TÜRKÇE

Yazarlar toplumların gözlemcileridir. Çevrelerinde süregelen gerçekliği algılayıp, farklı katmanlarıyla harmanlar ve farklı bir bakı açısı kazandırırlar.

İlkyaz olarak Türkiye’nin dört bir yanından gençlerin hayal güçlerine yer açmaya çabalıyoruz. Birlikten doğan gücün edebiyat için de geçerli olduğuna inanarak yazar ve okurlarımızda bir ortaklık duygusu yaratması amacıyla “BeşYüz“‘ adlı girişimi başlatmıştık. Bakkal ve Soba sözcüklerinden sonra yeni dosyamız EV üzerine.

Fikrimiz basit: Aynı sözcük üzerine ülkenin farklı yerlerinde yaşayan 5 yazarlardan 500’er kelimelik yazılar toplamak. Bu sayede farklılıklarımız arasında ne kadar ortaklığımız olduğunu ve ortak noktalarımızın nasıl farklı anlamlar taşıyabildiğini genç edebiyat aracılığıyla yansıtmak.

Bu kısa yazıları İngilizce’ye de çevirerek sınırlarımızın ötesine köprüler kurmaya devam ediyor ve giderek artan dünya vatandaşı okurlarımıza da yeni bir pencere açıyoruz.

Bir sonraki kelimemiz için “Durak”, katılmak isterseniz yazılarınızı şimdiden iletebilirsiniz: ilkyaz2018@gmail.com

Yeni Kelime: EV

1- İsmail Türel

 İsmail Türel hakkında: 26.01.2000 Burdur doğumluyum.İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi 2.sınıf öğrencisiyim.Yazı ile aram çok iyi değildir.Ara ara şiir ve hikaye türünde yazılarım oldu.Yazmaya devam etmek istiyorum.

Ev tek bir kelimeden oluşur ama insanın içinde uyandırdığı duygu binlerce kelimeye bedeldir.İnsan onunla bir araya gelir, bir çatı altında değer verdiği insanlarla beraber olur.İnsan orada doğup orada büyür.En başta emekler sonra yavaş yavaş yürümeyi öğrenir.Ev insan için birçok bilgiye sahip olduğu yuvasıdır.Dünyaya gözlerini açtıktan sonra çok şaşırır sürekli etrafını inceler.Dört duvarlı odalardan oluşan binayı ayrıntısıyla öğrenmek ister.Zamanı gelince uyur, zamanı gelince bir ordan bir oraya koşar. En özel, en güzel işlerini evde yapıp büyük kısmını binada geçirir.Kimisi apartman şeklinde üst üste, kimisi ayrı tek başına olur.Dört duvarı var renkli renki, insan istediği renge boyayıp süsler.Çatıları var, kimisi kırmızı kiremitlerle döşeli…Bir baca uzanır en tepeden, evi sımsıcak yapan sobanın bacası…Kışın soğuktan titrer ellerin, okul çıkışında aklında sadece eve girip ısınmak vardır. Girersin içerisine, nasıl güvenli nasıl huzurlu olursun! Sanki bir kuş gibi seni kanatlarının altına alır ısıtır ve çok güzel korur.Aileni evde tanırsın, annenin sana olan bakımını evde görürsün.Onlarla çok güzel vakit geçirirsin, binlerce anı biriktirirsin.Ev aslında canlıdır biliyor musunuz? Pencereler gözleri, bacası nefes aldığı yer, içindeki insanlar da onun organlarıdır.Evi ev yapan da içindeki insanlardır aslında.Etrafınıza bakınız, illaki terk edilmiş artık kimseciklerin yaşamadığı evler vardır. Yıkık dökük, gözleri kör olmuş, rengi solup gitmiştir.Bunların hepsi üzüntüdendir.Artık ev yaşamıyordur organları yani onu yaşatan insanlar yoktur.Ev de yavaş yavaş ölmüştür.Soba yanmayınca içi ısınmıyordur, buz gibidir her tarafı. Kendisini ve içindeki insanları koruyan kanatları kırılmıştır.Böylece yağmurda ve karda ıslanıp paramparça olmuştur rengarenk duvarları.Kimsecikler boyamayınca boyasını solmuştur güzel rengi, aslında bu yaşlandığını da gösterir.Artık onu kapatacak boyası olmayıca her şey gün ışığına çıkmıştır. Çatlakları kırıkları, kötü kısımları… Ev, buna daha fazla dayanamayıp yıkılır. Bu üzüntü onu kahreder ve yaşama veda eder. Evinden ayrılmak ev kadar insan için de çok acı bir durumdur.Özellikle doğup büyüdüğün belki de yaşamının en güzel dönemi olan çocukluk döneminin çoğunu geçirdiğin bir yerden çekip gitmek çok üzücü bir durumdur.Kimse istemez böyle bir şeyi, sanki bir parçanı kaybediyorsun gibidir. O kadar alışmışsınki ona düşünsenize 25 yıldır aynı dört duvara girip çıkıyorsun.Kimi zaman uzunca bir süre gelmiyorsun ama tekrar döndüğünde seni hala aynı samimiyetle bekliyor.Hala seni korumaya devam ediyor.Evin içinde, ailenle en güzel duygularla biriktirdiğin anıların bulunur.O duvarlar senin mutluluğuna tanık olur yıllarca. Belki de o duvarlarla uzun uzun konuştun. Deneyiniz, cidden çok güzel dinliyorlar sizi, hiç ses çıkarmadan sizi asla bölmeden dertlerini dinliyorlar.Senin mutluluğunla mutlu oluyorlar dertlerinle üzülüyorlar belki de. Siz ona alışıyorsunuz, her odasını her duvarını her penceresini adın gibi biliyorsunuzdur.Dışarıda yağmur yağarken sımsıcak evinizin penceresinden yağmuru izlemeyi belki de herkes yapmıştır. Çok dinlendirici bir etkinliktir. Ev de izler sizinle beraber, hiç sesini çıkarmaz. Siz konuşursunuz ama o hep susar.Bazen evinizin içindekileri kırıp dökünce bile buna ses çıkarmaz.Sizin sakinleşmenizi bekler üzgün üzgün. Üzmeyelim, kırmayalım, dökmeyelim bu güzel canları. Tek yaptıkları bizi korumak değildir ve asla cansız değillerdir.Özellikle bu içinde bulunduğumuz zor zamanlarda evimizin kıymetini iyicde anladığımızı düşünüyorum.Evinizde kalın güzel ülkemin insanları.Evimizde kaldıkça hem insanlık için hem de evlerimizin mutluluğu için bir şey yapmış oluruz.Evimizde de vakit geçirmeyi öğrenmemiz gerek.Evimizin yaralarını tamir etmek için de güzel bir zaman aslında.Evimizi güzelce boyayalım oda mutlu olsun biz de mutlu olalım.Mutluluğunuzun daim olması dileğiyle.  

