TÜRKÇE

Halı olmaya 6 yaşında karar verdim. Bakırköy’deki küçük yuvamız annemin Tebriz’den
çeyiz olarak getirdiği birbirinden farklı onlarca halıyla süslenmişti. Annem halılarını her
şeyden, herkesten çok sever, bazı günler onlarla konuşur, eskileri yad ederdi. Her biri apayrı bir
emeğin, bambaşka bir hikayenin ürünü olan bu xalçalar*, ayakları üşümesin diye üzerine
bastığı ruhsuz materyaller değil, İstanbul’da bile peşini bırakmayan gençlik günleriydi. Onlara
baktığında ılık Tebriz akşamlarını, arkadaşlarıyla saatlerce konuştuğu gelecek hayallerini ve en
önemlisi 35 yıllık hayatının son mutlu zamanlarını görürdü. Hanemizin demirbaşlarıyla
muntazam alakadar olur, en kaliteli fırçalarla temizler ve üzerine bir şey döküldüğünde sinir
krizleri geçirirdi. Evdeki her halının ayrı bir duruşu, ayrı bir karakteri vardı. Oda arkadaşım
Faruk sürekli açığımı kollayan epeyce süslü biriydi. Neredeyse tüm renklerle bezenmiş bu
halıya sır vermekten korkardınız. Yalnız geçen yıllarımın en büyük suçlusu odur. Yatak
odasının vazgeçilmezi Neriman fazla bezgindi. Tek renk ve sade olan bedeni hayattan ümidini
kesmiş gibiydi. Mutsuzluğu 5 metre öteden bile öyle keskin hissedilirdi ki, onun yanına sadece
en mutsuz olduğum günlerde giderdim. Faruk’un aksine en azından samimiydi. Halı olmak
istememin en büyük sebebi ise büyük aşkım Zeynep’ti. Zeynep her daim salonda dururdu.
Kırmızı zemin üstüne sarı lale desenleriyle süslenmiş bu halı her şeyiyle mükemmeldi. Renk
tonu, desenleri, ince işlemeleri ne çok fazla ne de çok azdı. Boyutu salonu tam olarak kaplıyor,
estetiği bozacak hiçbir boşluk bırakmıyordu. Fakat ona olan aşkımın sebebi dış güzelliği değil,
ruhunun inceliğiydi. Her şeyden önemlisi çok güçlü bir karakteri vardı. Ailem onun
ketumluğunu bilir, önemli bir mesele konuşulurken beni odadan çıkarmalarına rağmen onu hep
odada bırakır, Zeynep’te bu lütfun hakkını verirdi. Salonumuza hakkında dedikodusu yapılan
onlarca insan gelmesine rağmen tek kelime ettiği görülmemiştir. Ayıca dayanıklıydı da. Babam
beni her dövdüğünde saatlerce ağlardım. Ağlarken beni en çok üzen şey yüzüme ve karnıma
aldığım darbeler değil, Zeynep’in yanında küçük düşmekti zira Zeynep oklavalarla
dövülmesine rağmen hiç çıt çıkartmıyordu. Babama bir keresinde beni en azından salonda
dövmemesini söyledikten sonra bana daha bir hırsla vurduğunu dün gibi hatırlıyorum. Babamın
öfkesinden annem de nasibini alırdı. Annemin salondaki çığlıkları beni üzüntünden inletirken
Zeynep pek bir mağrur durur, anneme benden çok daha fazla güç verirdi. Zaten onların
arasındaki ilişki çok farklıydı, haddimi bilir aralarına girmezdim. 5 yaşındayken babam kafama
yoğurt tenceresini geçirmişti de annem babama karşı ilk kez sesini çıkarmıştı. – Halımı berbat
ettin köpek herif! Zeynep zorluklarla mücadele etme konusunda da pek bir mahirdi. Evimize gelen onlarca misafir onu her gün o pis ayaklarıyla çiğnerdi de o bir gıdım şikâyet etmezdi. Her
zaman o eşsiz yumuşak dokusunu korur, adeta onu ezmek isteyenlere göz dağı verirdi.
Zeynep’e hayran kalmamak mümkün değildi. Belki çoğu çocuk ona sevgiyle bakmakla yetinir,
büyünce bu muhabbeti kaybederdi. Ancak ben kafaya koymuştum. Halı olacaktım. Onun kadar
güçlü, onun kadar mağrur, onun kadar güzel…

