Yolda yürüyen küt kesimli sarı saçlı kadın aniden durdu. Ana caddeye açılan ara sokakların birinde hırlama sesi duyduğuna emindi. Bu uzun uzun hırlama sesi tek bir şeyin delaleti olabilirdi. Neyin işareti olduğunu o çok iyi biliyordu, bu yüzden elindeki uzun namlulu tüfeğini sırtındaki kılıfından çıkardı. Sadağından bir ok seçen okçu gibi doğal ve ustaca bir hareketle yapmıştı bunu. Deniz yeşilindeki gözlerini kısarak dikkat kesildi. Gözleri her ne kadar yeşil olsa da ruhunun karanlığı onlara da yansımıştı ve gözbebeğinin dışa bakan kısımları bu karanlığı yansıtmaktan çekinmiyordu. Sağ ayağını ileriye doğru uzattı, sol ayağını geride bıraktı. Üzerindeki, bacaklarına yapışan deri pantolonu her tarafını yakıyordu. Neden bu pantolonu ısrarla giydiğine dair hiçbir düşüncesi yoktu, yaptığı eylemleri düşünmeden yapardı. Hırlama sesi birdenbire kesiliverince kadının gerilimi had safhaya çıktı. Onu fark etmişler miydi? Belki de nerede olduğunu görmüşlerdi ve sesi takip edip onların nereden saldıracağını tahmin edemesin diye önlem alıyorlardı. Olasılık çoktu ama doğrusunun hangisi olduğunu bilmek zordu. Yutkundu ve sesi o sırada ıssız olan sokakların binalarının soğuk duvarlarından yansıyarak sokak boyunca yankılandı. 

İstanbul’un orta yerinde, her ne kadar gece saatleri de olsa, boş bir konum bulmak ve burada konuşlanmak İtbaraklar’ı zorlamış olmalıydı. Fakat onlar böylesine konularda pek zorlanmazdı, koku almaları gelişmişti. Kulakları, insan kulaklarının duyamayacağı türden frekansları duymaya meyilliydi. Yani bu sokağı da bulmak için dinlemiş ve koklamış olmaktan başka iş yapmamış olabilirlerdi. Kendisine “İtbarak Avcısı” diyen Seda, içlerinden bir tanesini kendi muhiti olan Sarıgazi’de görüp de buraya kadar kovalamamış olmasaydı, onların burada konuşlandığını asla bulamazdı. Yakaladığı İtbarak epey besiliydi ve teslim olmaya hiç niyeti yoktu. Bunu da onu buraya, yakalandığı yerden üç mahalle kadar öteye koşturarak ispatlamıştı. Gerçi peşinden geldiğini bilmiyordu, eğer bilseydi onu buraya getirmek yerine geri döner ve onunla yüzleşirdi. İtbaraklar sürülerini kolay kolay satmıyordu. Seda on iki senelik tecrübesiyle bunu öğrenmişti. Sağından esen serin rüzgarla birlikte ürperdi. Olanlar da olmaya bu sırada başladı, dikkatle bir şekilde önüne beklediği ara sokaktan bir çift kırmızı gözbebeği ortaya çıktı. Saniyeler içerisinde de gözbebekleri ona doğru koştu ve devasa bir köpek vücuduna dönüştüler. Tamamen siyah tüylerle kaplı vücut, dört ayağının üzerindeydi ve var gücüyle ona doğru koşuyordu. Tıpkı köpeklerde olduğu gibi kısa bir kuyruğa sahipti ve ne kadar güçlü olduğu tek bir bakışla anlaşılan koca çenesinden salyalar akarak betonun üzerine yayılıyordu. İtbarak ona doğru koşarken hırlama daha da yükseldi ve doruk noktasına ulaşırken havlamaya dönüştü. Seda bu sırada hareketi şaşkınlıkla izliyordu. Bir anlığına da olsa hazırlıksız yakalanmıştı. Dört ayağının üzerindeki kocaman yaratık tam önüne geldiğinde doğrularak iki ayağının üstünde yükseldi. Sağ pençesini havaya kaldırdı. 

