TÜRKÇE

Sacide, elindeki çay tepsisiyle salona girdi. Oya hemen davranıp tepsiyi elinden aldı. Bu ani hareketle birkaç çay döküldü. Oya’dan boşalan yere oturdu Sacide. İstemsiz elini cebine attı, düğüm olmuş bir peçeteye denk gelince sanki ateşe değmiş gibi çekti elini.

Yıllar önce babası aniden kalpten gidince, Sacide’nin annesinin ilk cümlesi “Ölüm Allah’ın emridir,” olmuştu. Sonra da kızlarını bir odaya çekip şöyle demişti:

“Elalemin içinde ağlamak, bağırmak yok. Milletin ayağı çekilince istediğinizi yapın. O zamana kadar yumun ağzınızı.”

Sacide de kardeşi Münevver de denileni yapmıştı. Çay, helva, pilav ve kavurma derken düşünemez olmuşlardı hiçbir şeyi. Herkese yetecek kadar çay kaşığı var mı? Divanın altında başka terlik kaldı mı? Şu camı açmalı, yoksa açmamalı mı? Kavurmadan bir tabak daha çıkar mı? Çay taze mi? 

Sacide, kimin gelip gittiğini bile bilmeden hizmetini etti babasının taziyesinde. Gece olunca ağzı açık uyudu, sabah olunca gözü kapalı çalıştı. Kaç gün, kaç gece sürdü bilmedi. Derken ev bomboş oldu. Annesi, kardeşi ve kendisi kaldı bir tek. Bağırma, haykırma zamanı gelmişti ama Sacide’nin içi kupkuruydu. Annesinin ne yapmak istediğini şimdi anlamıştı. Öylesine yorgundu ki, acı çekecek, acısına gözyaşı dökecek takati bile kalmamıştı. Evde üçünün kaldığı o ilk gece şükretti annesine, ölenin ardından evi boş bırakmayan geleneğe minnet etti. Gelenler için “Ayağınıza taş değmesin,” dedi.

Bir dirhem gözyaşı akıtmadı akıtmasına Sacide, halbuki önceden sorsalardı ona,”Baban ölürse ne yaparsın?” diye, cevabı dağlara taşlara bağırmak olurdu. Acıdan üstünü başını yırtmak belki de. Hiçbirini yapmadı, içindeki boşlukla kalakaldığına da şükretti. İçini istediği gibi doldurabilirdi artık. Lakin o iş, tahmin ettiği gibi gitmedi. İçindeki boşluğun, kafasında olduğunu fark etti önce, sonra da yavaş yavaş dolduğunu. Cinleriyle böyle tanıştı işte. Çay, kahve derdi olmadan kafasına yerleşen, hiç bitmeyen hırkalar örüp sohbetler eden, kendi terliklerini kendileri getirip ona iş çıkarmayan kalıcı misafirleriyle. Sacide’nin gönlünü hoş tuttular hep. Nereden peyda olduğu belli olmayan soru işaretlerinin her birini tek tek sandıklara kilitlediler, üstüne kolalı dantel örtüler örtüp sohbetlerine devam ettiler. 

Kocası ölmüştü şimdi Sacide’nin, aniden. Aynı babası gibi. Talimliydi, ne yapacağını iyi bilirdi. Her şeyden öte cinleri vardı onun, örgülerinin şiş sesleri kafasının içinde tıngırdayıp ona huzur veriyordu, ne yapacağını söylüyordu. Söylenmesi lazım bile değilken hem de. 

Cenaze sonrası eve gelenlere komşusu Oya’yla birlikte hizmetini edip ne gerekiyorsa yaptı. O gün tüm misafirler gidince Oya ona evden yemek bırakıp gitti. Akşam güneşi mermer tezganın üstünde duran tencerelere vururken Sacide’nin aklına başka bir akşam düştü.