İlkokula gittiğimde bu sevdam daha görünür hale gelmeye başladı. Öğretmen ileride ne
olmak istediğimizi sorunca çoğu çocuğun sıradan hayallerinin aksine halı olmayı arzu ettiğimi
gururla söyledim. Sınıfta kopan kahkaha bana bugün bile hissettiğim tarifi eşsiz bir haz
vermişti. İşte çocuklar benimle dalga geçiyor, üstüme basıyorlardı ama ben kudretli bir acem
halısı gibi başım dik, tek kelime etmeden öylece duruyordum. Keşke Zeynep de orada olsaydı
da beni görseydi diye düşündüm. Okul hayatım boyunca bir tane bile arkadaşım olmadı.
Teneffüslerde bahçede sırt üstü yatar, çocukların evindeki halıları düşünürdüm. Şu sürekli ders
çalışan ineğin evinde mutlaka en pahalılarından makine işleme kalıp halılardan olmalıydı.
Tertipli, değerli ama yaratıcılıktan uzak, sıkıcı… Her fırsatta benimle konuşup ağzımdan laf
almaya çalışan kızın halısının da Faruk’a benzediğinden şüphem yoktu, doğrusu. Müfredat
dışına çıkmaktan imtina edip disiplinsizlikten nefret eden hocamızın ise tek bir halısının bile
olmadığına emindim. Ancak kesinlikle emin olduğum bir şey vardı, o da kimsenin Zeynep gibi
bir halıya sahip olmadığıydı.

Üniversite yıllarıma geldiğimde halı sevdamı geliştirmeye karar verdim. Her gün kapalı
çarşıya gider, onlarca yüzlerce halıyı inceler, satıcıları usandırana kadar peşlerini bırakmazdım.
Bu zevkim hazırlığı geçtiğimde ayrı bir boyuta ulaştı. İngilizce öğrendikten sonra açılmayan
kapılar açılıyor, en nadide halılar önüme seriliyordu. Kendimi bir gün Alman, bir gün İskoç
olarak tanıttığım bu halıcıların beş para etmez ürünlerini bana fahiş fiyata kakalamaya
çalışmaları da yaşanmıyor değildi. Neyse ki halıları almaya gücüm yetmiyordu da satıcıların
gözündeki hayal kırıklığı beni bir nebze teselli ediyordu. Birbirini kovalayan her yıl gelişiyor,
hayallerime daha çok yaklaşıyordum. Mesela artık haftalarca banyo yapmıyor, iyice toz
tuttuktan sonra parasını verip kendimi tellaklara yıkattırıyordum. Evdeki duruşum da taktire
şayandı. Babam fırça attığı zamanlarda Zeynep’e bakıp özgün işlemelerini inceleyerek yardım
dilenme işini bırakmıştım, artık babamın gözünün içine gözümü kırpmadan bakmaktan zerre
tereddüt etmiyordum. Bu ilgimi kamuya açmaya da heves ettiysem de muvaffak olmadım.
İnsanlar bazen ne kör ne iş bilmezdir… Belediye her gün Şehre yeni bir heykel yaparak
kaynakları harcarken, kaldırımlara halı döşemek akıllarına bile gelmiyordu. Halbuki vatan
caddesi yeşil işlemeli, İslam motifli bir halıyla uhreviyatını doruklarda yaşayabilirdi. Kadıköy’e mutlaka garp usulü sade bir halı lazım gelirdi. İncirli caddesindeki halıyı ise seve seve ben
tasarlardım. Belediye ısrarlı maillerime cevap vermeyince ben de kendimi camiilerde buldum.
Süleymaniye, Sultanahmet, Laleli.. İstanbul farkında olmadan dünyanın en güzel müzesine ev
sahipliği yapıyordu. Sultanahmet’in mavi çinilerinin altını örten çiçek işlemeli kan kırmızı
halının Mona Lisa’dan değersiz olduğunu kim iddia edebilirdi? Ayasofya’nın camii olacağını
duyduğumda ise kalbim yerinden çıkacak gibi hissettim. 2000 bin yıllık bu kutsal mabedin halı
ile tasvir edilmiş eski resimlerini incelemek bile beni heyecanlandırırken, canlı görmenin
zevkini tahayyül etmek güçtü. Açılış günündeki izdihamda ben de vardım. Etrafımdaki
insanların gözlerinin önündeki deniz mavisi şahesere karşı kayıtsızlığını şaşkınlıkla izlesem de
hayatımın en güzel gününü doyasıya yaşıyordum.