“Bu kadar da kolay değil!” diye bağırdı. Sağ elindeki tüfeği hayvana doğru tutup nişan aldı ve zaman kaybetmeden derhal ateşledi. Karşısında duran koca yaratık o denli hızlı bir şekilde yana kaydı ki Seda hareketi takip edemedi. Bir anda ortadan kaybolmuştu. Garip bir telaş içerisinde çevresinde dört dönerek etrafını gözden geçirdi. Her an bir yerden çıkıp üstüne atlayabileceğini biliyordu. Kesinlikle hazırlıklı olmak istiyordu, fakat şu anki şartlar altında bunu yapabilmek pek mümkün değil gibiydi. 

“Neredesin?” Sanki buna cevap vereceklermiş gibi ciddi ciddi sordu. İtbaraklar korkunun kokusunu alabilirlerdi. Bu yüzden zihninin derinlerinde bir yerde kendi kendisine korkmamasını telkin ediyordu. Şu an korkulacak en son andı. Korkunun kendisine eşlik eden ve onu diri tutan yegâne süper gücü olduğunu biliyordu ama şimdi korkmamalıydı. Yine de söylemek, korkuya engel olmaktan kolaydı. Uzaklardan hırıltılı bir kahkaha sesi duydu, kahkaha kesilince hırıltılı bir konuşma sesi yükseldi. Batısındaki binaların arasından geliyordu ama o kaynağı göremiyordu.

“Demek korkuyorsun, iyi. Bence de korkmalısın çünkü biraz sonra seni yakalayacağım ve sonra parçalarına ayırıp her parçanı başka başka yerlere gömeceğim.”

Kadın derin bir nefes alıp verdikten sonra kendine hâkim olmaya çalışarak gülümsedi. Elinde tuttuğu tüfeğini havaya kaldırarak meydan okudu. 

“Neden gelip şimdi yapmıyorsun? Ya da en azından denemiyorsun. Hadi dene de gümüş kurşunumla beynini dağıtayım senin!”

Cevap olarak kendisine sadece öfkeli bir hırıldama sesi geldi. Karşılıklı, laf sokmalı diyalog buraya kadardı. Konuşma bitmişti, mücadele devam ediyordu. Bu mücadelede dezavantajlı konumda olansa Seda’ydı. Dehşetten fal taşı gibi açtığı gözleriyle dört dönerek etrafına dikkat kesiliyordu ama nafile hiçbir yerden hareket gelmiyordu. Öfkeyle, kırarcasına sıktığı dişlerinin arasından tıslayarak konuştu.

“Hadi gel! Hadi çık ininden, seni korkak köpek!”

Onu duymuş da bu çağrı üzerine, saklandığı yerden çıkıyormuşçasına gelen İtbarak, solundan üzerine doğru koşuyordu. Pençeleriyle yeri dövüyor, sarsıyordu. Öncekinin aksine Seda, bunu erkenden fark etmişti ve bu avantaj demekti. Fırsatı iyi kullanacağına emin olarak hemen soluna döndü ve saniye beklemeden ateş etti. Tüfeğin ateş alıp da içinden kurşunun çıktığı ilk anla neredeyse aynı anda acıklı bir uluma sesi duyuldu. Kıllı, koca gövde yere yıkıldı ve akabinde ardı ardına titremeye başladı. Her sarsıntıyı bir başkası takip ediyor, soğuktan titreyen bir insan gibi kıllı beden sarsılıp duruyordu. Seda temkinli bir şekilde canavara yaklaşmaya çalıştı. Bir adım atıp ilerisinden duran, yere yıkılmış gövdeyi kontrol ediyordu. Adım adım ona doğru gelirken birden yarı yolda güveni geldi. Bunun üzerine belini doğrultup, rahat bir tavırla yürümeye koyuldu. Belli ki yere yıktığı bu canlı şu an ona karşılık verecek kuvveti kendisinde görmüyordu. Yine de işler beklediğinden daha kısa sürdüğü için çok da güvenemiyordu. Yaratığın başına gelip durunca az biraz eğilip gözlerine baktı. 

“Eee, sen bir şeyler söylüyordun? Nedir?”

Yaratık duyduğu acının etkisiyle gözlerini kapamıştı. Hafifçe aralayarak, kısılmış gözlerinin arasından Seda’ya baktı. Kadın başında durmuş ona bakıyordu, tüfeği de hala elindeydi. İtbarak tüfekten gözünü ayırmadan konuştu.

