Kaynak: İlişkisel Medya – Halil Gediz

Cesur Yeni Dünya’yı ele almak istediğimizde özgürlük, eğitim, irade gibi inşa edilen sistemin buna benzer birçok unsuru öne çıkabilir; ancak daha geniş bir pencereden baktığımızda bütün kurgunun ve anlatının merkezinde insan bedeninin konumlandırılmış olduğunu fark ederiz. Yazarın kelimelerle resmettiği dünyanın işleyişinde insan bedeni oldukça önemli bir yer tutar ve sistemin diğer unsurlarıyla donatılmıştır. Hastalıkların pençesinde eğilmeyen bedenler, açlık çekmeyen bedenler, hazzı doğrudan yaşamasa da haz için yaşayan, hatta hazzın merkezinin doğrudan ona indirgendiği bedenler görürüz. İnsan bedeni onu saran bütün hissi/insani zincirlerinden kurtarılmış ve bu haliyle anlatının tam kalbine yerleştirilmiştir.

Kitapta tasarlanan dünya her şeyden önce insan bedeninin en doğal niteliklerinden biri olan doğurganlığı baş belası olarak görür ve aslında insan bedenine hâkim olma ve onu yeniden yorumlama konusunda elde edilen başarı temelinde şekillendirilmiştir. Diğer bir deyişle kitap boyunca insan bedeni ve fizyolojisiyle davası olan bir yaşam modeline tanıklık ediyor ve İnsanların üretim süreçlerinden yaşama hazırlanma süreçlerine dek her fazda insan bedeni üzerinden sürdürülen modifikasyonların bu dünyanın yaratılması için bir dümen, yol haritası gibi kullanıldığını ayırt ediyoruz. Özellikle kitapta geçen “Gamalar, Deltalar ve Epsilonlar bir dereceye kadar bedensel kütleyle sosyal üstünlük arasında bağlantı kurabilecek şekilde şartlandırılmışlardı,” sözü hiyerarşinin insan bedeni üzerinden nasıl sağlandığına yönelik küçük bir örneği temsil etmektedir; kitabın kalanı ise yine bu tür uygulama örnekleriyle doludur. Aile kavramının devre dışı bırakılmasının amaçlanması ve soy bağlarının yok edilmesi yetmediği gibi insan zihninin bizim bildiğimiz serbestlikte kullanmaktan yoksun bırakılması onu kendi “bedeniyle” baş başa bırakmaktadır. Ancak bu beden de aslında doğuştan gelen, donné bir beden olmayıp hükmedilmiş ve belirli bir esaret deneylerinin sonucu olarak ortaya çıkmış mutlu ve şikayetçi olmayan bir bedendir. Bu da insanın şifrelerinin elinde olmadığı, kayıp, hiç olmayan bir bedene sıkıştığını ancak bunun bile ayırdında olamadığı bir düzlemi işaret eder.

Friedrich Nietzsche’nin insan bedenine yüklediği önemli bir misyon vardır. Ona göre “Beden büyük bir akıldır, tek bir duygu olan bir çoğulluktur, bir savaş ve bir barıştır, bir sürü ve çobandır.” Huxley’in bu kitabı boyunca ise bedenin esasen bu eksende ele alındığını görüyoruz. Bebekler henüz şişedeyken onların bedenine verilen yönlendiricilerle kaderlerinin belirlenmesi, aklın ve ruhun merkezinin de beden içerisine kaydırıldığı çıkarımını yapmamıza izin veriyor. Bedenle düşünmenin, bedenle duyumsamanın ve -sürekli farklı kişilerle seks ve partilemeleri düşünürsek- bedenle etkileşime geçmenin bir kaide haline geldiğini söylememiz mümkündür. Dolayısıyla bedenin hem yöneten hem de yönetilen olduğu bir süreç inşasına tanıklık ediyoruz.

