Kaynak:Ayça İnce, Argon Notlar

Senelerdir yönelttiğimiz eleştiri ve önerilerimizle, ulusal boyutta devlet politikasıyla yapılması gereken değişimlerin gerçekleşmesini beklemek yerine yapabileceklerimiz üzerine yoğunlaşma yolları.

Bir süre önce ülkenden göçmüş, yaklaşık yirmi yıldır kültür-sanat yöneticileri yetiştiren, kültür politikaları alanında çalışan bir emekçi olarak aylardır elimde döndürdüğüm bu yazıyı neden yazmak istiyordum?

İlk yanıtı vücudum veriyor: Böğrüme basan bir taş var ve onu nasıl kıpırdatacağımı dahi bilmiyorum… [Pandemi sürecinde katıldığım bir dizi somatik çalışma bana önce bedenimin sesine kulak vermenin önemini gösterdi, çünkü tepkiler zihin elinde savunma mekanizmalarına dönüşmeden de yapabileceklerimiz var.]

Türkiye’nin hali ve bizi tetikleyen gündemi yeni değil, ama bu son altı ayda bana kendini sorgulatan bir izlek yaşattı. 6 Şubat Depremi ve ertesindeki süreç, 1999’dan beri çok az şey öğrendiğimizi düşündürdü. Yaşadıklarımızdan ders çıkarmıyor muyuz? Öğrendiklerimizi unutuyor muyuz? Yoksa taş üstüne taş koymayı bilmiyor muyuz, diye sorularla kalakaldım. Sanki 50 bin kişi yaşamını kaybetmemiş gibi, bir hayat-memat meselesi olarak yaşadığımız seçimlerin orta yerinde “gün birlik günü, herkes elini taşın altına koymalı” dendi. Birlik olmaya, dayanışmaya hep inandım, çünkü değişimin süreçler sonucu gerçekleşeceğini biliyorum. Ancak bu sefer böğrümdeki taş hafiflemedi ve batmaya devam etti. İçimde bir geç kalmışlık hissi. Nitekim, seçim ertesi kendimde ve çevremde bir yüzleşme arayışı gözlemledim. Tam biraz derinleşecekken, ilk balkon konuşmasıyla yirmi yıldır süregiden yerli ve milli ideolojinin daha da keskinleşeceğini anlamış olduk. Hedef gösterilen LGBTQ+’lar ve yasaklanan onur yürüyüşleri; her hafta sonu muntazaman gözaltına alınan Cumartesi Anneleri ve destekçileri; çoktan düşmesi gerekirken bir kez daha Yargıtay’ın beyin yakan Gezi Davası tebliğnamesi ve en son Artİstanbul Feshane’deki “Ortadan Başlamak” sergisine devam eden saldırılar. Değil derinleşmek nefes almaya hal kalmıyor, değil mi?

Söz konusu olan masum insanların hücrede geçen hayatları, hak ve özgürlüklerimiz olunca bastıran aciliyet hissi karşısında, kimine sosyal medya tepkisiyle sesimi çıkarmaya çalışıyorum kimine -varsa- örgütlü mücadelenin kulvarında. Vicdanın yükü anlık bir tepkiyle bir nebze hafifliyor belki ama nafile. Yine içim biliyor, etkiye tepkiyle karşılık veren halimiz yetmiyor, gündem karşısında geçici, edilgen ve anlık kalıyor. Gün, bugüne kadar yaptığımızın bir şekilde yetmediğini teslim edip ya da yapma şekillerimize dönüp bir daha bakma günü diyerek bu yazıyı kaleme alıyorum. Zaten gündem belirleyenlerin de istediği bu, anlık müdahalelerle gündemi belirleyip bizi işlevsiz kılmak.-Çok çok önemli not: beraber veya tekil olarak giriştiğimiz her tepki, ses çıkarma eylemi ister anlık ister uzun soluklu olsun kesinlikle çok önemli ve gerekli, bu yazıda altını çizmek istediğim kültür-sanat sektörü içinde yerleşmiş iş yapış biçimlerimize bir daha bakıp yerleşik sistemi sorgulamayı unutmamak.- Nasıl her şeye rağmen bu alana sahip çıkıp gündemi belirleme kapasitemizi artırabiliriz, kültür-sanat alanında nasıl taş üstüne taş koyabiliriz?