“İkinci kurşunu da sık ve bitir işimi. Bu acıya dayanamıyorum.”

Seda karşılık olarak sadece gülümsedi.

“Ağlama, seni öldürmeyeceğim. Sadece seni buraya gönderen sürünü ve liderini söylemeni istiyorum. Gerekirse seni serbest bile bırakabilirim. Bu, vereceğin bilginin işime yarayıp yaramayacağına bağlı. Dökül bakalım!”

“Sürümü asla ispiyonlamayacağımı biliyorsun, değil mi? Senin gibi yılların İtbarak avcısı bunu bilmiyor olamaz.”

Seda gülümseyerek omuz silkti ve avuç içleri yukarı bakacak şekilde ellerini iki yana açtı. 

“Doğru, yine de şansımı denedim!”

Tüfeğini doğrultup canavara çevirdi. 

“İyi geceler deme vaktin geldi!”

İtbarak da ona gülümseyerek karşılık verdi.

“Senin de!”

Seda bunun ne demek olduğunu soracaktı ki buna vakit kalmadan yerdeki yaratık sağ pençesini kaldırıp, işaret parmağını ileri doğru uzattı. Seda arkasını dönünce kötü bir sürprizle karşılaştı; ikinci bir İtbarak’la. Bu kötü sürprize kesinlikle hazırlıksızdı ve tüfeği bir kez daha ateşleyebilecek zamanı da dikkati de bulamamıştı. Yaratık sol pençesini kaldırdı ve zavallı kadının bedenini boydan boya yardı. Yine de onu tamamen ikiye bölmediği için kadının cesedi tek parça olarak yere serildi. İkiye ayrılmış bedeninin arasından kanlar oluk oluk sızıyordu. Az önce kadının olduğu yere gelen ikinci İtbarak, yerdekine elini uzattı. Öteki de uzanarak ondan destek alıp tekrar ayağa kalktı. 

“Hoş geldin kardeşim, tam zamanında!”

“Ne demek kardeşim, yaran derin değil, değil mi?”

“Hayır, sadece bir kurşun. Kurşunlar bize zarar veremez. İlk ulumamda gelip de Batı’da bana katıldığın için teşekkür ederim. O kadın iki kişi olduğumuzu anlamadı bile!”

Yerde cansız yatan kadına baktı ve ikisi birden kahkahalarla gülmeye başladılar. Bu korkunç ve ölümle süslenmiş kahkahaların arasından hırlamalar ve ulumalar da duyuluyordu. 

Bunları da Sevebilirsiniz

Parisli fotoğrafçı Charles Roux, küçük bir çocukken hayatını okuduğu edebiyat eserleriyle ve onların dünyalarıyla dolduran yalnız bir çocuk olduğunu söylüyor. Daha küçük yaşta Harikalar Diyarına giren Alice’in çay partisi, Virginia Woolf’un Deniz Feneri’nde Ramsay’nin evindeki yemek masası ve Kafka’nın Dönüşüm kitabında Gregor Samsa’nın çürüyen yemek yığını sahnelerini çok güçlü ve net bir şekilde hayalinde canlandırdığını söyleyen fotoğrafçı, büyüdükten sonra bu sahnelere hayat vermeye karar …

Share

Uzaklardan gelecek olanlar var. Yakamozlarda çoğalıp, Şafaklar sökerken yola çıkanlar var. Uzak diyarlardan göç edip, Kilometrelerce yol aşanlar var. Ellerinde keskin kılıçlar yahut mızraklar ile, Bizlere doğru ilerleyenler var. Korkusuzca adım atanlar, Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar var. Ellerinde gitar ile polislere yürüyenler var, Cesaretle bağıranlar da. Uzaklardan gelecek olan yolcular var, Dağları aşanlar… Yüreklerindeki ateşleri …

Share

As İlkyaz, we work to introduce three young writers every issue.We translate these works, which are made up of a short stories or poems, into English and endeavour to introduce them to readers outside of Turkey. This exchange, we hope, will create new audiences for our writers in the world arena and introduce them to …

Share
Önceki / Previous İnsanlık Tragedyası
Sonraki / Next Mayıs Girebilir