Bedenin toplumla olan ilişkisi bakımından kitapta birçok çarpıcı noktayla karşılaşıyoruz. Gelecek neslin kimya işçilerinin embriyolarının kurşun, yanmış kireç, katran ve kloraya dayanıklı olarak geliştirilmesi istenirken, havada duran bir füzeyi tamir edecek olan füze mühendislerinin sadece başlarının üzerinde dikilirken gerçekten mutlu olacak şekilde kodlanması istenirken yine “bedene” gidildiğini görüyoruz. Birinin gelecekteki bedenini tasarlamak için uygulanacak müdahaleler yine bebeklik bedenine yapılıyor. Bu bakımdan bu kavramın yalnızca abstrait bir fenomen değil, aynı zamanda gerçekliğin ortasında duran bir ayna görevi gördüğünü görüyoruz. Daha doğmadan kendileri için belirlenmiş iş, boy, kilo, görünüş, sağlık ve zekaya sahip olan ve itiraz hakkı bulunmayan profiller arasında, daha aşağı bir meslek, daha aşağı şartları ve beraberinde daha aşağı, kambur, kısa boylu ya da zayıf bir bedeni beraberinde getiriyor. Daha iyi bir meslek ise daha iyi bir fiziksel görünüşle birleşiyor. Bu denklemde beden metaforunun kişinin iş yaşamına ve toplumdaki statüsüne dek uzandığını, kişinin bedeninin bütünsel bir planda onu temsil ettiğini görüyoruz. Böyle bir söylem içerisinde bedene sadece beden gözüyle bakmaya devam etmemiz mümkün değildir. O artık sözlük anlamının dışında, bütün tözü taşıyan mekanizmanın ta kendisidir. Öte yandan, fiziksel yetersizliklerin diğer tüm alanlarda da yetersizlik olarak yansıdığı, “boyut”un öncelendiği bir dünyada, herkesin bedeninden mutlu olup değiştirme girişimine başvurmamasını da kişinin bütün bilincinin yine bedende birleşmesi ve aidiyetinin yine bedenin içerisine, dokularının arasına işlenmesine bağlayabiliriz. Esasen yazarın ta o tarihlerde kişinin bedeniyle toplumsal düzlemdeki yeri arasında kurduğu bu feci ilişkiye çok yabancı değiliz, bilhassa da günümüz için. Nitekim bunun deşifrajı aslında birçok kez ortaya konmuştu ama ekleyeceklerimiz olabilir. Güzel bir yüze ve fiziğe/bedene sahip insanların sosyal medya ya da başka medya ortamları aracılığıyla ün kazanmalarının ve belirli bir süre sonra da toplumun etkilendiği veya toplumu etkileyen (influencer) kimseler haline gelerek bir değere kavuşmalarının yaygın olduğunu biliyoruz. Bugüne dek merkeze yerleştirilen logos’un yerini yavaş yavaş beden almaya başladı bile. Komparatif düşünmek gerekirse, belirli bir beden algısının referans değer olarak merkeze yerleştirildiği ve bu referans değere ulaşmak için herkesin bedenlerini değiştirmeye çalıştığı bir dünya, Huxley’inkinden daha mı iyimser? Bedenlerimiz bizim dünyamızda daha en baştan itibaren nasıl biri olacağımızı, mesleklerimizin ne olacağı konusunda hiç söz sahibi değil mi? Boyu kısa olan çocuklarımızı küçük yaşlardan itibaren jokey olması için eğitimlere gönderen, uzun boyluları basketbol ya da voleybola yönlendiren, sesi güzel diye şarkıcı yapmaya çalışan, güzel ya da yakışıklı diye ajans ajans gezdiren bizler değil miyiz? Çocuğu okyanus ötesini gezmeyi ve keşfetmeyi arzuladığı için gemi kaptanı olmasını isteyen anne babanın bütün ebeveynler içerisindeki temsil yüzdesi nedir? Bütün bu sorular bizim dünyamızla Huxley’in dünyası arasında derin bir paralellik kurmasa da bizi bu konuda kafa yormaya itiyor. Nitekim şüphesiz, gerçek dünyanın insanları da yatkın olduğu/kodlandığı yeteneğe göre meslek seçiyor, ya da seçmek durumunda kalıyor. Ve tıpkı bu dünyadaki gibi birtakım çarklar onu uygun olmadığı mesleklerden uzaklaştırma görevini gizil olarak icra ediyor. Cesur Yeni Dünya’da çiçeklere ve kitaplara emekleyerek ulaşan bebeklerin onlardan nasıl uzaklaştırıldığını hatırlayalım. Burada da “beden” şartlandırmanın en büyük nesnesi olarak vücut buluyor. Onlar kitaplara ve çiçeklere dokunduğunda önce korkunç bir siren sesi verilmiş ve çocukların çığlık atıp şaşkına dönmesine neden olmuşlardı. Ardından bununla yetinmeyip onların bulundukları zemine elektrik vererek bedenlerinin şokla sarsılmasını sağlamışlardı. Bütün bu eylemlerin ardından bebeklere tekrar çiçekleri ve kitapları gösterdiklerinde, onların bunu görür görmez dehşetle uzaklaşmaya çalıştıklarını ve çığlıklarının şiddetinin aniden yükseldiğini gözlemlemişlerdi. Buradaki amaç da yine onların bedenlerini doğadan koparmak ve endüstriyel araçlarla spor yapmaya alıştırmaktı. Bunu yaparken de kullandıkları uyarıcılarının alıcısı pek tabii bedenleriydi.

Sonuç itibariyle eserde insan bedeninin üretilmesi ve üretilen insan bedenlerinin de denetçiler olarak bu üretim sistemine bekçi kılınması hesaba katıldığında, katmanlı bir “insan bedeni” fenomeniyle karşılaşıyoruz; hem üreten hem üretilen, hem emreden hem uygulayan, hem dahil eden hem de dışlayan, hem somut hem de soyut bir fenomen.

Bunları da Sevebilirsiniz

Bekliyorum harekeli saniyelerin, Bileklerimde kıvrılmasını. Dudaklarımda yeni bir aşkın amentüsü… Ve tüm yol kenarlarının kayıp girizgahları… Öteleniyor buruk sevinçlerimde. Portreler asıyorum kalyon boylarına. Renksiz ve mat… Mona Lisa gülüşünü izliyorum bir duvar kenarında. Tüm tılsımı çözülüyor sardunyaların. Titrek bir yaprak oluyorum, Basamakları tek tek çıkarken, Kendime düşen her patikada. Yok oluyor çocukluk anılarım. Yalpalaya yalpalaya …

Share

Source: Poetry Foundation   As far as I was aware, I was not a bird lover. There was an incident with a budgie at preschool, for which I was expelled, and I remember drunken attempts to shoot sparrows when I was a teenager. But a few years back I became interested in Edward Lear, and Lear …

Share

02.03.2020 René Magritte, Saf Akıl, 1948 Hayvanların esenliği, mutluluğu nasıl sağlanabilir? Söz konusu ehlileşmiş, evcilleşmiş hayvanlar ise birlikte yaşayarak mı, yaşam alanlarını ayırarak mı? Söz konusu atlar, özellikle de faytonlara koşulan atlar ise onların esenliği bize ne gibi sorumluluklar getiriyor? Adalar’daki atların mutluluğu nasıl mümkün olabilir? 19 Aralık’ta 81 atın ruam hastalığı taşıdıkları gerekçesiyle öldürülmeleri ve …

Share
Önceki / Previous Kurak Günler, memleket edebiyatı ve başka şeyler
Sonraki / Next Zalim İyimserlik - Tanıl Bora