Durum tespiti ve farkındalık

Bu soruya yanıtım yine somatik deneyimleme ve şiddetsiz iletişim repertuarından geliyor, öncelikle durum tespiti yapmak ve farkında olmak. Takip eden satırlarda, bir sosyal bilimci olarak kültür-sanat alanında kimi zaman katılımcı gözlemci, kimi zaman eylem araştırmacısı ya da salt sanatsever olarak kimi biriktirdiklerime beraber bakmak için paylaşıp daha fazlasını veya farklısını yapmayı araştırmak üzere bazı sorular yöneltmeyi deneyeceğim. Net cevaplarım ya da hazır reçetelerim yok ama bu yolun birlikte dirayet ve kararlılıkla inşa etmeye başlamanın -yazın ortasında, en az bir altı ay seçim gündeminden uzaktayken- tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Her birimizin kapasitemize göre elimizin taşın altına koyabileceğimiz bir katkı olduğuna inanıyorum. [Ne çok taş içeren deyişimiz var…]

Alanın/Sektörün bir türlü gelişmemesinden hep yakınıyoruz ve herhangi bir gelişim veya gerilemeyi ortaya koyabilmek için veriye ihtiyacımız var, yani daha konuşmaya başlamadan önümüze çıkan ilk engel: verisizlik. Evet, “Veri Çağı’nda” Türkiye kültür ve sanat sektörü hâlâ tutarlı bir şekilde toplanmış kullanışlı istatistiki veriye sahip değil.

Bir sosyolog olarak kültür-sanat alanına yönelik derslerimde, öğrencilerime hep bütüncül bir bakış açısı sunmaya ve bağlamı doğru oturtmaya özen gösterdim. İzleyici Geliştirme dersime başlarken öğrencilerime yönelttiğim artık klasikleşmiş bir dizi soruyu takip ediyorum. Bunlardan ilki: Pasta ne kadar büyük?

İstatistiki olarak temel başvuru kaynağımız Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) belli dönemlerde periyodik olarak topladığı Kültür İstatistikleri. Burada kültürel miras, kültür ekonomisi ve istihdam, kütüphaneler ve yazılı medya ile performans sanatlarına yönelik veriler var, ancak görsel sanatlar alanına dair herhangi bir veri yok.

TÜİK’in veri topladığı alanlardan biri olan tiyatro alanına bakalım örneğin. Elimizde yıllara göre sahne, oyun ve izleyici sayısı var. Ama topluluk sayısı yok. Oysa biliyoruz ki birçok topluluğun sahnesi yok.

Özel tiyatro diye başka bir istatistik daha var, ama bu rakam kâr amaçlı ve bağımsız toplulukları mı kapsıyor, yoksa özel tiyatro desteği alabilmek için Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne başvuru yapan kurum ve topluluk sayılarını mı? (Tiyatro Kooperatifi, Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi ve Oyuncular Sendikası gibi oluşumlar ise bu rakamın ‘aktif’ kurumları yansıtmadığını belirtiyor.) Peki mesela, bu resimde şehir tiyatroları nerede? Onların verisini kim topluyor? Eldekilere bakıp, Devlet Tiyatrosu sayısını kendi Genel Müdürlüğünün sayfasından alıp ona özel tiyatro sayısını ekleyip TÜİK’in verdiği toplamdan çıkarırsak güvenilir bir veri elde etmiş olur muyuz? Karşılaştırılamayacak ya da kıyaslanamayacaksa, bellek oluşturmayacaksa, zaman içinde bir ânın bile resmini çekmeye yaramayacaksa veri niye toplanır? Örneğimizden yola çıkarak tiyatro sektörünün büyüklüğünü (sahne, topluluk ve seyirci sayısını), tiplere (ödenekli: devlet, şehir; özel: ticari ve hatta bağımsız) göre dağılımını bilirsek anca sektörü ve ihtiyaçlarını belirleyebiliriz.

Bu temel istatistiklere ek olarak çalışan sayısı, çalışanların toplumsal cinsiyeti ve sağlamlık-sakatlık dağılımı, ya da oynanan oyunların türlerini bilirsek hem izleyiciler hem de tiyatro sektörü çalışanları için daha adil, kapsayıcı ve hakkaniyetli bir sektör için yapabileceklerimizi [eğer istersek!?] siz düşünün.