2- Süleyman Berç Hacil

Yazar Hakkında:01.05.1991 İstanbul doğumlu. Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden
mezun. Basın çalışanı, video editor. Kurgu yapıyor; kısa film, şiir ve mizahla uğraşıyor. 2016
yılında Düşülke Yayınları’ndan çıkan ‘’Ruanda Kırsalı’’yla, 2022 yılında İmgenin Çocukları
Yayınlarından çıkan ‘’Ölük Havhav’’ ve Kharon Yayınlarından çıkan ‘’Şekerlenme’’
isimlerinde üç şiir kitabı var. Şiirleri İnsancıl, Berfin Bahar, Akatalpa, Şehir, Yelkensiz,
Dergâh, Mavi Yeşil, Ihlamur, Lirik, Babylon, Eliz, Edebiyat Nöbeti, Buzdokuz, Kurgan,
Hayal gibi dergilerde; Void-Zine, Meskalin, Barbarları Beklerken, Mevzular Derin, Akasya,
İthaf, Petroleus, Pelerin, Şiir Sarnıcı gibi fanzin ve internet platformlarında yayımlanmıştır.

EVDE 

I 

      Bir insan aslında hayatının büyük çoğunluğunu tek bir alanda geçiriyor, oradan hiç çıkmıyor. Bu acı değil mi? Şehir insanı için de geçerli bu. Bir mahallede doğup çoğu zamanını yıllarca evde geçiren, konumunu nadiren değiştiren sosyal varlıklarız biz. Hep evlerdeyiz. Çıkmıyoruz. Çıksak bile en uzak on beş kilometre ötemizde var oluyoruz. Bu bile iyi bir yaklaşım, sonra tekrar evlere dağılıyoruz. Üniversite okurken farklı bir şehirde oluyoruz; bu sefer farklı bir yerdeyiz ama aslında daha çok evden çıkmıyoruz. Anadolu şehirlerinin zaten küçük olan merkezlerinde tüm acımızı, sevincimizi, kederimizi yaşayıp sanki çok şey yaşamışız gibi kendi şehrimizdeki o aslında hiç çıkmadığımız beton yığınlarına gerisingeri dönüyoruz. Bizler de hayvanlar gibi ormanlarda yaşıyoruz. Belki doğa çok tehlikeli diye, betonlarımızdan çıkmıyoruz. 

II 

      Normalde tembel bir adam sayılabilirim. Hatta sayılabilirim naif kalır ki tembelim. Yapmak istediğim işlerin dışındaki işleri asla yapmak istemem. Ama bir şey var ki bunun tembellikle alakası yok. Annemle beraber yaşıyoruz. Birbirimizden başka kimsemiz yok. Ben öyle görüyorum. O benden fazla öyle görüyor. Bunu biliyorum. Bazen bakkala, markete vs. kısa süreliğine dışarı çıkıp eve geleceğim zamanlarda annem o anda evdeyken anahtarı alıp çıkıyorum. Eve geldiğimde ise cebimde anahtarım olmasına rağmen yine de kapıyı çalıyorum. Eğer ben evde yokken anneme bir şey olursa -dünya hali- ve ben geldiğimde anahtarım olmadığından dolayı çaldığım kapı açılmadığında kapıyı açıp eve giremezsem ölürüm diye yapıyorum bunu. Ben yokken anneme bir şey olursa hemen kapıyı açarak onu hastaneye yetiştirebilmek için. Bunu düşünüyorum. Kendimce tuhaf bir önlem alıyorum. 

