen dedin ya kendine gelmedi diye, anlat işte.”

“Sen gelmeden birkaç gün önceydi, sınırda çatışma vardı yine. Sabaha karşı dört gibi de korkunç bir gürültü koptu.” Fısıldaşmaya başlamışlardı ama yine de anlaşılıyordu ne dedikleri. “Roket atmışlar öte taraftan.”

“Roket mi? Sanki duymuştum ama emin değilim. Ee, çocuğu mu yaralamış?”

“Uyurken evlerine düşmüş.”

“Nasıl kurtulmuş peki, tek miymiş evde, annesi babası?”

“Başka bir odada uyuyormuş. Annesi, babası ve kardeşi yanarak can vermişler.”

“Yanarak mı?”

“Evet, yangın çıkmış. Önce kimse ne olduğunu anlayamadı tabii, panik hali, nöbetteydim ben de ödüm koptu, herkes dışarılara dökülmüştü. İtfaiye de haliyle gecikmiş. Yine şansı varmış, alevler odasına varmadan kurtarmışlar.”

“Durumu nasıl peki?”

“Sağ bacağının üzerine beton bir blok düşmüş.”

“Kurtarabildiniz mi?”

“Kompartman sendromu gelişmişti. Transfemoral amputasyon yapmak zorunda kaldık.”

“Şşş! Uyanmış.”

“Sana duyar demiştim değil mi? Ağlama canım benim, çok üzgünüm. Sakin ol, hayır, kalkamazsın, dur.”

“Diazepam verelim hemen, durmayacak yoksa.”

***

Bin izin vermesinler, kimse onu tutamazdı. Varsın diğer bacağını da kesip alsınlardı, sürünerek gelirdi. Burası onun eviydi; annesi, kız kardeşi, babası… Artık yoklar mıydı gerçekten? Bir daha görmeyecek miydi onları? Nasıl inanabilirdi buna! Kaç gün beklemişti gelip hastaneden çıkaracaklar umuduyla. Keşke bu ayağını da alsalardı da onlar yanında olsaydı. O metal çubuklarını da alıp başlarına çalsınlardı, istemiyordu, öyle ayak mı olurdu hiç. Böyle boşlukta kalsın daha iyiydi. Değnekleri de kullanmazdı ya…

Boğazına büyükçe bir top oturmuştu, ne yutkunabiliyor ne de nefes alabiliyordu. Sanki kalbi orada atıyordu. Canları çok acımış mıydı acaba? Yanarak… Yanarak ölmek nasıl bir şeydi? Keşke o da aynı odada uyusaydı, o da yansaydı, şimdi hissettiğinden daha çok yanamazdı ya canı. Gerçekten onun evi miydi burası? Yarısı yıkılmış duvarlar, karalar bağlamıştı. Hani neredeydiler, bedenleri… İçeri kumdu, küldü. Kül mü olmuşlardı yani, tamamen mi?

“Ne yaptığını sanıyorsun sen! Herkes seni arıyor. Ödüm koptu sana bir şey olacak diye.”

Bu, o kadın doktorun sesiydi. Ne istiyordu ondan, neden rahat bırakmıyordu?

“Daha tam iyileşmedin, gel inat etme canım. Hastaneye gidelim. Burada bir şey yok artık.”

“Hayır, burası benim evim. Ailem burada. Ben de burada kalacağım.”

Eskiden pencerenin olduğu yere gitti. Yerler cam kırıklarıyla doluydu. Duvar olduğu gibi yerdeydi. Annesinin çiçeği… Saksı neredeydi? Değnekleri duvara yasladı, dengede durmaya çalıştı.

“Dur, düşeceksin,” diyerek müdahale etti kadın. “Al şunları,” deyip değnekleri uzattı. “Ne yapmak istiyorsan bana söyle.”

“Çiçek, annemin çiçeği…” Gözüyle taşı işaret etti.

“Altında mı?”