Üniversiteyi bitirince tercüman olarak işe başladım. Bu işin en iyi yanı bana eve çıkacak
kadar para sağlamasıydı. Yeni evimin eşyalarını dizerken hususi olarak halı almadım.
Bakımsızlıktan çatlamış buz gibi tahta parkelerin üzerine uzandığımda yıllardır düşlediğim
hayali gerçekleşirmiş bulunuyordum. Artık Bir evim vardı ve evimin halısı bendim. Kimse beni
üzemezdi, her acıya göğüs gerer, kimseye boyun eğmezdim. Her gün mesainin sonunu zor
ediyor, koşarak evime gidip parkeye uzanıyor, oradan bir sonraki iş günüme kadar
kalkmıyordum. Bir bayram tatilinde 9 gün kalkmayarak rekor bile kırmıştım. Fakat huzurlu
günlerim uzun sürmedi. Hayatımın en mutlu zamanında, kendimi en çok ben hissettiğim o anda
başıma umulmadık bir şey geldi.

Çevirmenlik bürosunda 6. ayımı doldurduğum günün sabahında iş yerine yeni gelen
stajyerle tanıştım. Aslı 22 yaşında kısa boylu, mavi gözlü, sarı saçlı, başkaları tarafından güzel
sayılabilecek bir kadındı. Onun herkesten farklı tavrını gelir gelmez sezmiştim. Gerçi benimle
tanışan herkes gibi -Neden hiç konuşmuyorsun.? Sorusunu o da sormuştu fakat diğerlerinden
farklı olarak sanki bana acıyıp üstüme basarak egosunu tatmin istediğinden değil de gerçekten
merak ettiği için soruyordu. Her gün ısrarla reddetmeme rağmen bana kahve getiriyor, cevap
vermememe rağmen benimle sohbet etmeye çalışıyordu. Bu kadının en mutlu anımda kafamı
karıştırmaya ne hakkı vardı? Hem ben 6 yaşından beri aynı kadına aşıktım. Günler günleri
kovalıyor, içimdeki zehir gittikçe büyüyordu. Artık iş çıkışı o eski hevesle hayalime koşmuyor,
evimde eskisi kadar uzanmıyor, suçluluk duygumu bastırmak için de sık sık Zeynep’i ziyarete
gidiyordum. Aslı bir cuma günü mesai bitiminde nereye gideceğimi sorduktan sonra benimle
evime gelmek istedi. Başta ağlayarak kaçmak istedim. Sonra bağırıp çağırmayı hatta yüzüne
kallavi bir tokat patlatmayı arzuladım. Fakat bunlar bana yakışmazdı. Benim ipliklerimde
mağrurluk vardı. Uzun süreli sessiz (ve oldukça gergin) yürüyüşten sonra eve geldik.

Ben düzenimi bozmamakta kararlıydım. Hiçbir şey söylemeden yere yatıp tavana bakmaya
başladım. Aslı şaşırmışa benzemiyordu. Yanıma uzanıp konuşmamaya devam etti. O cuma
akşamından pazartesi sabahına kadar aynı pozisyonda uzanarak tek kelime etmeden tavana
baktık. Pazartesi sabahı Aslı kalkıp gittikten biraz sonra soğuk bir duş alıp evden çıktım. İşe
gitmek yerine en yakın halıcıya uğrayıp en ucuzundan 5 adet halı ısmarladım, ardından
mobilyacıdan bir yatak sipariş ettim ve yavaş yavaş işe doğru yürümeye başladım…

* Azerbaycan Türkçesinde halı

ENGLISH

I decided to become a carpet at the age of 6. Our little home in Bakırköy was decorated with a range of carpets my mother brought as dowry from Tabriz. My mother loved her carpets more than anyone and some days would talk to them, remembering the old times. Each of them are completely different. 

These xalches*, each of them the product of a completely different labour and story were not soulless materials that she pressed up against her feet to keep them warm but her young days that wouldn’t leave her side, even in İstanbul. When she looked at them she would see warm Tebriz evenings, the future dreams elaborated on for hours and most importantly, the latest, happiest times of her 35 year old life.  