III 

 

     Annemle yaşadığımız kiralık evimiz üç bölüme ayrılmakta. Bu bölümlerin isimlerini ve kullanım amaçlarını annemle ortak bulduk. Fikir annemden çıkma. İlk bölümün iki ismi var. SIĞINAK veya BARINAK. İlk başta Barınak diye türetmiştik fakat sonra aynı kapıya çıkıyor diye bendeniz ‘’Barınak da diyebiliriz aslında’’ diyerek ekledim. Bizim sığınağımız veya barınağımız dediğimiz yer evimizin salonu. Her daim soluğu orada alıyor ve deyim yerindeyse evin en çok o bölgesinde yaşıyoruz. Bir nevi oraya sığınmışız ve orada barınıyoruz. Yemeğimizi orada yiyoruz, televizyonumuzu orada izliyoruz ve kavgalarımızı da, sohbetlerimizi de orada ediyoruz. Burası bizim hayatımız. İkinci bölümümüz ARINAK. Bu isim biraz annemin mizaha çalışan kafası sayesinde kendisinden çıktı. Zaten kendisi banyoya arınak demeseydi böyle bir yazı ve evi bölümlere ayırma fikirleri bende oluşmayacaktı. Banyoda yeri geldiğinde banyo yaptığımız, yeri geldiğinde elimizi yüzümüzü yıkadığımız ve bir şekilde vücudumuzdaki kir pastan kendimizi arındırdığımız için evimizin ikinci bölümünün adı da arınak oldu. Üçüncü bölüm ise benim için ayrı bir mana taşıyor. TAPINAK. Burası elbette ki benim odam çünkü ben buraya taptığımı zannediyorum. İçerisinde bir nevi aydınlanma yaşıyorum. Hz. Muhammed’in Hira Mağarasına kapanması gibi bende buraya kapanıyor; filmler izliyor, yazılar yazıyor, kitaplar okuyor ve en önemlisi düşünüyorum. Yeri geldi mi aynı şeyleri kafamda dört döndürerek odanın içerisinde de dört dönüyor ve hem aynı şeyleri hem farklı şeyleri düşünerek kendimi bir ilahi gücün ortasına bırakıyorum. Normalde böyle şeylere de inanmam. Tapınağımda uzunca vakit girip her sığınak veya barınağa döndüğümde annemin yanına gelerek “Seninle bir şey konuşacağım anne” dediğimde, “Gene içerilerde neler kurup geldin anlat bakalım,” diyor. Bu da tapınağımdan çıktığımda başıma gelen en acıklı olay sanırım. 

 

3- Ege Dündar

Yazar Hakkında: İlkyaz’ı 2018 yılında Irmak Ertaş ile beraber kuran Ege Dündar, City University London’dan Uluslararası Politika mezunu. Yedi yılı aşkın süredir PEN International’da çalışıyor ve yakın zamanda 100 yıllık tarihindeki en genç yönetim kurulu üyesi seçildi. Burada risk altındaki yazarların profilini yükseltmek için çeşitli kampanyalara destek verdi, genç yazarlar ağı İlkyaz, Tomorrow Club ve “Yaratıcı Tanıklar” serisini kurdu, dava edilen yazarları desteklemek için sanatçıları örgütledi. İngilizce yazılan ilk şiir kitabı “All These Things Aren’t Really Lost” Black Spring Press Group tarafından Temmuz’da yayımlandı, Barnes & Noble tarafından Kanada, İngiltere, ABD ve İrlanda’da dağıtılıyor.

Ege, Milliyet Pazar gazetesinde köşe yazarlığı yaptı, BirGün, Le-Manyak, PEN Transmissions, Dw B, Bosla Arts ve Counterpoints Arts gibi yayın organlarına yazılar yazdı. Körber Stiftung için Avrupa’da Sürgün Medyasının Durumu ve UNESCO için Uluslarası Sanat Özgürlüğü üzerine araştırmalar hazırladı.

Yaratıcı pratiğini geliştirmesi için Arts Council bursu kazandı.

 

Ev Nedir?

Mutluluksa evi ev yapan, keder nereye sığar?
Ya da aşksa, şelale gibi çağladığında, nereye sığınılır
kurak mevsimlerin yoksunluğunda?
Peki yolda ise tozdan ve kirden kurulur mu?
Tekerlekler ve raylar üzerinde dayanır mı insan, her durakta anlamını yeniden öğrenmeye?

Ya dört duvar arasındaysa, ev dediğin, bir kafese dönmez mi?
Uçsuz bucaksız bir karnaval ise, sesi sonunda sağır etmez mi?

Ve eğer anı yaşamakta, şimdi, burada ise
Boş avuçların arasından böyle kayıp gidecek mi sürekli?

Ev, anımsamak esasında,
Ardındaki yolu, tapu gibi
Annemin sıcaklığı, çocukluk evim,

gür sarmaşığım, güleç bakkalım, komşularım
Muhafızları benliğimin.

Her insan, her anı tutsak sanki

ötekilerin anlamına.

Eskiyen bir beden ev denilen,
Gelecek soydukça, geçmişe gömülen.

Ev kapalı bir kapı, dışarıdan baktıkça daha sıcak, sarı.

Terk etmeden tanınmayan, yanıp yıkılmadan,

zorla koparılsan da içinde kalan, biriken şey, ev-

 

Değilse yaşanan evler ,

omuzlarında büyünen devlerdir

bizi bugünlere getirenlerdir -evimiz

karanlığın pençesinde ufak, mavi bir sığınak.