Yaşar kahveden gelmiş; kısa kollu, mavi kareli gömleği üstünde. Vestiyere siyah ayakkabılarını koyup banyoya yönelecekken mutfakta domates doğrayan Sacide’nin yüzüne bakıyor bir şey demeden. Yaşar’ın yüzünde, gözlerinde, saçlarının buklesinde bile adını koyamadığı bir hal var. Banyodan su sesi geliyor, Sacide çoktan doğranmış domatesin elinden akan sularına ve bıçağa bakıyor. Kesmek istiyor bıçakla sorularını. Cinleri yardıma gelecek biliyor; geliyorlar da.

“Sorup da ne yapacaksın?”

“Durup dururken adamı huzursuz etmenin alemi ne?”

“Millet şakır şakır boşanırken nazar derdindesin belli ki Sacide.”

“Üst komşu daha geçen gün demedi mi, ‘Kaç yıllık evlisiniz ama Yaşar Abi hala senin gözünün içine bakıyor,’ diye.”

Yaşar pijamalarını giyip salona geçiyor. Televizyonun kanallarını değiştirip duruyor, “Yemek hazır olunca seslenirsin bana,” diyor içeriden. Pek konuşmadan yiyorlar yemeklerini o akşam, birçok akşam gibi. Yaşar’ın ağzından çıkan tek laf, “Pazardan alma artık şu domatesleri Sacide, yaz bitti. Tadı yok hiçbirinin.” oluyor. Uyumadan önce, gece lambasının ışığı odayı aydınlatırken saçlarını tarıyor Sacide, aynadan uzaklara dalmış Yaşar’a bakıyor. Cinleri tıngır mıngır örgülerini örerken birden elindeki tarağı bırakıyor ve Yaşar’a dönüyor.

“Yaşar, mutlu musun?”

Daldığı denizden aniden çıkıyor Yaşar. Sacide’nin yüzüne bakıyor. Bir eliyle bıyıklarını sıvazlıyor. Yüzünde, gözlerinde yine adını koyamadığı o hal. Örgülerini kesmiş cinler Sacide’yle beraber cevabı bekliyorlar. Yaşar’ın yüzünde bir gülümseme beliriyor, içinden gelmeyen gülümsemenin yüzünde yarattığı seğirti Sacide’nin kalbine saplanıyor.

“Mutluyum elbette Sacide, bu nasıl soru? Ağzımdan kötü bir laf duydun mu bugüne kadar?”

Sacide tuvalet aynasıyla yatak arasındaki üç adımlık mesafeyi tek adımda kat edip Yaşar’ın yanına gidiyor hemen, kollarını boynuna doluyor. Yaşlar boşanıyor gözlerinden. Hıçkırıksız, kısa ve sessiz bir ağlamanın ardından gece lambasını kapatıp huzurlu bir uykuya kendini bırakıyor. Kalbine saplanan her bir zerreyi temizliyor gece cinleri, üstü toz tutmamış sandığın içine atıyorlar kırıntıları. 

“Taştı taşacak,” diyor içlerinden biri. Öteki cevap veriyor.

“Dibi yok bu sandığın, görmüyor musun?”

Kapıdaki ayakkabılar azaldıkça Sacide’nin yüreğindeki huzursuzluk arttı. Yatılı gelen misafirleri de yolcu ettikten sonra bir başına kaldı evde. Evin tüm odalarını gezdi. Yıkanmamış bulaşık var mı diye mutfağı kontrol etti. Yapacak tek bir şey bile bulamayınca buzdolabını açtı. Domates bitmişti. Vestiyerden çantasını alıp kendisini dışarı attı. Kahvenin önünden geçerken oturanların ona baktığını hissetti, kafasını çevirmedi. Biraz daha yürüdükten sonra çıkmaz sokak tabelasını gördü. Önce önünden geçip gidecek gibi oldu, sonra durdu. Çıkmaz sokağın sonundaki duvara ve üstündeki lekelere baktı. Yerde Yaşar’ın arabasından, Yaşar’dan bir parça olup olmadığını düşündü. 