 She would take utmost care of the fixtures of our household, cleaning them with the highest quality brushes and having nervous breakdowns when something spilled on them. Each carpet in the house had a different posture, a different character. My roommate Faruk was a rather fancy person who was always looking out for my deficits. You wouldn’t think twice about revealing your secrets to this one, adorned with almost all  the colors. He is the biggest culprit of my days spent years alone.Neriman, the indispensable part of the bedroom, was too fatigued. Her body, made of one color and simply designed seemed like a life that has given up hope. Her unhappiness was felt acutely even from 5 meters away.I would only go to her on days when I was the unhappiest. Unlike Faruk, he was at least sincere. 

The biggest reason why I want to be a carpet is my great love Zeynep. Zeynep was always in the living room. This carpet, decorated with yellow tulip patterns on a red floor was pitch perfect. The hues and decorations were neither too much nor too little. It almost completely covered our living room, leaving no spaces to distuub the aesthethics. But the reason for my love for her was not her outward beauty but the elegance of her soul. Most of all, she had a very strong character. My family knew his secretiveness well, as they took me out of the room when an important issue was being discussed.  Zeynep would do justice to this grace. Altough many rumours about them frequented our living room, never was a word heard slipped out. She was durable too. I would cry for hours when my father beat me. The thing that upset me the most while crying was not the pain of blows I took to my face and stomach, but to fall short and humiliated next to Zeynep. Afterall, altough Zeynep was beaten and dusted with dough rollers, she never made a sound. I remember like it was yesterday that he hit me with even more fury after I told him to at least not to beat me in the hall. 

My mother would also have her share of my father’s anger. As her screams in the hall had me wailing, Zeynep would stand strong, giving mum much more strength then I could. The relationship between them was very different anyway, I would know my place and not interfere between them. At the age of 5 my father slammed a yogurt pot on my head and mum spoke out for the first time. 

– You messed up my carpet, you beast!  

Zeynep was ingenius with overcoming difficulties. Although everyone in our house would trample over her she never complained a bit.  Interested in struggling with difficulties. Always retaining its unique soft texture, intimidating those who wish to crush it with their shoes. It was impossible not to admire Zeynep. Perhaps most children loved her while growing up, then losing the connection. But I had my mind set on it. I was going to be a carpet. Just as strong, as proud and as beautiful. 

 When I went to elementary school, my love became more visible. When the teacher asked what do you want to be when you grow up and I replied proudly. The laughter that broke out in the class is a unique pleasure that gives me the same feeling even today. 

Here, the kids were making fun of me, stepping over me, and I held my head high, just stood there without a word. I wished Zeynep had been there and seen me. I never had a single friend in my school life. I would lie on my back in the garden during recess and think about the carpets in other children’s houses. In the house of that ever-studying nerd there had to be some of those most expensive machine-processed carpets. Tidy, valuable, but far from creative, boring. I’m sure the girl who is constantly talking to me and trying to get words out of my mouth have carpets similar to Faruk. And it should not be surprising that the teachers, who always refrained from going outside the curriculum and hated indiscipline did not have a carpet. 

But if there’s one thing I was absolutely sure of, it’s that no one had a rug like Zeynep. 

When I reached my university years, I decided to develop my love of carpets. I would always go to the Grand Bazaar and marvey at the hundreds of carpets until I wore out the sellers. This pleasure of mine reached a different dimension when I learned English.Then the doors that did not open before were opened and the rarest carpets were laid out in front of me. I introduced myself as a German one day and a Scottish the other day. These carpet buyers, whom I introduced myself as a foreigner were sometimes trying to sell them overpriced. Luckily I couldn’t afford to buy these carpets anyway and the disappointment in the eyes of the sellers comforted me a little. Every year the chase was improving, getting closer to my dreams. For example, I wasn’t bathing for weeks now, and after dusting myself well, I would go to a hammam and pay for someone to wash me. My posture at home was also admirable. When my father begin yelling at me, I stopped begging Zeynep’s help by examining her embroidery. Now I didn’t hesitate one bit as I looked at my father without blinking. I was also eager to open this interest to public but I didn’t succeed. People are sometimes so blind and useless… Municipality every wastes its resources by building a new sculpture in the city, they couldn’t even think of laying carpets on the sidewalks. However, Vatan street would be unforgettable with a green-embroidered carpet with Islamic motifs. Kadıköy would definitely need a simple carpet in the style of a garb. I would gladly design the carpet for İncirli street. When the Municipality didn’t respond to  my persistent e-mails, I found myself in mosques. Suleymaniye, Sultanahmet, Laleli… Istanbul was unwittingly hosting the most beautiful museum in the world. Who can say that the floral embroidered blood-red carpet covering the bottom of Sultanahmet’s blue tiles is worthless than the Mona Lisa. When I hear that Hagia Sophia will be a mosque, my heart was racing. Old paintings of this 2000 year-old holy temple depicted with carpet was enough to excite me, it was hard to imagine the pleasure of seeing it in real life. I was present at the stampede on the opening day. Although I watched everyone’s indifference to the navy blue masterpiece in front of them, I spent the best day of my life that day. 