 

Evim, artık sığmadığım beşiğim,
-Ki sallar beni hala, hayallerden kabuslara-

yaşamak, bir yuva aramaksa,

inatlaşmaksa ölümle,

bir tahmin ev dediğin, en iyi ihtimalle,

Anlaşılır, vakti gelip de göçünce.

 

İngilizce orjinalinden acemice Türkçe’ye çevrilmiştir. Aslı İngilizce kısmında okunabilir.

4- Pelin Kolsuz

 

Antikacıdan alınmış, guguklu saatin kuşu hışımla dışarı fırladı. Sanki durduğu yerden birilerini uyarmak için çıkmıştı. Kuşun kanat çırpışları evin içinde gizlenmiş sırları uyandırmış gibi, alçak duvarlardan yankılanan hüzünlü bir müzikle birleşerek arka odaya doğru süzüldü. Sıcacık yatağından hışımla kalkan Getto, birkaç adımında ulaştığı gardrobuna yaklaştı. Sanki, adımlarını hesaplayarak atıyordu. Zor ayakta duran gardırobunu yıllardan beri ilk defa açtı belki de. Kapağının kolunu yavaşça kavradı ve tüm gücüyle kendine çekti.

Çekmesiyle birlikte dolabın üzerlerinden tepesine çürümüş ahşaplar aktı. Küçük dolabın içerisinde bir tek etrafına naylonlar sarılmış takım elbise vardı. Takım elbiseye nasırlı elleriyle uzandığı sırada yüzünde bir tebessüm belirdi. Bu tebessüm basit bir tebessüm değildi, sanki içinde yıllardır biriktirdiği bir nefretin izleriydi. Takımı kısa sürede özenle giydi. Tek sağlam olan aynasının karşısına geçti ve kendisine baktı. Her şey istediği gibi kusursuzdu, hayalinin gerçeğe dönüşmesinin tadını çıkardı. Ayakkabılarını giydi ve kapıyı
çarparak küçük evinden çıktı. O sırada, kuş bir şeyler söylemek istedi. Yapamayınca, yarıda kesilen bir ses yankılandı evin içerisinde.

Merdivenlerden üçerli üçerli indi ve müthiş bir arzuyla sokağa attı kendini. Tüm istanbul, sokak lambaları haricinde karanlığa gömülmüştü. Yamuk kaldırımlardan kendinden emin bir şekilde yürüyen Getto, en sevdiği günün en sevdiği saatinin o an olduğu konusunda emindi. Yıllardan beri beklediği an sonunda gelmişti. Bunları aklından geçirirken istemsizce elini cebine attı. Cebinde bulduğu kağıdı yavaşça çıkardı ve sanki içinde ne olduğunu ezbere biliyormuşcasına bir süre anlamla baktı kağıda. Sonra büyük bir şehvetle iki kenarından tutup yavaşça ayırdı. Kağıdın üzerinde tek bir yazı vardı : 25 Mart 2020. Hayat o dakikada onun için hızlanmıştı. Kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyor, göz bebekleri yerinden her an fırlayacakmış gibi etrafa nefretle bakıyordu. Elinde tuttuğu kağıdı buruşturup yere attı. Bir şeyler bitecekti, bundan emindi. Issız sokaklarda tek başına yürümeye devam etti. Kimseler uyanmadan o her şeyi hazırlamıştı. Sokakta yüksek bir ses yankılandı. Yeni bir güne neşeyle uyanmış insanların içindeki korku ve dehşet her geçen dakika büyüyordu; ancak sorgulamaları gereken asıl şey kendi varlıklarıydı. Getto’nun adımları, geçmişin gölgelerini ardında bırakarak, geleceğe doğru cesurca ilerliyordu.

 

5- Ayşegül Turan

 

-Hafızamızdaki Rotalar

Almanya bize 2800 km uzak ama annelerimizin mark günleri kadar yakın.

Üç dört saatlik bir uçuş kadar uzak ama Yeşilçam’ın tüylü, Almancı şapkası takan Kadir İnanır’ı kadar yakın.

Almanya’daki ilk haftam.

İkametgah işini halletmem lazım.

Girdiğim devlet dairesi o kadar tanıdık ki…

Ankara’da doğup büyümüş bir memur çocuğu olarak fotoğrafını çekmeden ayrılamıyorum binadan.

Can Dündar Berlin’den bir fotoğraf paylaşıyor, hava -7 derece, ‘çocukluğumun Ankarası gibi’ diyor.

Ece Temelkuran Zagreb’e bağlanma nedeni şöyle açıklıyor: ‘İnsan ilişkileri bakımından, 1990’ların Ankara’sını hatırlatıyor.’

Ankara bizde dünyayı geziyor.

4 ay sonra Türkiye’ye ilk seyahatim sonrasında Almanya’da yaşayan bir Türk arkadaşım Almanya için ‘Yurda döndün mü?’ diyor.

Fonda Yeni Türkü söylüyor: ‘Neresi sıla bize, neresi gurbet, yollar bize memleket…’

Benzer şekilde Hollanda’daki arkadaşım Almanya’daki bana ‘Almanya’ya geldiğinde…’ diyor.

Çünkü içten içe biz hissediyoruz ki ‘dış hatlardayız’.

Hatta Esenboğa dış hatlardayız.

Aynı yerdeyiz!

Türkiye’de Enes Kara intihar ediyor.

Annem mesleğe ilk başladığında karşılaştığı benzer bir öğrencisini anlatıyor telefonda.