Kafasının içi bir uğuldamayla doldu. Şiş sesleri ve durmaksızın devam eden fısıldaşmalar. Tüm bu karmaşanın içinden biri ona seslendi:

“Sacide, yok diyenlere inanma. Bak fren izleri hala orada. Mutluyum demişti Yaşar, hatırlasana!”

Hatırladı ve bakmadı Sacide. Hava daha da kararmadan eve dönmek için adımlarını hızlandırdı.

ENGLISH

Translated with the author’s approval by Ege Dündar 

Sacide entered the hall with a tray of tea in her hand. Oya immediately acted and took the tray from her hand. With this sudden movement, a few teas were poured. Sacide sat in the seat vacated by Oya. She involuntarily put her hand in her pocket, and when she came across a knotted napkin, she pulled it as fast as if it had touched fire. 

Years ago, when her father suddenly departed from a heart attack, the first sentence of Sacide’s mother was, “Death is God’s command.” Then she pulled his daughters into a room and said: 

“There is no crying or shouting in my hands. Do what you want when people’s presence is no more.Until then, shut your mouth.” 

Both Sacide and her sister Münevver did what was said. They couldn’t think of anything beyond tea, halva, rice and roasting. Is there enough teaspoons for everyone? Are there any other slippers left under the sofa? Should they open that window, or not? Will another plate come out? Is the tea fresh?  

Sacide served in her father’s condolence service without even knowing who had come and gone. At night, she slept with his mouth open, and in the morning, she worked blindfolded. She didn’t know how many days, how many nights it took. Then the house was empty. She, her mother, her sister were all left alone. It was time to shout and shout, but Sacide was in a bind. She now understood what mother wanted to do. She was so tired that she didn’t even have to worry about it, to shed tears of pain. On that first night when the three of them stayed in the house, she thanked her mother and was grateful for the tradition that did not leave the house empty. For those who came, she said, “May stones never touch your feet.” 

Sacide did not shed a single tear, yet if they had asked her beforehand, “What will you do if your father dies?” her answer would have been to shout at the stones in the mountains. Tearing off her head from the pain, perhaps. She did none of that, and was thankful that he’s was left with the emptiness inside. She could fill it in as she pleased. But that didn’t go as she had predicted. She first noticed that the emptiness inside was in her head, and then it was slowly filled. That’s how she met her demons. As permanent guests, who settle in the head without worrying about tea and coffee, who knit never-ending cardigans and chat, who bring their own slippers and do not do any work for her. They always kept Sacide’s heart pleasant. They locked up each of the question marks, the origin of which was not clear, in crates one by one, covered them with embroideries and continued their conversations.  

Now Sacide’s husband was dead. Just like her father. She was trained, and knew what to do. After all, she had demons, the skewered sounds rattled in her head, giving her peace, telling her what to do. Needless to say, it doesn’t even have to be said.  

She served those who came home after the funeral with his neighbour Oya and did whatever was necessary. When all the guests left that day, Oya left her food from home. As the evening sun struck the pots on the marble countertop, Sacide was reminded of another evening. 

Yaşar came from coffee; on top of his short-sleeved, blue checkered shirt. As he puts his black shoes on the cloakroom and heads to the bathroom, he looks at Sacide’s face chopping tomatoes in the kitchen without saying anything. There is a state in Yaşar’s face, in his eyes, in the curl of his hair that he cannot even put his name to. The sound of water comes from the bathroom, Sacide looks at the water flowing from the hand of the already chopped tomato and the knife. She wants to cut his questions with a knife. She knows that her demons will come to her aid; And they’re coming. 

“What are you going to do with asking?” 

“What’s the point of making a man uneasy when he’s standing still?” 

“”It is obvious that you are not afraid of the evil eye on your relationship when the people around you are getting divorced.” 

“Didn’t the upstairs neighbour say the other day, ‘How many years have you been married, but Brother Yasar is still looking you in the eye?'” 