Pastadan pay kapmak mı, pastayı büyütmek mi?

Diyelim ki veriyi topladık ve artık pasta ne kadar büyük biliyoruz. İlk iş sektörü dilim grafikle tanımlamak. Önümüzde “kim pastadan ne kadar pay alıyor”un resmi var. Niye bu ilk iş? [İnanın ben de düşünüyorum.] Genelde şu oluyor: Pay sahipleri önce bir kendine bakar, sonra da en çok pay sahibi kimse ona takılır kalır. Ve o noktada da çoğunlukla akla gelen ilk strateji kendi payını nasıl büyüteceği olur. Sonra gelsin rekabetçi aksiyonlar, önce büyük pay sahipleri bunu nasıl yapıyor sorgulamaları, sonra cepte hazır olan bazı yargılar (devletle ilişkileri çok güçlü, vergiden düşüyorlar, biz yüksek sanat yapıyoruz o yüzden…) Oysa öğrencilerime hatırlattığım başka bir yol daha var: Neden sektörün tüm bileşenleri bir araya gelip hep beraber hareket ederek bu pastayı büyütmenin önündeki engelleri kaldırmaya çalışmaz? Yani izleyici geliştirme işini, kültür-sanata erişen sayısını, çeşitliliğini ve katılım niteliğini artırmayı neden ulusal bir kültür politikası olarak hedeflemez?

Senelerdir yönelttiğimiz eleştiri ve önerilerimizle, ulusal boyutta devlet politikasıyla yapılması gereken değişimlerin gerçekleşmesini beklemek yerine, ilk aşamada özel sektör kurumları kayıt altına aldıkları verileri, kültür-sanat yatırımlarını ve izleyici sayılarını şeffaf bir şekilde paylaşarak öncü olabilirler. Engelleri kaldırmak için, kültür-sanata katılımcı yaklaşımlar olarak tanımladığımız öğrenme programları açmak, dezavantajlı grupların erişim yollarını artırmak, yerel kültürel üretimleri desteklemek vb. stratejilerin altını doldurarak kurumlar, birbirinden izleyici çalmak, kaynak kaçırmak yerine parçası oldukları pastayı büyütmeye yönelik, tüm alan için kazan-kazan bir ihtimale imza atabilirler.

Eğer istersek hepsi mümkün.

Alanın aktörleri kim: Olağan şüpheliler?

Bu soruya kültür politikaları açısından yanıt verirsek başta devlet ve yerel yönetimler olmak üzere kamu, onları takip eden özel sektör kurumları ve nihayetinde sivil toplum kurumları ile bağımsız girişimler diye özetleyebiliriz. Ancak sahada olanlar, kısıtlı kamu kaynak ve bakış açısını bir kenara bırakıp bu çölde âdeta bir vaha gibi parlayan bazı kurumları ve en çok da iş bitiriciliğiyle öne çıkan bireylerin adını anacaktır. [Örneğin, deprem döneminde sanatçıların önünü çektiği faaliyetler.]

İstatistiği doğru tutulsun tutulmasın, Türkiye’de bu alanın emekçilerinin ve toplumun ilgililerinin deneyimlediği bir kültür-sanat sektörü var ve hatta kendi aramızda espirisini yaptığımız şekilde ‘olağan şüpheliler’den oluşuyor. Bu ne demek? Sektör hacim olarak küçük (aynı kişilerden oluşuyor) ama aynı zamanda da “zaten iş yapanlar da belli kişiler” demek…

Şimdi yelkeni birden kişisel olana kıracağım -kişisel olan politiktir!- ve beş yıldır yurt dışında yaşayan yani kritik mesafesini edinmiş, profesyonel hayatının 15 yılını kültür-sanat emekçisi/akademisyen olarak geçirmiş biri kontenjanından ‘bu varsayıma’ yeniden bakacağım. Gerçekten kültür ve sanat alanı küçük ve hep aynı kişilerden mi oluşuyor? Yoksa şu yukarıda bahsini açtığımız dilim grafiğe giremeyenler de mi var?