Youtube’da Cüneyt Özdemir, yıllar önce 17 yaşına yazdığı mektubu okuyor.

Ben dinlerken Atatürk Lisesi’nin bahçesinden çıkıp Tunalı’ya doğru yürüyorum.

Ev, hafızamızdaki rotalar oluyor.

Şehir merkezinde fotokopi çektireceğim, çocuk benimle İngilizce konuşuyor.

Babası ona Almanca açıklıyor nasıl yapacağını.

Çocuk ‘baba’ diyor…

İnsan demek ki bazı kelimeleri ana dilinde duymak istiyor.

Almanya’daki 3. yılımın sonunda Türkçe konuşan bir arkadaşım oluyor.

Yeniden keşfediyorum ki ana dilde konuşabilmek şahane bir şey.

O kadar konforlu ki…

Denizde sırtüstü uzanmışım, dalga yok.

Tüm yollar gideceğim yere varıyor, çıkmaz sokak yok.

Ana dil, ev oluyor.

Ayşegül TURAN: Ankara’da doğdu, Almanyalı oldu. Gerçek bir kışçıyken ‘yazı’ sevdi. İlk yarıda isminin hakkını veren bir yaşam sürdü. Bir sonraki seri nerede çekilecek şimdi o da bilmiyor. Henüz sadece hissettiklerini yazabiliyor.

ENGLISH

What is 5Yüz /Five Faces?

Writers are  the observers of societies. They interpret the reality revolving around them and collate its various emotional and socio/political layers in light of their writing. Providing all of us with a different point of view.

As İlkyaz we have been working to make space for the imagination of youths from across Turkey.  Our new initative aimed at revealing commonalities and differences between us is called “FiveFaces” 

Our idea was simple: To collect 500-word articles on the same word from 5 writers living in different parts of the country. In this way, we aimed to reflect how much we have in common despite our differences and how our common points can carry different meanings through young literature.

By translating these short articles into English, we continue to build bridges beyond our borders.

The last word of choice was SOBA  which is a traditional potbelly stove used that has a long standing tradition of being used to cook and warm houses up in Turkey.The one before that was Bakkal, a corner shop which you can read various insights on here.

The new word our writers addressed is the ever elusive “Ev” which means “Home”

We proudly present our second five writers and their writings below!

The next word will be “Durak”  Which simply means “stop” in the sense of a bus stop, train stop, ferry stop or a place to wait before being moved on.  If you are a young writer under 35,  you can send us your text of 500 words on the feeling or memories the word inspires through our e-mail address: ilkyaz2018@gmail.com

1- İsmail Türel

A house consists of a single word, but the feeling it evokes in a person is worth a thousand words.
and he comes together with her, he is with the people he cares about under one roof. At first he crawls, then gradually learns to walk. The house has a lot of information for man. After opening his eyes to the world, he is very surprised and constantly examines his surroundings. He wants to know the building in detail. He sleeps when it’s time, he moves from place to place when it’s time, he runs. They do their most private, most beautiful work at home and spend most of their time in the building. There are four walls, colourful and colourful, one can paint and decorate them in any colour he wants. Some of them are paved with red tiles…A chimney extends from the top, the stove that makes the house warm
chimney…In winter, your hands shake from the cold, after school, you only think of going home and warming up. You go in.
Inside, how safe, how peaceful! It’s like a bird taking you under its wings and warming you
You get to know your family at home, you get to see your mum taking care of you at home. You spend a lot of quality time with them. You spend time, collect thousands of memories. Do you know that the house is actually alive? The windows are the eyes, the chimney is the breath and the people in it are its organs. In fact, it is the people in it that make the house a home.
Look, there must be abandoned houses where nobody lives anymore. They’re rundown, blinded,
and the colour has faded. It’s all because of sadness.

The house is no longer alive, its organs are what keep it alive. There are no people. The house is also slowly dying. When the stove is not burning, it does not get warm inside, it is cold everywhere. Its wings, which protect itself and the people inside it, have been broken. Thus, it does not get wet in the rain and snow.
Its colorful walls have been torn to shreds. When no one painted it, its beautiful color has faded. In fact, this shows that it is getting old. Since there is no paint to cover it anymore, everything has come to light.
Cracks, broken parts, bad parts… The house cannot stand this anymore and collapses. This sadness overwhelms him and bids farewell to life. Leaving your home is a very painful situation for a person as much as the home itself. Especially when you are born and a place where you grew up and spent most of your childhood, perhaps the best period of your life.

It’s such a sad thing to walk away. Nobody wants something like that, it’s like you’re losing a part of yourself like this. You are so used to it, imagine that you have been going in and out of the same four walls for 25 years. Sometimes you don’t come for a long time, but when you come back, he is still waiting for you with the same sincerity.
It continues to protect you. Inside your house, you have the memories you have accumulated with your family with the most beautiful feelings.
Walls will witness your happiness for years. Maybe you talked to those walls for a long time. Try it,
they really listen to you very well, they listen to your troubles without making any noise and never interrupting you.
Maybe they are happy with your happiness and sad with your troubles. You get used to it, you visit every room, every room.
You know every wall and every window like your name.

Your warm house while it’s raining outside. Maybe everyone has done this by watching the rain from their window. It is a very relaxing activity, it watches at home with you, never makes a sound. You talk but it always stays silent. Sometimes he you break contents of your house and he doesn’t make a sound. He waits sadly for you to calm down. Let’s not upset, let’s not break,let’s not waste these beautiful lives.