Yaşar puts on his pyjamas and goes to the hall. He keeps changing the channels of the TV, “When the food is ready, you call me,” he says from the inside. They eat their meals that evening without much talking, like many other evenings. The only thing that came out of Yaşar’s mouth was, “Don’t buy these tomatoes from the market anymore, Sacide, the summer is over. None of them have taste.” Before she goes to sleep, Sacide combs her hair as the light of the night light illuminates the room, looking away from the mirror at Yaşar. While the demons weave their strumming braids, she suddenly lets go of the comb in his hand and turns to Yaşar. 

“Yaşar, are you happy?” 

Yaşar suddenly emerges from the sea where he is diving. He looks at Sacide’s face. He pats his moustache with one hand. On his face, in his eyes, that state he couldn’t put his name to again. The jinns who have cut their braids are waiting for the answer from Sacide. A smile appears on Yaşar’s face, and the twitch on his face caused by the smile that is not earnest, stabbing into Sacide’s heart. 

“I’m happy, of course, Sacide, what kind of question is that? Have you ever heard a bad word out of my mouth?” 

Sacide travels the three-step distance between the toilet mirror and the bed in one step and immediately goes to Yaşar, putting her arms around his neck. Tears are coming down his eyes. After a short and silent cry without hiccups, he turns off the night light and lets himself fall into a peaceful sleep. During which, they clean every speck that is stuck in his heart throw the crumbs into the chest that has not yet dusted.  

“It’s going to overflow,” says one of them. The other answers. 

“This chest has no bottom, don’t you see?” 

As the shoes on the door decreased, the unease in Sacide’s heart increased. After wishing the overnight guests as passengers, she stayed alone in the house. She toured all the rooms. Checked the kitchen to see if there were any unwashed dishes. When she couldn’t find a single thing to do, she opened the fridge. There were no tomatoes left. She took her bag from the cloakroom and threw herself out. As she passed by the café, she felt the occupants staring at her. After walking a little further, she saw the dead end sign. First she seemed to pass by, then she stopped. She looked at the wall at the end of the cul-de-sac and the stains on it. On the ground, he wondered if there was a piece of Yaşar’s car, or of Yaşar.  

Inside her head filled with a hum. Skewered voices and incessant whispers. Through all the confusion, someone called out to her: 

“Sacide, don’t believe those who say there is none. Look, the brake marks are still there. Yaşar said I’m happy,  remember!” 

Sacide remembered and didn’t look. She quickened her steps to return home before it got even darker. 

Bunları da Sevebilirsiniz

  Dinleme alışkanlıkları, prodüksiyon teknikleri, yayın metotları… 2010’larda müzik sektörüne dair her şey köklü değişikliklere uğradı. Bu on yılın finali de tüm bu değişikliklerle birlikte benzersiz bir “yeni müzik bereketliliğiyle” oldu. Geniş bir jüriyle oluşturduğumuz 2019’un en iyi yabancı albümleri listemizi 100 albümle “sınırlandırmamız” gerekti. Birçok farklı anlayış ve disiplinde zihin açıcı örneklerin yayınlandığı 2019’da …

Share

Haziran ayı için İletişim Yayınları’nda araştırma-inceleme dizisi editörü Tanıl Bora’ya ulaştık. Gençler için bir okuma listesi paylaştı bizlerle… Hepimize iyi okumalar!    “Kitap seçmek zor, hele beş tanecik… İşimi kolaylaştırmak için, çemberi daraltıp, çalıştığım yayınevinden beş kitap önereceğim, anlayışınızı diliyorum.”                    1. André Comte-Sponville / Büyük Erdemler Risalesi (Çeviren: Işık …

Share
Önceki / Previous BİR “SÜRGÜN” ROMANCISI: MİLAN KUNDERA VE İLK ŞİİR ÇALIŞMALARI (İLK KEZ TÜKÇEDE)
Sonraki / Next Taş / Stone