Sosyal bilimler, yirmiye yakın yıldır nesnellik penceresini konumlandırılmış deneyimle aralıyor. Yani araştırmacının konumu nasıl baktığını belirliyor. Ee, söz konusu konumlar olunca da olağan şüphelilerden dem vuran bizlerin de nerede kime göre durduğu fark ediyor. Olağan şüpheliler, kimi zaman “beraber iş yaptığımız, bizim gibi iş bitirici insanlar” demekken, kimi zaman “-tüm iş bitiriciliğimize karşın- bizi dışlayan sabit bir gruba” karşılık gelebiliyor. Yani iş yapan hatta iş bitiren bizlere karşı bizi görmezden gelen ya da hakkımızı teslim etmeyen güç sahipleri. Genelde kurumsal yapılarda yer tutan (gate keeper) ya da zaman içinde varlıklarıyla kurumsallaşmış kişiler.

Kültür-sanat projelerinde çalışır ve beraber üretirken “olağan şüpheliler” içine kendimi de dahil ettiğim bir gruba denk geliyordu. Biraz daha açarsak elinden iş gelen, sahada görmeye alıştığımız ve zaman içinde kanıksadığımız insanlar…. Öyle ki, bir kere beraber iş yapmaya ve hatta başarılı olmaya görün –kültür. sanat üretimi beraber uzun saatler geçirmek türlü sofralara oturmak da demek, otomatikman ilişkiler derinleşiyor ve bu kişiler entourage’ın parçası haline geliveriyor. Yine “alanımız çok küçük ve hep aynı insanlardan oluşuyor” demeden, bu tür ilişkilenmenin -yani bir tür klikler ağının- yarattığı konfor ve kolaycılığa dikkat çekmek istiyorum. Burada klik kelimesini pozitif anlamda “karşılıklı klik etmek” olarak da kullanıyorum.

Dikkatinizi çekmek isterim, bakın network veya ilişkiler ağı demiyorum, arkadaş çevrenizin bir parçası diyorum. Çünkü ürettiğimiz ve çalıştığımız alanın (sanatın) aurası, biz kültür-sanat emekçileri için bir illüzyonu da beraberinde getiriyor. Bizler bu alanın sevdiği-işi-yapan nadide bireyleriyiz. Sevgili Angela McRobbie sağ olsun, tutkuyla bağlandığımız işlerimizi icra ederken aslında işin kapsamıyla ilgili sınırların esnekliğini, çalışanlarının türlü güvencesizliğe âdeta bile isteye tav olduğu neoliberal endüstriyel bir düzeni ve bu işleyişi “olağanlaştıran” etkisini anlatır. Sanat işleri dışında, kurumsal düzeyde pek tartışılmadan ve âdeta üstü kapanan bu noktada, kendimi de dahil ederek önce iğneyi biz emekçilere batıralım. Kaçımız çalıştığımız iş ortamını ve koşullarını, yapmakla sorumlu olduğumuz işin kapsamını sorguladık? Kısıtlı fon ve kısıtlı zaman baskısı altında hem eldeki fırsatı çarçur etmeden hem de etkin ve verimli sonuç almak güdüsüyle üretirken kendi bireysel balonlarımıza sıkıştık? Her yeni projeye başladığımızda, başarı odaklı bir güdüyle olağan şüphelilerden oluşan telefon defterimizi karıştırmadık?

Peki, çuvaldızı kime batıracağız? Daha kapsayıcı ve keşfedici kararlar almamızın önündeki gerçek engeller ne? Sevgili Eda Yiğit’in çalışması bir başlangıç, prekaryanın görünmez özneleri’nden olan sanat emekçilerini nasıl görünür kılacağız?

Kültür-sanat alanında prekar/görünmez olmak ne demek?

Olağan şüpheli olmanın iki tarafına da bakıp bu sorgulamayı yapabilmem, göç etmekle birlikte değişen konumum sayesinde oldu. Ben bir yanda bambaşka bir kültür-sanat ortamının kodlarını çözmeye çalışırken diğer yanda memleketten uzak kaldıkça işbirlikleri de azalmaya başladı. Tam ben “Asmalımescit kafelerinde karşılaşmayınca networking de olmuyormuş” gibi bir kanaate kapılırken [direkt sormak yerine varsayımlar ve kanaatlerle ilerlemek hepimiz için ne kadar vahim bir huy] pandemi süreci uzaktan da olsa kimi işbirliklerinin -eğer istersek- devam edebileceğini gösterdi. Dolayısıyla “gözden uzak olan gönülden de ıraktır” gibi bir serzenişte bulunmadığımı not edeyim. Burada vurgulamak istediğim, Türkiye kültür-sanat alanında faaliyet gösterirken -hiç farkında olmadığım imtiyaz ve ayrıcalıklarımın farkına varmış olmam. Meğerse uzunca yıllar aynı kurumun çatısı altında çalışmak ne büyük bir konfor alanıymış. Ne zaman ki bu kurumsal alanın dışına çıktım ve kendimi bağımsız akademisyen olarak tanımladım, o noktada prekar olmanın, yani tanımlanmamış çalışma koşullarına tabii olmanın; güvencesiz ve esnek olmak ve dolayısıyla da belirsizliğin maddi ve manevi yükünü ve riskini üstlenmek demek olduğunu tecrübeyle öğrendim.