Protecting us is not all they do, and they are by no means inanimate. Especially this, I think we understand the value of our home in the difficult times we are in. Stay, people of my beautiful country. As long as you stay in our home, we will be a symbol for both humanity and the happiness of our homes.
We need to learn to spend time at home alone, too. To repair the wounds.
Actually, it’s a nice time. Let’s paint our house beautifully, let’s be happy and we will be happy too.
And I hope it will be forever thereafter.

About İsmail Türel: I was born in Burdur on 26.01.2000. I am a second-year student at Izmir Katip Çelebi University Faculty of Medicine. I am not very good with writing. I have occasionally written poems and stories. I want to continue writing. I wish you healthy days.

2- Süleyman Berç Hacil

 

I 

A person actually spends most of their time in one place, never leaving it. Isn’t that disturbing? This is also true for city dwellers. We are social beings born in a neighborhood, who over the years spend most of our lives at home, rarely changing our position. We are always at home; we don’t go out. Even if we leave, we can exist only 15 kilometers away from our house. Yet that is considered an optimistic assessment too. Then we go back to our house. We move to a different city to study at university, this time we are in a different place, but actually a place where we are more at home. In the tiny centers of lifeless Anatolian cities, we experience all of our pain, joy and sorrow before returning to the concrete piles in our own city, as if we have experienced a lot. In a sense, we live in forests like animals, but because nature is too dangerous, we don’t dare leave our concrete. 

 

II 

Normally I can be considered a lazy man. Even the phrase “can be considered” remains too simple, I’m definitely lazy. I only do what I want to do, not as others expect of me. But one thing that has nothing to do with laziness is that I live with my mother. We have nobody but each other. I think so, and she thinks so even more. I know that. Sometimes when I go out to the bakkal* or supermarket for a short time and come home, I take the key and leave, even though my mother is at home at that time. Then when I come home, although I have the key in my pocket, I still knock on the door. I do this because I know I will die of grief if something happens to my mother while I’m not at home -we are all mortal after all- and I can’t get in and help her because I didn’t take the key with me. In order to be able to open the door immediately and take her to the hospital in such an emergency… That is what I think. I am taking a strange precaution in my own way. 

 

 

III 

Our rented house where we live in with my mother is divided into three parts. We found the names and intended uses of these areas in common with my mother. The idea actually belongs to my mother. The first area has two names: Haven or Shelter. At first, we chose it as Haven, but then I said “Frankly, we should call that Shelter too” because it amounts to the same thing, and I added that as well. The place we call our Shelter or Haven is the hall of our house. We are always there, and we live mostly in that part of the house, so to speak. We kind of took shelter there and we use it as a haven. We eat our food there, we watch TV there, and we have our fights and chats there. This place is our life. Our second area is our Purification Chamber. To tell the truth, this name came thanks to my mother’s sense of humour.**. If she hadn’t called the bathroom our “Purification Chamber”, I wouldn’t have come up with such a literary writing and an idea of dividing the house into parts. Since the bathroom is a place where we take a shower when necessary, wash our hands and somehow cleanse ourselves from the dirt on our bodies, the second part of our house is also called “Purification Chamber”. The third area has a different meaning for me: Temple. This is of course my room because I think I worship here. I am experiencing a kind of enlightenment inside. Just as the Prophet Muhammad was locked up in the cave of Hira, I retreat here, watching movies, writing articles, reading books, and most importantly, thinking deeply. Sometimes the same thoughts keep spinning in my head and I keep spinning around the room too. Then I just immerse myself in a divine power, thinking of both the same and different things. Normally I don’t believe in such things. When I spend a lot of time in my temple and every time I return to the shelter, I come to my mother and say, “Mum, could I talk to you about something?” She replies, “So tell me what you have been brooding on in your room this time?” I guess this was the saddest thing that ever happened to me when I left my temple. 

 

*A very common grocery store set up in every other street in Turkey that would be familiar with the residents and often run a tab for them. 

 

**When the first letter of the Turkish word “Barınak”, which means Shelter in English is removed, it is aimed, with the remaining word (that is Arınak), a clever word game based on the Turkish verb “Arınmak” which means “to be purified”. 

About Süleyman Berç Hacil: 

He was born on 01.05.1991 in Istanbul. Department of Radio, Television and Cinema
graduate. Press worker, video editor. He is editing; He deals with short films, poetry and humor. 2016
With “Rural Rwanda” published by Dusülke Publications in 2022, Children of the Image will be released in 2022.”Ölük Havhav” published by his publications and “Confection” published by Kharon Publications
He has three poetry books named after him. His poems are Humane, Berfin Bahar, Akatalpa, City, Sailingless,Dergah, Mavi Yeşil, Ihlamur, Lyric, Babylon, Eliz, Literature Vigil, Buzdokuz, Kurgan,
In magazines like Hayal; Void-Zine, Mescaline, Waiting for the Barbarians, Matters Deep, Acacia,
It has been published in fanzines and internet platforms such as Itaf, Petroleus, Pelerin, Siir Sarnici.