Zor da olsa kaldırabildi. Taşın altında kaldığından olacak, yanmamıştı. Solmuştu ama. Ezilmişti. Yere çöktü, eline alıp üzerindeki tozları hafifçe silkeledi, kokusunu içine çekti. Annesinin yanağı gibi kokuyordu.

“Açelya mı o?”

Ne dediğini anlayamamıştı.

“Çiçeği diyorum. Açelya.”

Çiçekti işte, açelya nedir bilmiyordu.

“Solmuş,” dedi. “Annemin en sevdiği çiçeğiydi.”

“Dur bakayım.”

Eline alıp topraktan ayırdı, alt kısmını incelemeye başladı.

“Yeniden canlandırabiliriz,” dedi. “Ama saksı ve toprak lazım bize. Hadi gel çıkıp alalım.”

Hayır, gitmeyecekti. Etrafına baktı. Hah işte, saksıya benzer bir şey vardı küllerin üstünde. Kalktı, değneklerini koltuğunun altına alıp yürüdü odanın tam ortasına.

“Dokunma ona, roket o,” diye uyardıysa da kadın, dinlemedi. Aldı eline, içini yerdeki küllerle doldurmaya başladı nazikçe. Doktor da gelip önünde diz çöktü. Çiçeği yavaşça içine yerleştirip hiçbir şey söylemeden uzaklaşıp dışarı çıktı. Ama gitmedi, öylece durup beklemeye başladı. Açelyaymış adı. Tüm geçmişi birer birer yapraklarına düşüyor; annesi, babası ve kardeşi ıpıslak olmuş küllerden ona bakıp gülümsüyorlardı. Sadece bacağının yerinde değil, ruhunda da kocaman bir boşluk duyuyordu artık.

ENGLISH

Father and mother were looking with worried and full eyes at each other, at his sister, and at one last minute and hot-breaking news on television. He could see that something important was happening, but wasn’t it happening every day, these are very important things! Didn’t they tell each other every evening how bad the situation was? But when I went to school in the morning, everything was beautiful and normal outside. He would go to class again, get well done from his teachers, and play with his friends during recess, laugh and have fun. The elders could not understand why they were exaggerating so much. Sometimes they really acted like children. If they were demoralized when they watched the news, they would have opened another channel. They hadn’t let go of the command tonight. He couldn’t watch the movie he wanted. It was already late, it was almost midnight. Why hadn’t anyone told them to go to sleep yet?

“Mom, I’m so sleepy,” said her younger sister. “Can you make our bed now?”

There was no response from either her mother or her father. Although she waited with sleepy eyes for a few minutes, she could not stand it and put her head on the throw pillow and fell asleep. He obviously had to make a move himself. They didn’t have to get up from the screen. If he had done the same thing, who knows how many kinds of apocalypses they would have made, but when it came to them, they would be as free as possible. This was not just at all, though in which of the elders there was justice! They were all behaving as they did and hiding behind their ages and exonerating themselves.

He couldn’t stand it, his eyes were gone. It was not uncommon for him to be allowed to stay awake until this hour when he was at school in the morning. If he didn’t sleep a little more, it would be a lie to go to school tomorrow, or even if he did, he would fall asleep in line.

“Mom,” he yawned. “What if I slept too? There’s a school.”

When she heard the word school, his mother immediately looked at her. Whenever he said something about school or class, it would be like that. But it was as if there was something different in her eyes this time. She seemed scared. No, my dear, why was she afraid; would the big mother ever be afraid of school! If he was afraid, he would be afraid, but he had done his homework, and there was no reason for him to be afraid. Were they scared of the news? Would it ever have happened, didn’t they say that things on TV are not real!

“There’s no school tomorrow, son,” his father said. Then something else seemed to babble in his mouth, but he couldn’t quite understand. How could there be no school tomorrow? Hadn’t they just left the weekend yesterday, they calculated the days again, yes, there were three more days on vacation. Was it a holiday, so they wouldn’t go? No, it wasn’t a holiday. He thought again; yes, he was sure, there was no reason to have a holiday.