Sosyal bilimler hatırı sayılır bir zamandır eşitlik (equality) yerine hakkaniyet (equity) kavramından bahsediyor. Kültür-sanat alanında hak temelli bir anlayışla herkesin kültüre erişimini ve kültürel haklarını savunuyor ve buna yönelik çalışmalar yapıyoruz. Ancak sıra bizlere geldiğinde -kurumsal yapılar ve gerçekleştirdiğimiz projeler kapsamında- kültür-sanat emekçilerinin her birinin kendi konum ve ihtiyacına göre hakkını vererek, haysiyetli ve hakkaniyetli bir şekilde gözetmeyi ihmal ettiğimizi düşünüyorum. Kültüre erişim ve kapsayıcılık başlıkları altında herkesin kültürel hayata katılımını sağlama ve engelleri kaldırma konusunda yol kat etmeye başlayan bizler, kendi sektörümüze erişim ve kapsayıcılık perspektifinden yeni yeni bakıyoruz. Bu anlamda Kültür-Sanat Dünyasında Toplumsal Cinsiyet Raporu bir ilk adım olabilir.

Pandemi dönemi çok net bir şekilde kültür-sanat alanının görünmez yüzünü ortaya serdi. Yukardaki istatistiki bilgi toplanmasının gerekliliği vurgusunu sürdürerek kayıt dışı olan sanat üretici ve emekçilerinin hiçbir hakkı olmadığını keskinlikle ortaya koydu.

Örneğin, geleceğin kültür-sanat alanının yöneticilerini yetiştirirken ne kadar sonuç odaklı bir eğitim verdiğimizi görüyorum. İşini en iyi şekilde yapmanın başarının bir koşulu olduğuna inanır ve öğretirken, literatürdeki son tartışmalara ve memleketin gündemine yer verirken, öğrencilerime nasıl homojen bir bütün gibi yaklaştığımı, sahip oldukları çeşitliliği ve sınıfımın içinde barındırdığı eşitsizliği ıskaladığımı fark ediyorum. Neoliberal sistem içinde liyakatın (meritocracy) en çetin eleştirilerinden birini yapan Jo Litter’ın altını çizdiği gibi ekonomik eşitsizlik varken, başarıya giden adımlar fazlasıyla bireyselleşmişken, kurum çatısını ve rekabeti destekleyerek kendini besleyen bu düzen için yetiştirdiğimiz kültür yöneticileri arasında ‘yeterli donanımı ve şansı’ olmayanlar merdivenin dibinde kalmaya mahkum oluyor.

Jo Littler’in bahsi geçen kitabı

Bir de, bu işin “okulu” olmadığı döneme bakalım: Alaylı yöneticilerde “yaparak öğrenme” ya da usta-çırak ilişkisinden kaynaklanan, önde yürüyenin modellendiği bir durum görüyoruz. Bugün alaylı anlayışla yönetilen bir kütür sanat kurumu kaldı mı emin değilim, ancak her köklü kurumda “bu kurumda işler böyle yapılır” diyen bir kurum kültürü hayaletinin dolaştığını da tahmin ederim. Arz ve talep alanındaki tüm çeşitliliğe rağmen İstanbul ilçe belediyelerinin kültür-sanat programlarının neden birbirine benzer olduğunu araştırdığım doktoramda bu durumu zorlayıcı eşbiçimlilik mekanizmaları ve kötü-taklit ile açıklamıştım. Belediyeler için önemli olan parti ideolojisine göre etkinliklere yer vermekti: Atatürk’ü anma etkinliği ya da Kutlu Doğum haftası aynı kefedeydi. Yeni bir tür ya da sanat topluluğuyla çalışmayı denemek riskli gelirken başka bir belediye programında gördüğü sanatçı ya da programı taklit etmek ise hem kolay hem de garantili oluyordu.