 

3-Ege Dündar

About the author: Ege Dündar, who founded İlkyaz with Irmak Ertaş in 2018, is a graduate of International Politics from City University London. He has been with PEN International for over seven years and was recently named the youngest board member in its 100-year history. Here he supported various campaigns to raise the profile of at-risk writers, founded the young writers network İlkyaz, Tomorrow Club and the “Creative Witnesses” series, and organized artists to support writers who were sued. Her first book of poetry written in English, “All These Things Aren’t Really Lost” was published in July by Black Spring Press Group and is distributed by Barnes & Noble in Canada, the UK, US and Ireland.

Ege worked as a columnist in Milliyet Pazar newspaper and wrote articles for publications such as BirGün, Le-Manyak, PEN Transmissions, Dw B, Bosla Arts and Counterpoints Arts. He prepared a study for the Körber Stiftung on the State of Exile Media in Europe. He was recently awarded a UK Arts Council Arts Council grant to develop his creative practice.

He wrote the fairy tale book called The Wall together with his father, Can Dündar, who was unlawfully imprisoned in Turkey. Although he was released by the decision of the Constitutional Court, he faced an armed attack in front of the courthouse and following the illegal confiscation of assets and passports, the family were eventually  forced to leave.

What is Home? 

Home is a coagulation, so the answer to the question, 

in a sense, eludes when asked.   

There are many answers but after all, 

home is remembering yourself. 

  

Is home happiness, I wonder, then are we forsaken when sad? 

Or if it is love, when it gushes like a water fall,  

what of its dry seasons?  

If it’s on the road, can it be molded from dust and dirt,  

wheels and rails, unlearnt at every new destination?  

If it’s between four walls, will it not age into a cage?   

If it’s a carnival will its music not become deafening?  

And if it is the moment, here and now,  

will it not slip through our empty palms  

and clenched fingertips like sand? 
 

Ever more it seems, home is remembrance. 

The entirety of the long journey behind me.   

Stronger the scent, more vivid the sensation 

the further I look back,  

my mother’s warmth, my childhood home,  

those places which formed 

the shelter of self within.  

 
Home can it be the last or the first place I’ve been? 

But more likely, it’s somewhere in-between, 

in remembrance, I say 

like a puzzle, with  

each piece entrapped by its meaning to the rest.   

  

Home is what remains through the days of wander  

to those of boredom. 

  

It’s refuge from retreat. 

A reeling from being bewitched  

by what’s next, 

an unraveling from the siege  

of your exaggerated reach, 

it’s being contempt. 

  

Home is the body,  

especially when the mind drifts astray, 

cloaked in what has been, 

peeled by what’s to come. 

  

Home is a closed door, behind which you can keep score. 

Home is acceptance, by others first and last by yourself. 

  

Home is not understood without leaving it 

or losing it too. 

  

Home is remembering an abyss  

of lingering happenings,  

like your fingertips, hands and legs 

that carried you to these days, 

still reaching, miles down the darkness – 

It is memories. 

Like that of childhood swings,  

keeping the same thrill whenever you find them again. 

 

Home is the blue, 

the earth’s asylum from a cosmic vacuum. 

Home is a cradle, that I no longer fit,  

but keeps me restless still – 

It radiates brighter the further I get from it. 

Home is life before death, 

and is at best a guess, until we pass. 

 

4- Ayşegül Turan-Routes in Our Memory

Germany is 2800 km away from us, but it is as close as our mothers’ Mark days.

It’s as far as a three or four hour flight, but as close as Yeşilçam’s feathered, German hat-wearing Kadir İnanır.

My first week in Germany.

I need to take care of the residence issue.

The government office I entered was so familiar…

As a civil servant’s child born and raised in Ankara, I cannot leave the building without taking a photo of him.

Can Dündar shares a photo from Berlin, the weather is -7 degrees, he says ‘it’s like the Ankara of my childhood’.

Ece Temelkuran explains the reason for her attachment to Zagreb as follows: ‘In terms of human relations, it reminds us of Ankara of the 1990s.’

Ankara is traveling the world with us.

After my first trip to Turkey, 4 months later, a Turkish friend of mine living in Germany asked, ‘ Have you returned home?’.

He sings the New Song in the background: ‘Where is home to us, where is foreign land, roads are home to us…’

Similiarly, my friend in the Netherlands tells me in Germany, ‘ When you come to Germany…’

Because deep down we feel that we are ‘on the outside lines’.

We are even on Esenboğa international lines.

We are in the same place!

 

Enes Kara commits suicide in Turkey.

My mother tells me on the phone about a similar student she encountered when she first started her career.

On YouTube, Cüneyt Özdemir reads the letter he wrote to his 17-year-old self.

While I’m listening, I leave the garden of Atatürk High School and walk towards Tunalı.

Home becomes the routes in our memory.

 

I’m going to a copy shop in the city center, the boy speaks English to me.

His father explains to him in German how to do it.

The child says ‘dad’ …

This means that people want to hear some words in their native language.

 

At the end of my 3rd year in Germany, I have a friend who speaks Turkish.

I am rediscovering that being able to speak in one’s native language is a wonderful thing.

It is so comfortable…

 

I’m lying on my back in the sea, there are no waves.

All roads lead to my destination, there are no dead ends.

The mother tongue becomes the home.

Ayşegül TURAN: She was born in Ankara and is from Germany. While she was a true winter person, she loved ‘summer’. She lived up to her name in the first half. She doesn’t know where the next series will be shot either. She can only write what she feels yet.