“Dad, why is there no school?” he asked. He wanted a logical answer. “Is tomorrow a holiday?”

Had it snowed, or if it did, schools could have been suspended. His father was never there, he didn’t even look back.  Instead of tiring his tongue, he tired his feet, got up and went to the window. He opened the curtain and looked at the garden. It wasn’t like there was snow or anything. His eyes searched for the street lamp, because it was best shown there.

“Get out of there quickly,” his father cried. 

He was surprised at what he had suffered. Out of fear, his elbow hit the flower that his mother loved the most. The pot was broken into a thousand pieces on the floor. Who knows what he would be so angry now! He was about to bend over and pick it up when an arm threw him over the couch as he embraced her. He had never seen his father so angry. It was the first time he was yelling at him. His mother had also risen, almost beating her knees. Would you be treated so badly for a flower pot?

“No more approaching the window, okay,” his mother said. It was as if she had no power to shout at, so she was saying it calmly. “Yes, schools will be closed for a while. Your dad won’t go to work either, we’re not going to go out, okay?”

How, too, had he given his father a vacation? Wouldn’t my son always say, there is no holiday in our business! Why didn’t he go to work? He couldn’t ask anything, they weren’t going to give a proper answer anyway.

“We’re all going to sleep in this room tonight,” his mother said, holding mattresses to lay on the floor. No, he could never accept it. He couldn’t sleep in the same place when he had just had a separate room. 

“There is no objection,” his father quipped. “Whatever your mother says!”

No, he wouldn’t accept it. He collapsed to the edge of the wall and began to cry. They’ve never been there. Be that as it may, his decision was final. He got up and headed for his room. He grabbed his father by the arm. He looked very frustrated. So much so that if his mother didn’t stop him, he almost lowered his raised hand to his face.

“Okay,” his mother said. “But there’s absolutely no getting up at night. Call me if you want something. Are we in agreement?”

With the new sweater that had loosened well, he wiped away his tears and then his runny nose and hugged his mother’s knees. His father was also stroking his sister’s hair and smiling and looking at them.

Noise… Dust… Smoke… Flame… Hot… Sweat… Fire… Stove… Door… Fracture… Ruined… Wall… Earthquake… Jolt… Scream… Shouting… Inside… Fire… Mother… Bed… Sand… Concrete… Ceiling… Sky… Black… Moon… Cloud… Weight… Leg… Movement… Nightmare…  Blood… Dream… Eyes… Sleep… Nausea… Dark…

He slowly opened his eyes. Where was this place! He blinked his eyelashes several times. A cold whiteness prevailed everywhere. It was the smell of the hospital, what would he be doing in the hospital? He still couldn’t move. Or was he still dreaming? He heard footsteps approaching more and more. And the voice of a man and a woman… They came and stood in front of the curtain.

“It’s really sad,” the woman said. “I get every time I come here. How many days have it been since he arrived, he hasn’t opened his eyes yet. He just counts once in a while, that’s all.”

Who was this woman talking about, the ear was cut off.

“Why, what happened?” the man asked.

“Don’t you know?” she replied in surprise. “You must be joking. The whole country has been talking about this event for how many days. There is always this news on TV and in the newspapers.”

“You know, I just came back from vacation.”

“Haven’t you ever watched the news?”

“I say I was on vacation, that’s the purpose of the holiday.”

“Doesn’t one also look at social media? Interesting.”

“Let me go and tell me about the incident. I wondered well.”

“Then… What if he hears it.”

“You said it didn’t come to you, tell me.”

“It was a few days before you arrived, there was fighting on the border again. There was a terrible noise at four in the morning.” They started to whisper, but it was still clear what they were saying. “They fired rockets on the other hand.”

“Rocket? It’s like I’ve heard of it, but I’m not sure. So, did it hurt the child?”

“He fell into their house while he was sleeping.”

“How did he survive, was he the only one in the house, his parents?”