When I graduated from university, I started to work as an interpreter. The best part of this job was that it was enough for me to move out to my own apartment. I specifically didn’t buy a carpet when I was lining up my new home’s furniture. As I laid on the cold wooden parquets cracked from neglect, I felt like my dreams came true. Now I had a house and I was the carpet of my house. No one could upset me, I would face every pain, I wouldn’t bow down to anyone. Every day I could hardly wait for the end of the shift. I would run to my house and lay on the hardwood and didn’t get up until the next day of work. I even broke a record by not getting up for 9 days during a festive holiday. But my peaceful days didn’t last long. At the happiest time of my life, that one I felt the most like myself, something unexpected happened.  

On the morning of my 6th month in the translation office, I met the intern who had just arrived at work. Aslı was a 22 years old, short, blue-eyed, blond woman, who would be considered beautiful by many others. I realized that her attitude was different than everyone else. Although like everyone who’s ever met me, she asked the question, “why don’t you talk?” However, unlike the others, it wasn’t as if she felt sorry for me or was trying to pump up her ego. She was genuinely curious. She insisted on bringing me coffee every day even though I didn’t want to. She tried to chat with me even though I didn’t answer. What right did this woman have to confuse me in my happiest moment? And I was in love with the same woman since I was 6 years old. Days were chasing days, the poison in me was growing. Leaving work was no longer that exciting, I didn’t lay on the tile at home as long as I did before and to suppress my guilt, I often went to visit Zeynep. One Friday, after asking where I was going at the end of work, Aslı wanted to come visit my house. I wanted to run away crying. Then to shout and even slap her in the face. But that wouldn’t suit me. There was pride and care in my threads. After a long, quiet (and rather tense) walk, we came home. I was determined not to disturb my routine. Without saying anything, I lay on the floor and begin staring at the ceiling. Aslı seemed surprised. She laid next to me and didn’t speak. From that Friday to Monday morning, we stared at the ceiling, lying in the same position, without saying a word to each other. After Aslı got up and left in the morning, I took a cold shower and got out. But instead of going to work, I bought 5 carpets from the cheapest and closest store to work. Then I ordered a bed and slowly started walking towards work… 

 

*Carpet in Azerbaijani Turkish 

Bunları da Sevebilirsiniz

As İlkyaz, we work to introduce three young writers every month  We translate these works, which are be made up of a short stories or poems, into English and endeavour to introduce them to readers outside of Turkey. February’s works are now live and can be found below. We also aim for a PEN Centre …

Share

Şehirde yaşamak köyden daha zormuş dedi içinden o iç sesiyle, sattığı tarlasıyla eviyle tüccarlık yapıyor az çok kazandığıyla idare ediyordu. Semaveri yanı başında ayırmaz çayı her zaman hazırdı. Esnaf arkadaşlarıyla başında toplandıklarında, kent hayatının zorluğundan köy hayatının kolaylığından güzelliklerinden mahrum kalarak buraya tıkanmış kalmış olmanın sancısından söz ederken, yaşamlarının hiç rahat olmadığından, şık ve güzel …

Share

Julio Cortazar Arjantin’in en tanınan romancı, şair ve öykücüdür. 26 Ağustos 1914’de Brüksel’de dünyaya gelen Cortazar, Arjantin’in en büyük yazarlarından biridir. İlk şiir kitabı “Presencia”  1938’de yayınlandı. Üniversite öğretim görevlisiyken peron yönetimine karlı girişilen eyleme katılınca hapse atıldı. Hapse atıldıktan sonra üniversiteden ayrıldı. Unesco’da çevirmen olarak çalışmak üzere Paris’e yerleşti. Onu ünlü yapan kitaplarını bu …

Share
Önceki / Previous Zanlı Kırkikindi Şiirleri III / The Accused Forty-Second Rains* Poems III
Sonraki / Next Kurak Günler, memleket edebiyatı ve başka şeyler