5- Pelin Kolsuz

The bird of the cuckoo clock, which was bought from an antique store and occupied a small place on the tiny wall, flew out in a rage. It was as if he had come out from where he was standing to warn someone. Bird sounds, heard 5 times, flowed into the back room through the low walls of the house and the smoke that was constantly spreading around like a burning object. Getting up from his warm bed as if he was challenging a bird, Getto approached his wardrobe, which he reached in a few steps. It was as if he was calculating his steps. He probably opened his wardrobe, which was barely standing, for the first time in years. He slowly grasped the handle of his cap and pulled it towards himself with all his strength. As he pulled it, rotten wood fell from the top of the cabinet to his head. The only thing in the small closet was a suit, wrapped around in nylon. A smile appeared on his face as he reached for the suit with his calloused hands. This smile was not a simple smile, it was like the germination of a seed that he had been saving inside for years. He wore the suit carefully in a minute. He walked in front of the only solid mirror and looked at himself. Everything was perfect, as he wanted. He put on his shoes and left his little house, slamming the door. At that time, the bird wanted to say something. Instead, an interrupted voice echoed through the house.

It wasn’t bright,outside yet, a new day had not even begun. But he was more than ready for the new day. He went down the stairs three steps at a time and threw himself onto the street with great desire. The man who didn’t even go out to buy a newspaper was now on the street. If his neighbors, whom he had never talked to, saw him, they would turn around and look at him many times to make sure. They would eventually settle on the idea that it wasn’t him and never mention it again. But now everyone was asleep. There was no one to see him. All Istanbul was plunged into darkness except the street lamps. Walking confidently on the crooked pavements, Getto was sure that those minutes were the favorite time of his favorite day. The moment he had been waiting for years had finally arrived. While he was thinking about these, he involuntarily put his hand in his pocket. He slowly took out the paper he found in his pocket and looked at it meaningfully for a while, as if he knew what was inside by heart. Then, with great lust, he grabbed the two edges and slowly pulled them apart. There was only one writing on the paper: March 25, 2020. Life accelerated for him at that moment. His heart was beating faster than ever and he was looking around with hatred, as if his pupils were going to pop out at any moment. He crumpled the paper in his hand and threw it on the ground. Something was going to happen, he was sure of it. He continued walking alone through the deserted streets.

On March 25, everything seemed normal, the sun was up as always and people were already starting to disperse into the streets. There was no trace of him on the street where Getto came from. Fishermen lined up on the seaside and naively cast their fishing rods into the water. The birds flying overhead were full of joy because their bellies were full. There were more people on the streets than ever before. The sounds coming from everywhere were mixing with each other and flowing into the sea. Suddenly, the sounds of church bells began to echo around. Everyone was silent for a moment, looking at each other. The old church, which used to be the symbol of this city, was struggling not to collapse. Maybe he wouldn’t even be able to do this if it weren’t for the railings surrounding him. In short, going inside was dangerous. The thin and ear-splitting sound coming from the church bell was enough to give people goosebumps. Soon the area around the church was very crowded. People standing back to back were saying random things among themselves, responding with other fictional ideas without listening to each other. It was as if everyone had been waiting for this moment, and the ringing of the bell excited them instead of giving them goosebumps. Was today that day? Was today the day everyone was secretly waiting for? Yes, that day was today.

The fear and terror inside these people, who woke up beautifully to a new day, were growing with each passing minute. Someone must be joking. They had already begun to question the reality of the bell sound. But the main thing they had to question was their own existence.

 

 

Bunları da Sevebilirsiniz

    Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından hazırlanan “Bir Usta Bir Dünya: Özdemir Asaf” sergisi kapsamında renklendirilmiş bir çocukluk fotoğrafı  …  Bir seviyi anlamak   Bir yaşam harcamaktır,   Harcayacaksın.  …  (Seni Saklayacağım / Özdemir Asaf)    “Resimleri eski kitaplarda kalacak kafesli cumbalı evlerden birinde”, Cumhuriyetin ilanına dört buçuk ay kala doğmuş Özdemir Asaf. Asıl adı Halit Özdemir Arun. Şairin babası Mehmet Asaf Bey, Mekteb-i Mülkiye …

Share

Born on August 4, 1792, the life and works of Percy Bysshe Shelley exemplify English Romanticism in both its extremes of joyous ecstasy and brooding despair. Romanticism’s major themes—restlessness and brooding, rebellion against authority, interchange with nature, the power of the visionary imagination and of poetry, the pursuit of ideal love, and the untamed spirit …

Share

İlkyaz’da Değişimler Kapıda İlkyaz olarak her sayımızda öncelikle üç genç yazarı tanıtıyoruz. Bir öykü veya birkaç şiirden oluşan bu eserleri İlkyaz gönüllüleri olarak İngilizce’ye çeviriyor ve dünya kamuoyuyla tanıştırmak için çabalıyoruz. Bunun yanısıra farklı köşelerle de gittikçe daha fazla genç yazara yer açıyoruz. Fakat bu sayımızı yayına hazırlanırken bir seri zorluk yaşadığımızı sizlere bildirmek isteriz. …

Share
Önceki / Previous Yüzüğündeki Şarkının Adı Serap  / The Song of his Ring is a Mirage
Sonraki / Next Yukarı, Aşağı Ve Çepeçevre / Up, Down and All Around