“He was sleeping in another room. His mother, father and sister were burned to death.”

“Burning?”

“Yes, there was a fire. At first, no one could understand what was happening, of course, there was a state of panic, I was on guard and I was scared, everyone was spilling out. The fire brigade is also overdue. He had a chance again, and they saved him before the flames reached his room.”

“What’s the situation like?”

“A concrete block fell on his right leg.”

“Were you able to save it?”

“I had compartment syndrome. We had to do transfemoral amputations.”

“Shh! Waking up.”

“I told you he would hear, didn’t he? Don’t cry, my dear, I’m so sorry. Calm down, no, you can’t get up, stop.”

“Let’s give it my diazepam right away, it won’t stop.”

***

A thousand would not let them, no one could hold him. Let them cut off his other leg and come crawling. This was his home; his mother, his sister, his father… Were they really no more? Wouldn’t he ever see them again? How could he believe that! He waited for how many days in the hope that they would come and get him out of the hospital. I wish they had taken this foot and they would have been with him. They should have taken those metal rods and stolen them on their heads, he didn’t want to, would he have ever had feet like that. It was better to stay in such a vacuum. He wouldn’t use the wands either… 

A large ball sat down his throat, unable to swallow or breathe. It was as if his heart was beating there. Did it hurt so much? Burning… What was it like to burn to death? If only he had slept in the same room and burned too, he wouldn’t have hurt more than he feels now. Was it really his home? Half-torn walls and blacks were tied. You know, where were they, their bodies… It was sand inside, it was ash. Were they ashes, that is, completely?

“What do you think you’re doing! Everyone is looking for you. I’m scared that something is going to happen to you.”

That was the voice of that female doctor. What did she want from him, why wouldn’t she leave him alone?

“You haven’t fully recovered yet, don’t be stubborn, my dear. Let’s go to the hospital. There’s nothing here anymore.”

“No, this is my home. My family is here. I’m going to stay here.”

He went where the window used to be. The floors were full of shards of glass. The wall was on the floor as it was. His mother’s flower… Where was the pot? He leaned the wands against the wall, trying to keep balance.

“Stop, you’re going to fall,” the woman interjected. “Take these,” she said, handing out the wands. “Tell me what you want to do.” 

“Flower, my mother’s…” He pointed to the stone with his eye.

“Underneath?”

She could barely lift it. It will be because it was under the stone, it was not burned. It was faded, though. It was crushed. He collapsed to the ground, picked it up and gently shaken off the dust on it, inhaling its smell. It smelled like his mother’s cheek.

“Is it Azalea?” 

He couldn’t understand what she was saying.

“I say flower. Azalea.” 

It was a flower, he didn’t know what azalea was.

“Faded,” he said. “It was my mother’s favorite flower.”

“Let me see.”

She took it in his hand and separated it from the soil, began to examine its lower part.

“We can revive it,” she said. “But we need pots and soil. Let’s go out and get it.”

No, it wasn’t going to go. He looked around. Oh, there was something like a flower pot on the ashes. He got up, put his wands under his seat and walked right into the middle of the room.

“Don’t touch it, it’s the rocket,” she warned, but he didn’t listen. He picked it up and began to fill it with ashes on the ground. The doctor also came and knelt in front of him. She slowly placed the flower in it and walked away without saying anything. But she didn’t go, she just stood there and waited. Its name is azalea. One by one, the whole past falls on its leaves; his mother, father and sister were looking at him from the wetted ashes and smiling. He felt a huge void not only in the leg, but also in his soul.

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Source:  LitHub via SJP For Hogart By Claire Adam, February 19 2019   Time Passes Differently in the Tropics I have come very late to the work of Gabriel García Márquez. I cannot quite explain why it has taken me so long to read one of his books: perhaps there was too much of a sense …

Share
Önceki / Previous Birçok gerçeklik veya hiçbiri - László Krasznahorkai
Sonraki / Next İsmail Gezgin: İnsanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva atıdır uygarlık