Kolay ve garanti yolu bırakmamızın vakti çoktan geldi. Bireysel niyet etmek ve beraber çabalamak, dayanışma ağları kurmak ve bizden olmayanı merak ederek başlamak dışında damıttığım ip uçlarım yok. Belli konumlara gelen birçok nesildaşımın kişisel gayretleriyle yarattığı farkı görebiliyorum. Yol çok uzun ve ortaklaşa inşa etmek için bize verili sınırları genişletmek, konfor alanlarının dışına çıkarak alternatif yollar denemenin ve elimizin altındakini daha hakkaniyetli ve kapsayıcı bir şekilde sunmanın yollarını araştırmanın hem bireysel hem de kurumsal düzeydeki taşlar olduğunu düşünüyorum.

Elini taşın altına koymak

Kafamdaki kültür-sanat alanına dair sorulara yanıt aramak için yazılmış bu denemede iki şeye önem verdim. Alana dair gözlem ve saptamalarımı öz-yansıtımsal (self-reflective) bir şekilde kendi birikimin üzerinde temellendirmeye çalıştım. Ek olarak değişen tüm konum ve kimliklerim üzerinden kazandığım kritik mesafeyle alana dair öz-dönüşümsel (self-reflexive) bir sorgulamayı amaçladım.

Kesinlikle başka bir yazının konusu olan göçmenlik durumunu, gitmek ile kalmak arasında bir seçim olarak sunulan birçok güncel göçmenlik derlermesinin gösterdiğinden farklı bir şekilde bir ‘yerinden olma’ hali olarak yaşadımı belirtmek isterim. Sevgili arkadaşım Özlem Avcı Aksoy, incelikli araştırmasında bunu “gündelik hayatının iktidar odaklarını değiştirmeyen, yerinden edemeyen birey, kendi taşlarını oynatır ve arzuladığı değişim için yerinden olmaya razı olma” hali olarak tanımlıyor. Hal böyle olunca da gündelik hayatın sorgulanması ister orada ister burada benim ‘oluş’umun bir parçası. Onbeş yıldır Türkiye’de, beş yıldır İngiltere’de katkı koyduğum kültür-sanat alanı da bu halden nasipleniyor. Bu yazıda değişen ve dönüşen gözümle bir okuma yapmaya çalıştım. Göçebelik sürecimde bana alan açarak damıttıklarımı beraber deneyimle fırsatı sunan Kültür İçin Alan ve Culture Civic ekiplerine teşekkür ederim. Memleketten uzağım ama aklım ve kalbim hep orada. Bağımsız araştırmacı olarak desteğimi sürdürmeye ve elimi taşın altına koymaya her zaman hazırım.

Yolumuz açık olsun.

Bunları da Sevebilirsiniz

“When cynicism becomes the default language, playfulness and invention become impossible. Cynicism scours through a culture like bleach, wiping out millions of small, seedling ideas.”   Source: Brainpickings, Maria Popova “There is nothing quite so tragic as a young cynic, because it means the person has gone from knowing nothing to believing nothing,” Maya Angelou wrote …

Share

Metinlerini Mehmet Barış Albayrak’ın yazdığı, resimlerini ise Gonca Mine Çelik’in çizdiği Kırmızı Top, Ernst Blochcu manada “ütopik dürtü”nün kendini sadelikle duyurduğu, insandaki kadim özgürlük düşlerini dantel gibi işleyen; ama aynı zamanda ütopik dürtüyle iç içe geçmiş distopya serpintilerinin de içinde yer aldığı, insanın tarihsel ve kültürel “kıstırılmışlığını” hesaba katan, metinsel gücünü ise gösterişe kaçmayan bir dilden …

Share

PEN Centres are promotıng the works of İlkyaz wrıters around the world. For the fourth ıssue we are collaboratıng wıth PEN French Centre. In the ‘Writings’ section of our website, we will be introducing three young writers monthly. Aside from English, each month we will partner with one of over a 100 PEN Centre’s located …

Share
Önceki / Previous SUSKUNLUĞUMU BOZMAK NEDENİYDİ VARLIĞIN
Sonraki / Next BİLEMEDİM